Bugün 1 Nisan , Benim Doğumgünüm

Sevgili Günlük, Yazılarım Yorum Yok »

Çocukken bugun 23 nisan neşe doluyor insan diye şarkılar söylerdik , Şair’in dediği gibi küçüktük henüz daha olmamıştık neşeli bayramlarla avutuyorduk kendimizi.

Şuan öyle bir hal varki içimde Bugun 1 Nisan neşe doluyor insan diye haykırasım geliyor.

İçimde var olmanın o dayanılmaz hafifliği var, Milan Kundera’yi anlamaya çalışıyorum , sanırım biraz başardım bunu.

Varolmak , varoluş an’ını kutlamak.

Şuan bu duyguyu benim kadar hisseden biri yoktur sanırım , Tabi Albert Camus , Sarte’yi çıkarıyorum zaten onlar mezarda şuan kemiklerinin üzerinde gezen kurtları ve haşareleri hissediyorlardır sadece.

Aslında asıl varoluş ana rahmine düştüğümüz an’dır o büyük sperm yarışında birinci gelip ana rahmini kendimize taht yaptığımız zamanın ilk günüdür varolmak. Anne rahminden ayrıldığımız gün aslında bizim ilk günümüz değildir.

Belkide nefes alıp o içinde bir miktar oksijen bulunan havayı ciğerlerimize ilk çektiğimiz günü kutluyorduruz.

Belkide bizim kendimiz için kutlamamız bayram misali bu anma bizim tanrıyı sevinçle hatırlamamız için ve varolduğumuz güne şükran duymamız içindir. Sanırım hiristiyan kesis’lerinin ve misyonerlerin böyle basit şeyleri alet edip duyurup tanrıya şükran duymamızı sağlamışlardır.

Biz neyi kutlarsak köşesinden bucağından bir tanrı’dır çıkıyor , Tarih boyunca adaklarımızın adadıklarımızın hepsi bu tanrıya , peki ya nerede kendisi hala o derin uykusundan uyanamadımı , ay’a çıkmamız kendine yakınlaştırmadımı , 2. dünya savaşında milyonlarca bebek, çocuk zyklon-b gazından öldürülürken hiçmi kulağı çınlamadı o feryatlara , peki 1945 deki o patlamada kendisini uykudan kaldıramadık mı.

Daha ne yapmamız gerek bilmiyorum. Uğraşmamak en iyisi sanırım ,

Herneyse , gelenekler görenekler , bu sıralar giderler gelirler , örtülü ödeneklere çevrilsede bizim yaşam boyunca geçirdiğimiz çeşitli mutasyonlar gibi onlarda kendi içlerinde bir değişim içindeler.

Varolmak güzel bir duygu , helede hiçbirşey yapmamışken bu duyguyu tatmak dahada güzel , bedava yani ,tanrının seni bu hayata iterken hiçbirşey talep etmeden sokması biraz garip.

Gerçi dünyada talep ettikleri bir hayli fazla ama olsun , ne olursa olsun var olmak güzel bir duygu.

Belki yokluk ve yokoluş duygusunun nasıl olduğunu bilmiyorum ama şuan böyle olması işime geliyor.

Varım ve mutluyum.

Hayatın bize öğrettiklerinden biraz farklı , birşeyin karşılığı olarak yaratıldığımı hiç düşünmedim annemle babamın küçük oynaşlarının 24 yaşındaki 80 kiloluk 193 boyundaki büyük meyvesiydim çünkü, bunun bu dünyada bir sebebi olmalıydı ama varolmadan önce bunun bir sebebinin olduğunu sanmıyorum.

Hayat aktıkça zaman geçtikçe insanın içindeki o kuyu o farkındalık duygusu dahada derinleşiyor dipsizleşiyor , aşağıya baktığımda daha ne kadar aşağaya inecem nerde bu kuyunun dibi diye kendi kendine karmaşaya düşüyor insan.

Aslında bugün benim doğum günüm o 23 nisandaki çocuk heyecanımla güzel şeyler yazmak istiyordum ,

Kendimi tekerrür ediyorum yine , Yine 1 Nisan ahh hayat bu kadar kasvetli varoluşunda neden kendinle alay ettiriyorsun beni , neden şaka gibi geliyorsun bu günde .

