Aç Yelkenlerini…

Yaşam Yorum Yok »
Umut etmeyi seviyorum. Sonsuz bir yolculuk çünkü “Umut”…

İçimdeki yelkenlileri saldım yine, rüzgar tatlı tatlı esmekte… İçim hafif ve meltemli….

-
Gittikleri yeri umursamıyorum umutlarımın… Yolculukta yüzümü okşayacak rüzgar ilgilendiriyor beni…Varmasakta olur bir yere… Çünkü Bu yolculuk sadece umut etmek üzerine…

Acelem yok.. Umutlarım bir an önce varsın istesem gerçeğe, onlara kanat takar uçururdum zaten… Uçarken bir de kalp çarpıntısı eklerdim ve yanına da tıkanarak aldığım nefesi de… Eğer sadece “varmak” olsaydı isteğim umutlarım adına, kanatlar yetersiz gelirdi. Söylenirdim de içimden “ bu umutlara bu kanatlar az geldi, varamayacağım “ diye.. Muhtemelen söylenirken uçmanın keyfini de sürmeyi bilemeyecektim nefes nefese…

Şimdi yelkenliye bindirdim hepsini.. Gecenin alacası çökmüş sularıma.. Olsun… Sabahı ve güneşi, sessizliği ve rüzgarı da yanıma koydum gidiyoruz…. Seyahat bu.. Adı da “Umut etmek üzerine”….

Yüzüme değen rüzgar gülümsetiyor beni.. Bazen suyun sesini, bazen de yola çıktığım andaki mutluluğu biriktiriyorum parça parça - çoğalıyor içimde …. Varırmıyız ki demiyor içim… Korkum yok varmak adına… Çünkü varmak kısa, yol uzun..

Yelkenler rüzgarla gitmiyor…. Mutluluğum ve yolculuğa inancım rüzgar oluyor, arkamızdan esiyor…. Gidebilmek adına güçte oradan geliyor, önümüzde ayrılan sular izin veriyor böylece… Çünkü sularda biliyor ki, kalpten istenilene kimse karşı çıkamaz, yol verilir sadece..

Seyir halindeyim.. Umut, gülümsetiyor içimi, yüreğimi okşuyor.. Yüzümde hiç bilmediğim huzurlu bir tebessüm… Varmak mı? Ne önemi var… Umut bu içini doldurabilene….Ve yolu, sadece varmak olarak görmeyene…

Güneş açıyor, ısınıyor içim…. Mutlu bulutlar sadece gökyüzünde değil, içimde de kabarıyor sanki.. Şekil değiştiriyor, bir yenisi ekleniyor yol boyu… Yuvarlak ve mutlu…

Güneş yükseldikçe, daha mutluyum… Diyor ki, “bu çoşkuya bende katılıyorum seninle… Birazdan yok olsam da, geceye ve yakomozlara devrederim yolculuğunu… Manzaranın keyfini sür… Yarın yine aynı çoşkuyla buradayım merak etme…”

Umut etmeyi seviyorum… Sevgiyle esebiliyor rüzgar ancak, seversen duyarsın sessizliği.. Seversen bilebilirsin ki o bulutlar sadece gökyüzünde değil, yüreğinde de…. ve kalpten istenileni kim durdurabilir ki? İçinde sevgi varsa, korku da olmaz.. Endişe de.. .

Bugün umutlarıma yelken taktım…Yoldalar…Varırlar mı? Önemli değil..
Yolculuk nereye ? Umut etmeye….Yol çünkü sadece Umut etmek üzere…

Benim hala umudum var…Henüz varmasalarda gerçeğe…
Pupa yelken gidiyoruz..

Ve biliyorum ki yelkenleri dolduran rüzgar değil, sadece sevgi götürüyor umut ettiklerimi gerçekleştirmeye…Yüreğimi yelken yaptım, içine de sevgi doldurdum..Yolcuyum…