Anlatabilmek kelimesi benim hayatım boyunca insanlara karşı sancı çektiğim bir kelime olmuştur , oysaki insanın bir şekilde anlayabileceği bir dil varken başka bir dili kullanıp onun anladığı dilden anlatamamak hep bende anlatamıyor duygusunu yaşatmıştı.

Ahh birde anlayabilmek var anlatabilmekten daha zor …

Anlatmasaydı

Eğer

Gözlerinin

Sihrine

Kapılıp

Ebediyyen

Kaybolacaktım

Her yaşımda benle birlikte aynada şahit oluyor bu yaşanmışlığa , ne zaman beyaz bir saç görsem kafamda arkasından bunu bir ordu takip edecek diye düşünüyorum , Bir saç düşse kafamdan saçsızlığım yakındır diyorum, Ne zaman nefessiz kalsam ölecem zannediyorum.Ne zaman biraz içkiyi fazla kaçırsam mutluluğun hiçbirşey düşünmeden yaşamak olduğuna inanıyorum.

Belkide bu yüzden 1 Nisan deyince aklıma o cocuk bayramları , o bugun 23 nisan neşe doluyor insan şarkısını soylemek geliyor içimden.

Kendi kendimin doğum gününü kutlamak istiyorum bir bayram misali .

Biraz dertsiz tasasız çocuk sevinci ile bu heyecanı yaşamak , farkında olmamak , biraz düşünmemek tasa etmemek istiyorum.

Belkide her yaşımda bu yuzden bu kadar çok çocuk olmak istiyorum.

Doğum günüm kutlu olsun ……

İlahi Komedya

Sevdiğim Seçmeler, Yazılarım, Öyküler 1 Yorum »

Zifiri karanlığın içinde ,David coverdale :”I have often told you stories about the way,I lived the life of a drifter waiting for the day…”diye sesleniyordu ve beynim seri halde türkçeye çeviriyordu cümleleri , tekrarlayıp duruyordum…Tıpkı dönüp duran bir yeldeğirmeninin sesi gibi…söylediğim şarkılar yankılanıyor uzaklarda…Yeldeğirmeni kafamın içinde dönüp duruyordu sanki,vuuuvvv vuuuvvv  vuuuvvv…Tıpkı dönüp duran bir yeldeği…..güm! güm! güm!Aman tanrım, beynime tecavüz eden bu tuvalet kapısından bozma dış kapının sesi dayanılmazdı,kimseyi çekecek halim yoktu;her yer karanlıkla doluydu işte, evde kimse yoktu fazla devam edemezdi elbett…..güm.güm.ahhh!!tüm sinirlerim ayağa fırladı,artık istesende kaçamazsın,bekle geliyorum orospu çocuğu!!

-Ne var? ne istiyorsun benden?Niye böyle hızla çalıyorsun kapıyı?Manyak mısın sen?

-Paranın kalanını getirmiştim,kusura bakma,müziğin sesini duydum,zaten hep evde olursun..neyse…hadi eyvallah.

-Melis!

-Ne var?

-Ben ölmek istiyorum!

-Ben de.

-Sen ciddi misin?

Yüzünde yine, o içimdeki karanlıkları  harekete geçiren gülümseme belirdi.Böyle güldüğünde o, içimde derin bir nefret ve karşı konulmaz bir şehvet beliriyordu her nedense ve ona karşı koyamayacağımı seziyordum içten içe her seferinde.Bukez de öyle oldu,bir saniyelik bulanıklığımı yüzümden okudu ve geri döndü, ayakkabılarıyla daldı içeri.Etraf karanlıktı ve hüzün gözlerimden tuzlu boncuk taneleri çekiyordu,çöktüm..hani türkçede çökmek kaç anlamı barındırıyorsa içinde, her anlamının hakkını vererek çöktüm.Ben ağlıyordum o heyecanlıydı,mutluydu bile denebilir.Bir zaman sonra…:”Beraber yapalım mı” dedi.

-Güldürme beni,bunu seninle asla yapmazdım,yalnız ölmek istiyorum.

-Hadiii yapma… Düşünsene şu ilerdeki gökdelenin tepesinden atlamak…İlk ve son kez özgürlüğü tadarak yaşamak yada ölmek mi demeliydim…

Yüzüne bakmıyordum ama yine öyle gülümsediğini hissedebildim,tüylerim diken diken oldu.

-İstemiyorum.

-Vaz mı geçtin yani?

-Hayır gerizekalı!! Seninle bisiklete bile binmem ben.

-Ölmek istediğin falan yok senin.

-İstiyorum,ama… canım acımasın.

Tanrım! Nekadar zavallı görünüyordum kimbilir şuan,ama duygularımı saklamanın da yeri değildi,güçlü görünmeme de gerek yoktu ,nede olsa nasıl ölünürün planını tasarlıyorduk.

-Tamam.Üç liran var mı?

-Var.Ne geçiyor kafandan?

-Ölmek istiyo musun istemiyo musun?

-İstiyorum da…

-Getir o zaman parayı,isteğini yerine getirmeye çalışıyorum.

Onbeş-yirmi dakika sonra elinde bir kutu” tantum” la döndü.

-Ne bu?

-Celladın.

-Fikrini mi değiştirdin yoksa?

-Hayır hayır…ama prospektüsünü okumalıyım,başıma ne halt gelecek bilmeliyim öyle değil mi?

DOZ AŞIMI ve TEDAVİSİ
Aşırı doz halinde ajitasyon, sıkıntı, halüsinasyon ve klonik konvülsiyon, daha seyrek somnolans ve prostrasyon bildirilmiştir. Antidotu yoktur.

-Gerçekten öleceğimi garanti edemeyecek gibi görünüyor bu ilaç,daha çok kafam iyi olacak sanki…

-Burda 20 tane var,hepsini içersen ölürsün.

-Pekiii o halde…sen gitmeyecek misin?

-ahhh tabi gideceğim,afedersin…hoşçakal…

-isa!

Soru soran bakışlarla yüzüme baktı.

-Teşekkür ederim..ilaç için yani…

-hee.

-isa!

-Yanımda kalır mısın?

Yine aynı mutlu ifadeyle döndü…o kadar seriydi ki bu konuda,onu öldürmek için çıldırabilirdi her sıradan insan.

Patatesleri soymama yardım eder gibi davranıyordu,mutfaktaydık, belki ortam böyle düşünmeme neden oluyordu ve Beatles:” let it be!” diyordu..Teker teker içmeye başladım.1,2,3,4,5…O da eşlik ediyordu bana,birşey demedim, hatta rahatladım onu da hapları teker teker ağzına götürür görürken.Ben 11. ye ulaşmıştım,geride onun içtiklerinden ve benimkilerden artan son 1 draje kalmıştı;birbirimizin yüzüne baktık,sigaranın sonunu kimin içeceğine karar verir gibiydik,o centilmenlik yaptı,bana bıraktı,teşekkür eder bir mizansenle ağzıma götürdüm 12.yi…

-Yutma !!Ağzında gezdir,dilin uyuşacak.

Bir orkestra şefi gibi yönlendiriyordu beni,son tangomu onun kollarında yapıyordum ama ikimizde biliyorduk,bu doz bizi öldürmezdi,belki…

Esra ve Evrim geldi.Konuştuk ordan burdan.Şarkı söyledik…Sonra uykuları geldi,gittiler.İsa da gitti.Sabaha kadar bekledim ölümü,gelmedi.Geride geceden bana kalan ,gözüm açık gördüğüm rüyalardı  sadece.İllet mavi bir yıldız ,bir de örümcek ağları…Telefonun sesiyle uyandım,saat sabahın 7 ’siydi.Sevdiğim adamın sesi :”Ben burdayım,şuan aynı şehirdeyiz,gel al beni hadi… evi bilmiyorum” diyordu.Etrafa baktım önce sonra da aynaya. Gözlerim mosmordu,yüzüm darma-duman…Anahtarı aradım, her nasılsa buldum;tuvalet kapısından bozma dış kapıyı çarpıp çıktım.