Brajeshwari Devi Dasi

04.05.2008

Bilmemek ayıp değilmiş…

Yaşam Yorum Yok »
Hiçbirşey bilmiyorum. Bildiğimi sandıklarımdan da emin değilim. Onlar hayatın döngüsünde her an genleşirler ve her tanım aslında kendi içinde minik parçalara bölünmüş olabilir.. Kaçını bilebilirim ki…
*
Bazen madalyonun bir yüzünü görmeye eğilimim var.. Hepimiz gibi…. Ben “bu böyle” dediğim herşeyin tam orta noktasına o kadar gömülmüşken, ancak karşımdaki biri bana diğer taraftan haber verince yada aynalık yapınca odağımı değiştirebiliyorum.. Bazen değiştiremiyorum da… O noktaya kilitli kalıyor gözlerim…Yok o madalyonun öbür yüzü…Odaklanmışım..
*
Bilmiyorum.. Biliyorum dediğim herşeyin bazen hayatımı güvene almak için koyduğum tanımlar dizisi olduğunu biliyorum ama… Ve onlara o kadar bağlanıyorum ki.. Bağlandığımın yanlış olduğunu düşündüren herşeye öfke duyabiliyor, direnç gösterebiliyor ve korkuyorum aslında.. Çünkü; tanımsız olmaktan korkuyorum.. Tanımsız olmak insanın güvendiği herşeyi elinden alır sanıyorum..
*

Her ortamda da rahat konuşamıyorum artık.. Konuştuğum şeylerin bildiklerim sandıklarım olduğunu bildiğimden.. Çünkü onlar değişiyor.. Onlar bana göre de değişebilir-karşımdakine göre de… Dinleyebiliyorum ama dinlerken de anlatılan madalyonların öbür yüzlerine bakıyor oluyorum… Karşımdakinin madalyonunda gördüğüm şeyi anlatmaya da hak bulmuyorum kendimde… Kendi baktığım perspektifte takılı kaldığım madalyonların da sadece bir yüzü var çünkü benim için de.. Ben kendi madalyonlarımın bir yüzüne takılmadan her yüzü ile değerlendiremezken daha, karşımdakinin madalyonunun bir yüzüne takılıp kalmasına ne diyebilirim ki…
*
En güzel öğretilerim –bana öğretilmeye çalışmadan aldıklarımdır.. Birşey öğretmek için, onu uyguluyor olmak gerekiyor… Onu uyguluyor olmak zaten iyi bir örnek olduğunuzu gösteriyor öğretmek çabası olmadan… Ben hiçbirşey öğretemem bunu biliyorum. Bilgisizliğimin iyi bir uygulayıcısı olup, ancak kendime öğrenebilirim en başta… Her öğrendiğimle bilmemeyi öğreniyorum artık…. Bilmek yanıltıcı…. Yanıltıcı olan “öğretirken öğrenende” de oluyor… “Kimse kimseden üstün değildir” ve “Kimsenin enerjisi senden düşük değil” gibi cümleler diyor aklım… Ne doğru… Peki bunun olduğu bir yerde öğretmenin olması ise saçma değil mi?…
*
Bir metal düşünce gücüyle eğilebiliyor, içtiğimiz su içinde bilgi taşıyabiliyor, dünyayı uzaylılar istila edecek diye korkarken insanlar, yaşadıkları uzay parçasında kendilerinin uzaylı olduğunu da bilmezken bir de… Ne biliyoruz ki biz… Hiçbirşey bilmiyoruz…
*
Bilmemek zor bir süreç… Ben bu süreçin eşiğinden geçiyorum. Çünkü ne çok şey varmış aslında… “Bildiğim”körü körüne… Sosyal hayatta-yaşamında hep bu bildiklerine göre çercevelermiş insan hayatı, her kendine karşıt bir halde, zihin hayretlere düşermiş.. Ben herşeye “olur”um artık.. Olabilir benim cevabım… Hayret edemeyerek başlatıyor kendini bu süreç…. Değişime –kendinden başka onaylamadığın her düşünceye dirençten değil mi ki hayretin nedeni…. Evet kabul ediyorum. Herşey olabilir.. Herşey…Çünkü bilmiyorum…