 

Günaydın

Sevgili Günlük, Yazılarım Yorum Yok »

günaydın canlar,
“ilk”ler hep insan hayatı için önem teşkil etmiştir.
tadını bilmediğin bir yemeği yemek, hiç tanımadığın biriyle tanışmak, görmediğin bir mekanı görmek ve niceleri hep ilkler için örnektir.
mesela ben çok sevdiğim bir dostumla geçtiğimiz ramazan ayı içerisinde hani çocukların binmekten hoşlandığı gondola bindik lunaparkta:)
ikimizde çocuk gibiydik ve ikimiz için de ilkti yaşanan.kimse bu zamana kadar beni ikna edememişti ona binmeye ama nedense o akşam içimden geldi demekki.yani denemeliyim diye düşündüm ve cesaretimi toplayıp bunu yaptım.artık gondol bir yukarı bir aşağı hareket ederken insanların neden çığlık ettığını yada kalplerinin yerinden nasıl fırlayacak gibi olduğunu biliyorum desem yeri:)) Devamını Oku… »

Cennette Bir Melek

Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

Kumun üzerinde oturuyordum.Sigarayi birakali on gün olmustu ve canim aciyordu.Herkes sigara  içiyordu ve ben o gri dumani çok özlüyordum.  Onun havlusu vardi ve en yakin arkadasi ile havlusunu paylasiyordu.Benim havlum  yoktu.Bu yüzden, onunla hiçbir sey paylasamiyordum.  Kel ve biyikli bir adam, dört ya da bes yaslarindaki bir kiz çocugunu dövüyordu.Deniz  dalgaliydi fakat insanlar sürekli kulaç atarak yüzmeye çalisiyordu.  Ben O’nu seviyordum. O bunu biliyordu. O beni sevmek istiyordu ama çok korkuyordu.  - “Seninle bu sekilde tanismasaydik eger, belki beni gördügün ilk anda bana asik olduguna  inanabilirdim ” dedi Melek. O’nun adi Melek’ti ve Cennet’te oturuyordu. Bu kadar isaret,bana  biraz fazla geliyordu.hayatimda ilk defa ne yapacagimi bilemiyordum ve bu beni çok  yoruyordu. - “O zaman Nevin teyze’ye telefonunu vermeseydin” dedim.Kendimi ilk defa arenaya çikmis Spartaküs gibi hissediyorum.Bombok bir durumdaydim ve tek çarenin kendimi koyvermek  oldugunu hissediyordum. - “Çok israr etti , ben de vermek zorunda kaldim.Beni arayabilecegini hiç düsünmemistim” dedi.Gözlerime bakarak benimle dalga geçiyordu ve ben yasadigim acizligi algilamak  istemiyordum.  Onun havlusu vardi.Benim havlum yoktu.Kuma oturuyordum ve kumlar kiçimin içine giriyordu ve kiçim kasiniyordu.  -” O zaman neden benle konustun, üstelik günlerce konustuktan sonra beni tanimak istedin? “Bu durumdan bu kadar sikayetçiysen, burada benimle neden oturuyorsun?”  Nihayet deplasmanda bir gol atmayi basarmistim ve içten içe gol sevinci yasiyordum.  - ” Herseyin ya da her duygunun bir açiklamasi yoktur “dedi Melek.O da gol attigimin  farkindaydi ve buna dogal olarak sinirleniyordu.  Onun havlusu vardi .Benim havlum yoktu ama üç puana çok yakindim.  Onun en yakin arkadasi beni süzüyordu.Benden hiç hoslanmadigini biliyordum ama bu benim için hiçbir sey ifade etmiyordu.  -” Devamını Oku… »

Labirent

Denemeler, Hikaye, Sevdiğim Seçmeler, Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

 .
Kitapçılara yakın olanı değil de, uzak olan ikinci bankı seçtiğimde kendime oturmak için, yüzünü göremiyordum hayatın. Oysaki tam şuramda bekleyen bir çocuktu tüm yaşanmışlıklarım, tam şurama saplanıp duran çocukluğumdu. Tüm bildiklerim bir şarkıyı anımsatıyordu bana sadece; “hatırlarmısın bilmem / yıllar geçti üstünden” diyen bir şarkı. Oysa ki bir şeyleri beklediğimi belli eden bir yanı olmalıydı bu hayatın da. Hiç olmadı, ya da ben görmesini bilemedim. Ve uzak adanın ışıkları halen yanıyordu, inatla sabah kadar yanıyordu, inatla sönmüyordu. Oysa ki o ışık! O ışık?
Devamını Oku… »