*
Bildiğim herşeyi çöpe atıyorum. İçsel temizlemem böyle vuku buluyor.. Kim neyi bildiğini savunuyorsa da, çekiyorum kendimi içerime…. Kim “ben buyum” diyorsa, uygulayabilse o olmazdı diye düşünüyor içim bir yandan….
*
En büyük cahillik biliyorum diyen de aslında… Bildiklerim bu kadar.. Boşalttıklarım yerine hava giriyor artık… Esiyor püfür püfür… Cereyandayım… Bilmemek gerçekten özgürlükmüş….. Bilmemek –yeni öğreneceklerin için yer açmak değilmiş kesinlikle.. Hep cereyanda kalmakmış..
*
Egolarımız bırakın bildiklerini sansınlar, egolarımız susmasını da bilecek elbet… Neye ahkam kesiyorsak, en büyük cahilliğimizle yüzyüzeyiz… Neye “hayır” diye karşı çıkıyorsak kendimize dair, “evet” vardır onun içinde… Neye biliyorum dersek, bilgisizliktir madalyonun öbür yüzü.. Ve nereyi boşaltırsanız, aslında orası doludur da…
*
Yine de bana bilmediğimi gösterdikleri için teşekkür edeceğim bir çok insan var hayatımda… Onlara da burada teşekkür ediyorum, farkına varmadan dokundukları için yüreğime ve kendi bilgisizliğimde bana iyi örnekler oldukları için…Teşekkürler..
*
Brajeshwari Devi Dasi
24.04.2008
*
“..ve şunu da eklemek istiyorum..Yazı yazmayı, düşüncelerimi yazarak doğru ifade etmeyi beceremiyor ve genelde imlaları da doğru kullanmayı da bilmiyorum…”
**
*

Güneşe Selam (Surya Namaskara*)

Yaşam Yorum Yok »
Suryanamaskar serisi- görüntü ve müziğini dinlemek için, lütfen bloğun sol alt tarafında bulunan muzik kutusunda stoplayıp, Play’e basın.

“Sanskritçe Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama veya ‘bağlantı’ demektir. Böylece Surya Namaskara ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Güneş ruhi bilinç simgesidir. Aynı zamanda kişiyi tinsel uyanışa ve bunun sonucunda gelen şuur açılmasına hazırlar. “

——
Bu dünya senin dünyan….Ve bu hayat senin hayatın…Önce çöz zincirlerini, bağladığın kendini…

Sonra koş özgürce çimlerde…. Ayakların yere değsin önce…. Çimen ve toprak kokusu çalınsın burnuna…Ve bir ağaç gibi kök sal bu hayata .. Kendini özgürce hayatın içine bırak….Ama kök saldığın toprağı da anla…

Bir ağaç gibi sabırlı olmayı öğren… Aynı noktada yıllarca sessizce kalır çünkü onlar… Toprağa saldıkları kökleri ve gökyüzüne uzanan dallarıyla dimdik dengededir her zaman ağaçlar… Dallarında kuşları misafir eder, mevsimler geçirir, direnmezler hiçbirşeye çünkü bilirler ki birgün elbet bahar gelir.

Dimdik duran sabırlı bir savaşcıdırlar ama aynı zamanda da her doğa koşuluna da teslim olur ağaçlar… O teslimiyette, sadece sürece odaklıdırlar.. Yoldan geçene, dallarındaki göçmen kuşlara, gövdelerini gıdıklayan karıncaya, kara kışlara, rüzgara, güneşe ve aya…

Ve sende ağaç gibi ol şimdi…. Dimdik… Köklerini sal hayata.. Gövdenden yukarılara uzanmaya çalışan kollarını hisset… Hayallerine ve güneşe doğru uzan hadi… Besle sende kendini, köklerinden aldığın güç ile gökyüzüne… Sonsuzluğa uzanırcasına gerin… Gökyüzü bak açmış kollarını, seni kucaklıyor… Güneşi selamlamayı da unutma…. O büyüten, yaşatan, ısıtan ve varedeni… Bak hem güneşte çok seviyor seni …….

Denizlere koş sonra, bir tek kıyısından anlayabildiğimiz denizlere… Ayağını korkmadan suya değdir… Önce soğuk gelir su titretir seni, sonra ısıtır ona teslim olduğunda savaş bitmiştir çünkü…

Haydi şimdi suya bırak kendini…. Suya uzan..Altında maviden bir çarşaf, bulutları yorgan, dalgaları da ninni say….. Anla suyu, dinle sana anlattığını…. Konuşma, sadece dinle... Bazen uysallığını anlatır o sana, bazen hayatındaki dalgalanışları, koyu karanlıklarını, fırtınaları, aşkı, kavuşmayı ve mavi umutları… Her damlasıyla hareket eder o, dalgalarıyla tutunmaz asla kumsala… Vursada bazen öfkeyle kıyılara, mutlaka okşar sularıyla kıyıların ruhunu da… Her taşın altından üstünden geçerek özrünü diler çekilir köşesine, her kum tanesini de sevgiyle okşar damla damla….