Deniz Öldü

Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »


    Kasvetliyim. Bugünlerde herkes öyle. Dünya çalkalanıyor. Üçüncü dünya savaşı çıkmak üzere. Artık sayılı günler var. Herkesi askere aldılar. Bunun ise benim savaşım olmadığına inanıyorum. Kaçıyorum askerden. Barış naralarının atıldığı zamanlar kafamıza işlenmiş sevgi sözcüklerinin etkisi belki de. Ya da annemin savaş kelimesini duyar duymaz ağlamaya başlaması. Bilmiyorum. Ama bir parçası değilim bu savaşın, tek bildiğim bu.
Devamını Oku… »

Ölümdeki Hayat

Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

 Hayatın acımasız olduğunu o gün anlamıştım. Kavrulmuş hayatların, ateşin sıcaklığından eridiğini ilk kez o gün görmüştüm. Bu işlere karışmak istememin nedeni de buydu. İnsan yaşamının ne kadar kolay bittiğini görmek istemememdi. Çıldırma noktasındaki başkalaşım geçirmiş vücutların, aslında sadece bir insan olduğunu, daha önce hiç aklımın beyaz ama saf olmayan hücrelerinden o zamana kadar yankılanışını duyamamıştım. Acıların, düşüncelerin derinliğini aşarcasına delirttiğini, o zamanlarda hissetmiştim. Tek fark ettiğim duygu, içgüdülerimin hayvanlara göre daha fazla geliştiğini anlamamdı. Kan içerek hayatta kalmak,vurgun yemiş oltalarla, alabora olmamak için çabalayan teknelerin feryadına benzediğini, gözlerimin avı aramakta olduğunu o zaman anlamıştım. Devamını Oku… »

Oyun Bitti

Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

Üşüdüm. Paltomun yakalarını kaldırdım. Sırtımdaki ağrı silinir gibi oldu. Ama geçmedi. Bir süredir ordaydı ve hiçte ayrılacak gibi değildi. Sinir oldum.    Önümdeki masacıkta ekmek kırıntıları, bir gazete kağıdı üzerine konmuş ve kararmış az peynir, bir kaç sigara kutusu. Bir kutudan bir sigara aldım. Sigara ayırt etmem, ne olursa.. Yaktım. Dumanı içime çektim. İçim ısınsın istedim. Boğazım yandı. Sigarayı silkelerken dumanı dışarı verdim.
Devamını Oku… »

Deniz

Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

Sarmaşıklar , duvara sıkı sıkıya yapıştırmıştı çürümeye yüz tutmuş koyu sarı tahta kapıyı, 13 uğursuz yıl sonra, ilk defa gitmiş olacağım bir köy kahvesinin deniz kenarında, dalgalara dönük kırık bir masasında, koyu ve şekersiz, acı bir çay içerken, benim için henüz fazla bir anlam ifade etmeyen bu dağ kulübesiyle, hayalini ansızın bağdaştırıp, yoğunlaşmış mas-mavi buhranlarla kefaret kokan paslı, çamura batmış basamakları aşıp, kap-karanlık bir fotoğrafın dibinde yankılanan ışığın ak be ak ışığın gölgesinde çürümekte olacak hüzünlerle, göğe maviyi asan denizin dalgaları arasında çırpınıp, beni korkunç sonuma bir fahişe gibi hazırlayacak olan bu anı, fark etmeden fakat garip bir iç burukluğuyla, sanki daha önce provasını yapmışım gibi ustaca ve gelecekten ilham alırcasına hızla yaşayıp, anı aşıp, sol elimi sokup paltomun iç cebine, ılık bir rüzgar gibi hızla, siyah kabzalı gümüş sustalımı alıp Devamını Oku… »