Bazen zordur deniz, bazen zorlar insanı ama mutlaka vardır her denizin sakin bir limanı ve bilirmisiniz ki gözyaşlarımıza benzer aynı tadı…

Keşfet denizi, kulaç at sonra….Her kulaç ile önünden geçen su, arkanda birleşir nasıl olsa.. Deniz bütündür hayat gibi asla bölünmez parçalara… Kulaçlar yol olur, ilerlemende rüzgar yardım eder sana…Korkma.. Bir deniz anası geçer altından, bir balık minik minik ısırır belki seni ve belki ileride çok daha büyükleri olsa da denizin altında… Sen yüzmeye devam et…. Deniz seni korur, gözetir ve hatırlatır sana, hayatının ilk evresini anne karnında ….

Sonra nefesini tut…. Biraz derine dal.. Her güzelliğin karşısında tuttuğun gibi hani nefesini… Balık ol, Yunus ol, dön kendi etrafında… Kum çıkar derinlerinden…. Derinlerini anla… Ve çocukluğumuzda yaptığımız gibi, her derine dalışımızda ayağımızı kuma değdirdiğimizde yukarıya çıkabileceğini hatırla… Su mutlaka kaldırır seni unutma…

Sonra dağlara tırman… Bacakların yorgun düşse de, her nefes nefese kalışta daha ilerilere gitmek için sadece nefesinden al gücünü… Dağlar zorludur.. Her düştüğünde canın acıyabilir.. Ama bu durdurmasın seni sakın… Ne kadar yükseğe tırmanmak için güç bulursan, bil ki o kadar kendine yaklaşmaktasın..

Dağ bilgedir.. Heybetlidir ve saklamaz hiçbirşeyi, paylaşır.. Ona küsen fare midir, tavşan mıdır bilmez, mağrurdur ikisini de yaşatır… Adımlarını büyük at, yorulma… Her adımının da farkında ol, hatırla… Varmak için değil, yol için yürü…Ve manzarayı da kaçırma... Daha yukarıdan manzara bir öncekinden daha güzel olsa da, yol ancak yolcu tadını çıkarabilirse güzeldir ve her zaman çıkılacak daha yüksek bir zirve vardır yanılma..

O dağ senin …. Zirveler de… Yol da senin …. Ben sadece şu taraftan kendi yoluma giderken sana rastlayan bir yolcuyum.. Tırmanışın çok mu zor geçiyor, manzaralar mı güzel yoksa.. Hangisini anlatırsın bana?

O Ağaçta sensin… Dallarında yuva kurmuş kuşlar… Farkında mısın? Yavrular yakında yumurtadan çıkar.. Anneleri yemek aramaya gittiğinde iyi bak minik yavrulara…. Sırtında dolaşan karıncalara da ses çıkarma..

O denizde sensin.. O kumsalda….. İster ayağını değdirmeye kork.. İster dalmaya… Derinlerinde ne var bilme veya.. Hayal kurabileceğin mavi bir ufkun olduktan sonra…

Hepimiz ormandaki ağaçlarız aslında, denizdeki birer damlayız ve kendi yolumuzda bazen yolları keşişen yolcularız….

İster ağaç ol, ister deniz, ister yol… Ama şimdi gülümse kocaman… Yüzüne yayılsın o tebessüm.. Güneşe selam ver böylece…. O hepimizin içini ısıtırken gülümsüyor, hayatımızı ve yolumuzu aydınlatıyor bügünde, yarında….

Brajeshwari Devi Dasi
28.04.2008
*
*

İçimizdeki kutup yıldızı

Yaşam Yorum Yok »
“hadi yazı yaz” dedi bana.. Belki de ben dedim “ bir yazı yazacağım ” diye.. İkisi de olabilir.. Beynim oyun oynamış o an.. Hangisi doğru hatırlamıyorum şu anda..
Önümde bilgisayarım… Her gün yazıyorum… 24 yaşıma kadar 10 cilt günlük yazmışım.. Yazmamış bir de kenar süsleri –şiirler eklemişim.. Hepsini okumak bende kabus üstü narkoz etkisi yapıyor.. İçim kabarıyor, yüreğim şişiyor.. Bir yandan da yüzümde tebessüm oluşuyor… Atamıyorum da sayfalarca yazıyı… Belki bir gün yüreğim dayanırsa okur düzenlerim diye… Üzüntüler-kırgınlıklar kime olduğu bilinmez yazılar.. Eski aşklara sitemler… İsmini bile unuttuğum arkadaşlarımdan aldığım mektuplar.. Kendime verdiğim sözler… Bluğ çağının verdiği isyankar eğilimler… Komik aslında.. Ama bir o kadar da naif..

24 yaşımda son verdim günlük yazmaya… İyi de olmuş.. Onca yazıda gördüğüm tek ortak şey –herşeyi yaşadığım tek gün olarak değerlendirip, hayatı değişken - değiştirilebilir bir bütün olarak algılamayı beceremeyişimmiş.

Kırmızı ciltli defterim, çok sevdiğim bir adamın bu dünyadan ayrılışına dair siyah-beyaz gazete küpürü ve bana verdiği son notuyla noktalanmış..” Sen bana gelmedin.. Ama ben seni yine de buldum “ yazan…… İlk kez gerçekle karşılaşmış belki de gündelik hesaplarım.. Aylarca uzun acılar çekmişim kırmızı ciltli defterin arda kalan boş sayfalarında…Bilmiyorum..

O boş sayfaların bana çok şey öğrettiğini hatırlıyorum.Uçup gitmemiş aklımdan eski yazdıklarım gibi, hayatın aslında aktığını ve her sayfanın da birbirine bağlı olduğunu göstermiş… Ve hepsinden önemlisi boş sayfaya çok şey yapılabileceğini öğrenmişim.. Hayatın güzel bir yanını ya da içimdeki öfkeyi yazabilirmişim… Kendimi kurban yerine koymayı ya da affetmeyi…. Bu bir seçimmiş…..Ve ben uzun süre baktığım o beyaz boş sayfalarda, ya kendi boşluğumu ya da yüzüme yansıyan ışığımı görmüşüm..Bu da bir tercihmiş..

Meditasyon derslerinde imgelenen ışık, o sayfalardan yüzüme vuran ışık olarak gelir aklıma hep..Ve denir ki, ışığı düşünmek bile hücrelerin yenilenmesinde etkilidir.. Işık insanın en karanlık anılarına inince bile, aydınlıkla karanlıklar bile güzelleşebilir.. Karanlık olarak bırakmayı tercih etmediğimiz sürece…. O da bir tercihmiş işte….. Işığı oralara doldurmak ve o odacıklara sokma cesareti gerekiyormuş bir de..

Ve o odalarda hikayeleri yeniden yazmak ve her detayı görmek insana iyi geliyor.. Hafifletiyor.. Evinizi tekrar dekore etmeye karar verdiğinizde, anne ve babanızın evliliklerinin ilk yıllarında taksitlerle alıp, minik pikap ile eve taşıdığı gül ağacı kaplamalı şifonyeri, şimdi kendi dekorunuzda güzel bir anı olarak değerlendirmeye benziyor bu.. Şifonyerin daha taksitleri ödenmemişken, iki haylazın çay kaşıklarıyla üstüne çizdiği çizikler o zaman anneniz tarafından hayli tepkiyle karşılanıp, unutulmak istenen bir anı olarak kalmışsa da hafınızda… Şimdi aydınlık evinizde şık ve kendine has bir anı olarak gülümseyebiliyor size…

Geceleri seviyorum.. Çünkü karanlık bana daha çok ışığı anımsatıyor.. Önce kendimi sarıyor ışık sımsıcak ve serin… Sonra herkesi ve herşeyi o ışığa buluyorum… Ve özgür bırakıyorum……

Gündüzleri de güneş batımını seviyorum, güneşin aslında yaşadığımız sanal dünyadan- gerçekliğe, öbür dünyaya giden turuncu bir delik olduğunu düşünüyorum.. O delikten uçup gidenlerin, şimdi çok huzurlu olduğunu düşünmek mutlu ediyor beni…

Güneş ya da geceleri parlayan ay, hangisi olursa olsun, ışığı bulmak için insanın önce içine-özüne bakması gerekiyor.O ışık, ay ışığından da –güneşin turuncusunda parlak çünkü… İçinizdeki o minik kutup yıldızı bitmek tükenmek bilmeden parlıyor… Daha çok parlamak ve aydınlatmak için sadece onu tercih etmenizi bekliyor o kadar….