Ölümün Döngüsü

Hikaye, Yazılarım, Öyküler Yorum Yok »

Ne kadar süredir bu pencereye bakıyordu bilmiyordu. Süreyi anlamak imkansızdı ve nedense artık bunu bilip bilmemeninde bir önem arzetmediğine inanıyordu. Elini yüzüne götürdü. Soğuktu, ancak üşüyormuş gibide hissetmiyordu kendini. Her tarafı ağrıyan biri ne hissedebilirdi ki? Gözlerini pencereden ayırdı. Pencereye bu açıdan baktığında bütün şehrin devasa bir enkaz olduğu görülüyordu. Binaların çoğu yıkılmış, ayakta kalmayı başarabilenler ise bundan utanıyormuş gibiydi.  

Ay tatlı ışığı ile bu korkunç manzarayı, efsanevi fil mezarlıklarındaki kemikleri aydınlatır gibi ışıtıyordu. Bu sessiz mezarlığa daha fazla bakamayan adam için gozlerini kaçırmak yetmemişti. Ağrıyan başını da çevirdi (hayır ağrımıyordu, çatlayıp ortalığa dağılmadan önce son demlerini yaşıyordu). Arkasını dönüp dışarı çıkmayı istiyordu. Belki gökyüzünde bir yaşam belirtisi bulabilirdi. Garip olmasına rağmen bu şehirde yaşayan tek insan olduğuna inanmaya başlamıştı. Bir de geçmişi hatırlayabilse… belki bu şehirde ne olduğunu anlayabilirdi. Evet, çatlamak üzere olan başına rağmen yapabilirdi bunu.Sallana sallana bulunduğu dairenin çıkışına yöneldi. Sonra iki şeyi farketti. bunlardan birisi gerçekten dehşet vericiydi. İlki topallamasıydı(bunu daha yeni anlamıştı) ikincisi dairenin çıkışını bilmemesiydi (ya da hatırlamaması, sonucu aynı olduğu sürece ne farkederdi ki?). Bir süre sıvası dökülmüş koridora baktı. Etrafta aydınlatıcı bir şey yoktu (Ay sağolsun yumuşak ışığını ödünç veriyordu ve garip daireyi yine garip bir biçimde aydinlatıyordu); ama buna rağmen rahat görüyordu. Belki de gözleri alışmıştı karanlığa. Topallayan ayağına baktı ve onun garip bir açıyla sağa doğru yatmış olduğunu farketti. Görüntü onu korkutmuştu; ancak bundan daha korkutucu birşey vardı. Ayağının bu derece kötü burkulmuş (hatta kırılmış olduğuna inanılabilirdi) olmasına rağmen acı hissetmemesi, işte bu ödünü kopartmıştı. Her tarfı ağrıyordu. Böyle bir ayakla yürümeye çalışmanın onu acıdan bayıltması gerekirdi. Bu durumu düzeltmeliydi.Bacağını kaldırdı (Ayağı şimdi bir et parçası gibi sallanıyordu orada) ve ayağını düzgün bir konuma getirmeye çalıştı. Ancak ayağı beyninden gelen emirlere uymuyordu (aslında bir emre uyuyor muydu? Bu tartışılabilirdi işte!) belki aradaki sinirlerde bir arıza, kopukluk falan vardı. Ayağının orada sallanmasına daha fazla dayanamadı ve eliyle ayağını istediği konuma getirdi (bu sırada nerdeyse dengesini kaybedip düşüyordu). Sonra “düzelmiş” ayağı ile yere bastı. Bir süre sanat eserini tartan eleştirmen gibi ayağına baktı (hatta birkaç kez üzerine yüklendi). Herhangi birşey hissetmemesine rağmen durumun düzelmiş olduğunu düşündü. İlk adıma kadar. Sonra ayağı yan bastı ve bu sefer başka bir açıyla kıvrıldı.Endişeyle ayağına baktıktan sonra durumla ilgilenmemeye karar verdi. Ne de olsa birşey hissetmiyordu. Yıllardır kullanılmıyormuş gibi görünen dairede topallayarak dolaşmaya devam etti. Ayağının sürünerek onu takip ediyordu.