**

Perde

Yaşam Yorum Yok »

Evren bize ol dedi.. olduk.. Yaşıyoruz işte…
Her çimenin topraktan bittiği gibi umarsız,
çatlaktan fışkıran çicek gibi bazen asi…

Güneş açarsa sıcağız..Bulut çıkarsa bulutlu
ve yağmur yağar belki
içten içe boşalırız..

Fani dünyanın ipleri vardır
Çeker çekiştiririz, Olur oldururuz
Kurar kurgularız , sonra Koşar koşturur

Beynimizin kıvrımlarında kıvrılır hayat
Kalbin sonsuzluğunu unutarak…
Korkular duyarak
Sevgiden bir adım uzak
Yaşarız…Yaşadığımızı sanarak…

Bir parmak şıklatmak kadardır herşeye ulaşmak
Kör kuyulardan çıkmak,hayatı anlamak
Gittiğimiz yere ,başladığımız yere
Kendimize…
Varmak..

Bu Oyunun kuralı , oyunu kuralına göre oynamaktır..
Oyunun kuralı, oyun olduğunu bilmekten geçer
Ve herşeye rağmen gülümsemek

Perde yanınızda sallanır
Açmak için perdeyi farketmek gerekir..
Perdeden bu taraf
Gördüğünüz şeyin yanılsama olduğudur
öbür tarafta ise herşey gerçektir
Dokunamazsin, hissedersin sadece
Gerçek dokunulmadan farkedilir
Dokunulan şey
Sadece ve sadece
Maddedir.

Mümkün mü?
Rüzgara dokunmak
Nefesini ellerinde tutmak
Sevgiyi paketleyip yollamak
Ve aynalara bakmadan
Kendimizi tanımlamak..

Sırlı camlara ayna denir
İçindeki sır
Sana sadece seni gösterir
Aynalık Aynılıktır ..
Aynı’dan gelir..

Kendinin aynısına baktığında
Bazen gördüğün
Kendinde bulduğun dünyevi bir güçtür..
Aslında görmen gereken
Sırrın önünde duran
koca bir düştür..

Hayatın arkasındaki sır
Aynaların arkasındadır..
Ayna kırılır.
Perde yanımızda sallanır..

……

Ya bir adım uzak
ya da bir hayat boyu
aynalara kanarak

veya o perdeyi
aralayarak
…..
Yaşamak…

İçimdeki elma

Yaşam Yorum Yok »
Güneş doğuyor mu bugünde…Vardır bir bildiği…Ve vardır doğmaya nedeni… Nedeni olmasın varsın… Doğsun.. Aydınlık olsun gün.. Herşeye rağmen… Nedenlerinde üstünde..Veya olmayan nedenlerle….

Herşey bir neden ile örtüşür sanırız ya.. Varsın örtüşmesin.. Varoluşumuzda… Hayatımız… Engeller.. Mutluluk ve Mutsuzluklar.. Hakediş ve Yıkılışlarda..

Ya nedensizse bunlar.. Öyle olmalıydı.. Öyle de oldu diyebilmeli.. Sormadan olduğu gibi…

Sokaktaki aç evsizin, yiyecek bulamayan kedinin ve belki yarın donarak elinden hiçbirşey gelmeden ölecek güvercinin nedeni var mıdır? Yoktur heralde… Hatalarını sevaplarını koyar mı kefeye.. Koymazlar… Yaşamak için standartları da yoktur heralde… Öyledir.. Ve öyledir diyerek teslimdir yaşadıkları hayata ve nefes aldıkları an’a..

Biz, öyledir derken bile sınarız birçok şeyi…
Öyledir nokta.
öyle olmuştur,. virgüllü nokta….
ve hepte öyle olacaktır… üç nokta yan yana…

Bedenlenen her ruhun –egosuyla yaptığı savaş sanırım bu.. Ego varolmak için kesinlikler ister.. Kalın çizgiler, bedeniyle yaşamı arasında.. Çizgiler varolmak içindir.. Kesinliktir –maddi dünyada yaşamı belirleyen…. Diğerlerinden ayırt eden…

Çaresizlik öğrenilirmiş…Unutulabilir mi peki? Yok sayılabilir mi?

İçindeki yangını rüzgar ile söndürmeye çalışmak çaresizligin öbür adı… İçinde kor kor yanar yoklukta… Her çaresizlikle söndürmeye çalıştığın hani…. Alevlerinden alevler doğuran… Sönmeden yanan, yakan yüreği…

Var da yok-Yok ta yokken… Aslında Çaresizlikte yok.. Biz yarattık onu…Ve biz büyüdük çaresizlikleri öğrendik sonra…

En çok çocukken tanrıya yakın olurmuşuz.. Ve biz büyüdük, tanrıdan uzak düştük.. Tanımlamalarla- tanımlamalara sokarak onu… Ve tanrının çocukları olduğumuzu unuturak…Sevildiğimizi, korunduğumuzu yoklukta veya varlıkta..

Çocuklara sormuşlar..Tanrı nerede?…Gökyüzünde demiş hepsi…

Unuttuk çocukluğumuzu ve gökyüzünü… Çocukluğumu özlüyorum… ve farkettim ki; Tanrıyı anlatırken bir çocuğun yaptiği gibi, kaçırarak gözlerimi gökyüzüne çevirmiyorum yüzümü…

Çaresizlikleri sorguluyorum işte… Öyleymiş diyemeden..Varsın öyle olsun diyemeden, demek isterken.. Sabah esintisi katıyorum belki de kalbimde yanan kor aleve her kelimem ile…

*
İçimdeki elmayı dişliyorum bu sabah… Günün alacasında, balkonuma gelen kuşlar evde dünün kurumuş ekmeklerini yiyor oysa… Ölmezler bugün…

Saat sabah 6…Güneş doğmakta..
ve Tanrı bugünde gökyüzünde..

*
*

TiK TaK TiK TaK …2008

Yaşam Yorum Yok »
Bu yazı,Genç Gelişim Dergisi Ocak 2008 sayısında yayınlanmıştır.
Büyüdüğümü yaşlarımla anladığımda, zamanın hain bir şey olduğunu öğrenmiştim. Büyümek bir zaman sürerdi. O zamanda, büyürdün büyüdüğünü öğrendiklerinle..

Emeklemek yürümek içindi..

Uyku büyümek için…

Çocukça oyunlarım, gerçeğe hazırlıktı büyüyenler dünyasında…Ve her çocuk gibi büyüklerin algılarıyla anlaşılmaya çalışılırdı oyunlarım.. Saklanan bedenimdi, bulunmak isteyen ise yüreğim… Saklanırdım ama beni bulsunlar isterdim içimde tuttuğum afacan kahkahalarımla…

Oyuncak bebekler ayakta sallanarak uyumazlardı, ama bunu büyüyünce farkettim… Onlar uyku bilmezlerdi, çocukluğumuzu güzel geçirelim diye hep gözleri açık olurdu çünkü…

Büyümek, dünyaya ayak uydurmak için… Büyümek, büyüyen yaşıtlarınla bir olabilmek için.. Büyümek büyüyen dünyada büyük adamlar olmak için… Ve büyümek çocukça, saf algılayışından her şeyi daha etraflıca anlayabilmek adına..

Zamanlarla eşitti büyümek…

Yaşlarımla doğru orantılı…

Babam ilk saatimi aldığımda ilkokul bire gidiyordum.. Zaman kavramını anlamayan bir çocuk olarak, analog saati anlamamda hayli zor oldu. Hediyemi haketmem gerekirmişcesine, büyük masanın bir köşesine oturduk beraber… Akrep ve yelkovan hareket ediyor saat 1 oluyor.. Akrep ve yelkovan hareket ediyor saat 6’yı buçuk geçiyor oluyor.. Sonra 7’e çeyrek kala.. Sekizi beş geçe… Ben kocaman gözlerimi açarak dinliyor, anlamaya çalışıyor ama anlamıyordum.. Sandalye büyüyor ben küçülüyordum.. Neden öğrenmeliydim bunca şeyi, anlamadığımdan belki de.. Belki de akrep akrep gibi değildi.Yelkovan da neyin nesiydi bilmediğimden.. 3 birşeye benziyor, 5 yılan gibi ama değil, benzetemediğimden belki.. Belki kolumu ısırıp, eti kemik geçiyor demenin daha komik ve eğlenceli olduğunu düşündüğümden…