Şimdi banyodaydı. Burası küçük bir odaydı. Bir tuvalet (o kadar iğrenç görünüyordu ki, tuvaletiniz gelmiş olsa bile bunu gördüğünüz anda yapmaktan vazgeçmeniz kesindi) ve bir küvet vardı. Yerde bir zamanlar neye yaradıklarını anlayamadığı plastik perdeleri andıran parçalar bulunuyordu; ancak o bunlara dikkat etmedi. Küvet artık kurumuş ve simsiyah bir hal almış olan kanla kaplanmıştı (içinde ölü bir fare vardı, hayvanın kaçmaya çalışırken kanı sildiği yerler meydandaydı ve bu olayın tanıklığını yapıyordu). Bir zamanlar beyaz renkte olduğu anlaşılan sararmış lavaboya baktı. Sonra bakışları tekrar kana ve ölü fareye uzandı. Bu kanın ölü fareye ait olduğuna inanmak isterdi; ancak burada korkunç birşeyler olmuş olmalıydı. Her nedense hafıza kaybına uğramış olmasını bir lütuf olarak görmeye başladı. Oradan çıktı. Sıradaki odaya girmeye hazırlandı. Bunu yaparken tereddüt içinde olması garibine gitti.Odayı açtıgında ilk farketttiği şey yere düşmüş olan televizon oldu. Sonra yayları fırlamış ve içinin minderi andıran kopuklu yumuşak maddesi sağa sola dağılmış oturma takımını gördü. Oturma odasını andıran bu yere girdi. Büyük pencerelerin birinde hala asılı duran (ancak yarısı kornejden dısarı çıkmıştı) perde hafif rüzgarın etkisiyle ölmek üzere olan bir adam gibi titriyordu. Odada ayağını sürüyerek dolaşmaya başladı ve pencereye geldiğinde dışarı baktı (Pencereler onu çekiyordu, sebebini bilmesede). Az önce durduğu pencerede gördüğü yıkımın başka bir versiyonunu da bu pencereden gördü. Tam o sırada yürek parçalayan bir çığlık duyuldu. Sesin kaynağı bu sessiz mezarlığın başka bir koşesindeydi anlaşılan. Adam daha önce bu kadar yalnızlık ve keder dolu bir ses duymadığını düşündü. Bu onu hem korkuttu hemde sevindirdi. Bu şehirde yalnız değildi! Sonra arkasında bir ses duydu. “Ölecek miyiz Baba?” Arkasına döndüğünde elinde olmadan cevap verdi. Sesi bir mırıltıyı andırıyordu. “Hayır oğlum ölmeyeceğiz.” Bu şeyi aynı zamanda geçmişte de söylemişti. Bir an için birinin koridordan koştuğunu görürü gibi oldu; ancak bunun bir yanılsama olması kuvvetle muhtemeldi. Koridora açılan kapıya bakarken bir oğlu olduğunu düşündü. “Bir oğlum var.”Peki ona ne olmuştu? Bir oğlu olduğuna göre karısıda olmalıydı öyle değil mi? Kafasında sürekli yeni soru işaretleri beliriyordu, zaten ağrıyan başının daha fazla dayanamayacağını düşünmeye başlamışt; ama soruların sonu gelmiyordu. Bütün bu yokoluşun bir sebebi olmalıydı. Kendisi neden buradaydı? Dışarı çıkması gerekiyordu.Ayağını sürükleyerek koridora çıktı (farkında olmadan bir iki kağıt parçasını da beraberinde sürüklüyordu) ve çıkış kapısı olabilecek bir kapı aramaya başladı. Bu kapıların şekillerinin farklı olduğunu biliyordu. Öyle bir kapıya rastladı ve dili tutuldu. Kapıda yine kurumuş kanla yazılmış iki kelime vardı. “Onları öldürdüm.” Devamı olmamasına rağmen cümle zihninde devam etti. “Onları öldürdüm, Tanrı beni affetsin” Bir süre çıkış kapısında dikildi bu cümlenin anlamını kavramaya çalıştı. Sonra gözüne yerdeki teddy ayıcığı takıldı. Eğildi ve ayıcığı aldı (bu sırada bayağı bir kemik çatırtısı duydu içinde).Ayıcığı aldığı anda gözünün onüne oğlu ile yaptığı mücadele geldi. Oğlu bu ayıcığı bırakmak istemiyordu ve o zorla elinden almıştı bunu. Sonrada oğlu ağlamaya başlamıştı.Şimdi ayıcıgın gözlerine bakarken herşeyden önce hüzünü hissetti. Parçalanmış olan ayıcık ona şaşkınlıkla bakıyordu. İkisi de anlamamıştı ne olduğunu. Adam çıkmadan önce daha önce girmediği bir odaya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında yatağı buldu, bu bir zamanlar karısıyla mutlu geceler geçirdikleri odaydı. Şimdi bu odayı karısı oğluyla beraber paylaşıyordu. İki cesette korkunç bir biçimde çürümüştü. Karısının kafasında bri kaç tutam saç vardı ve ikiside simsiyah kararmıştı. Ayın işiğinda soyulmuş olan bazı kemikler bembeyaz parlıyordu. Böcekler onların işini bitirmişti, belki de fareler. Ağır ağır onlara yaklaştı. Kadın oğlunun elini tutmuştu. Eğer bu kadar çok çürümeselerdi belki de onların birbirine umutla bakan gözlerini görebilecektik; ancak şimdi orada sadece siyah bir çukur vardı. İkiside bu odada ölmüş gibi görünmüyordu. Etrafta fazla kan yoktu.Bunun sebebini bildiğini tahmin ediyordu. Birisi banyoda ölmüştü (Karısıydı herhalde orada ölen). Diğerininse nerede öldüğünü bilmiyordu. Cesetlerin yanına gelince bir süre ailesine baktı adam. Daha sonra onları, ölmelerinden hemen sonra öptüğü gibi öptü. Uzun ve üzgün. Karısının alın kemigini öpebilmişti, oğlunun ise çökmüş olan yanaklarını. Bunu yaparken farkında olmadan ağlamıştı. Bütün bunların sebebini merak ediyordu. Neden onları öldürmüştü? Ne olmuştu buraya böyle?Odadan ayrılırken o ve teddy son bir kez kadınla oğluna baktı. Sonra onları uyandırmak istemiyormuş gibi, kapıyı sessizce ve usulca kapattı.Sonra o garip mezarlığa dönmüş olan şehre çıktı. Her taraf bir harabeyi andırıyordu. Savaş olmuş gibi bir görüntü yoktu. Bazı binalar bakımsızlıktan yıkılmıştı bu belliydi. Sanki insanlar bir anda ölmüştü. Ay ışığının fazla aydınlatamadığı bir sokağa girdi. Şu ana dek bir tek canlıyla bile karşılaşmamıştı. Teddy ile beraber bu hüzünlü dünyada ilerlemeye devam etti. Sadece ayağının sürünme sesi duyuluyordu etrafta.Sonra, aklını sonsuza dek kaybetmeden önce, yanından geçtiği binanın pencerelerinin birinde birini gördü. Bir kadındı tıpkı donmuş gibiydi, ağzı açıktı ve pencereden dışarıya sabit bir bakışla bakıyordu. Adam bir anda kendisinin az önceki durumunu hatırladı. Belki bu kadında senenler sonra uyanacak ve ne kadardır pencereden baktığını merak edecekti. Sonra…Adam ne kadar bakmıştı ki pencereden? Sigorta atması gibi geldi, delilik onun üzerine, aniden, ışıkları karartarak. Adam bulunduğu dünyanın garipliği, çirkinliği ve barındrdığı hüzün karşısında bir çığlık attı. Bu ses az önce oturma odasının penceresinden bakarken duyduğu sese benziyordu. Aynı korkunçluk ve yalnızlık bu çığlıkta da vardı.Adam bağırdıktan sonra teddysi ile şehrin sokaklarında dolaşmaya başladı. Yaşayan ölü, birileri tarafından yok edilmeden önce bu çığlığı yüzlerce kez duydu. 


Tema & Yazılım Düzenleme : Koray Yalçın   1998 - 2009 Copyright © Tüm Hakkı Saklıdır. 
    Login