O ilk saatimi hala saklıyor olsam da, saatleri nasıl öğrendim bilmiyorum…. Hepimiz öğrendik saatleri bir şekilde… Hayatımızda öğrendiğimiz birçok şey gibi, düzene uymak için kurulmuş “zaman” kavramınında tam içindeyiz.. Ve şu anda akrep 2 de, yelkovan 20…

Ve saatler zamanı, takvimler yılları gösterirmiş.. Saatler birikip 24 edince 1 gün edermiş.. Bunun 12 saatinde güneş olur, 12 saatinde gece… 12 saat 12 kez akrep ediyor.. Ve bir dolu yelkovan… Ve günlerde; bazen otuz, bazen 31 tane birikirmiş.. Bunlarda ay olurmuş 12 tane.. Hangisi otuz gün, hangisi bir fazla için ellerinizi yumruk yapmak gerekirmiş.. Hopp tepe, hoop çukur… Ocak 31, Şubat hırsız 28, Mart 31…. Öyle biriktirirlermiş günleri…. Sonra, Yaz- kış –sonbahar- ilkbahar varmış bir de…. Halbuki, okul tatil- kar yağıyor- denize girme zamanı- aslında o mevsimlerin anlamı… Öyleymiş işte büyüyen, düzene girmesi gereken insanlar dünyasında zaman… Ve akrep yelkovan günleri, günler ayları, aylar mevsimleri ve yılları yaparmış.. Yıllar geçermiş.. Zaman dönermiş.. Biz büyürmüşüz..

Saati öğrenmeye zorlanıp, gözleri kocaman olan o çocuklar şimdi başka şeylere hayret edermiş gözleri kocaman yine… Mutlulukları bir başka, hüzünleri karmaşa…. Büyüyen her çocuk gibi çocuk ruhunu özlerlermiş belki de… kimbilir.. O saf, o naif hallerini…

Günleri biriktiren Aralık artık görevini bitirmeye yakınken, Zaman tam bir yıl olur, 365 gün devrildiğinde yeni bir yıl başlarmış…Yeni günler biriktirmelik…. Ve hep umut ederlermiş, sil baştan başlarcasına… Güzel şeyler… Sıfır kilometre hayaller… Akrebin yelkovanla ayrı güzellikte buluşacağı, haylaz Şubat’ın çaldığı 2 günün bile önemsiz kalacağı güzel zamanların hayalleriymiş bunlar… Her yeni gibi çocukça, saf ve naif hayaller işte… Çünkü onlar zamana yenik düşmüş büyük çocuklarmış aslında… Zaman hep aynı dönse de o hoş umudu taşıyacaklarmış minik ruhlu büyük çocuklar.. Ve böyle böyle büyüyeceklermiş aslında..

O masada oturup saat kavramıyla ilk tanıştığımda, bir de ismi bile olmayan bir şey varmış akrep ve yelkovan dışında …

“Bu devamlı hareket edenin ismi ne Baba ? “

Hani ismi olmayan..Tik tak Tik tak Tik tak
Akrep ve yelkovandan çok, çocukken o ilgisini çekmiş en çok….

“bu dönüyor..Yine hareket etti.. Yine..Tik tak.”

Akrep bu kalın olan… tik tak tik tik tak
Yelkovan daha ince olan çubuk…. tik tak tik tak
Şimdi saat 6… tik tak tik tak
Şimdi de 5’çeyrek var…tik tak tik tak…

Şimdi saat kaç peki sen söyle ….
“Saat?!? Aa Baba bak tik tak tik tak..”

Hayatı böldüğü zamanlarla değil, geçirdiği anlarla algılayan her çocuk gibi çok güzel anlar diliyorum hepinize… Hayat gerçekten o anlardaki mutluluklarda saklı… Umut dolu, dilediğiniz herşeyin içinde olduğu…. Uzun ve farkedilmeden gitmemiş güzel anlar diliyorum… Emeklemeyi, yürümeyi ve hatta koşmayı öğrendiğimiz gibi, durmayı ve farkında olmayı da öğreneceğimiz anlar diliyorum…

Bazen bende unutsamda yaşadığım anların kıymetini, hemen o tiktakları duyuyorum içimde… Çocukluğum hatırlatıyor belkide.. Büyüdüm, gün içinde saatlerle yarışsam, yıllarla yaşıma bir artı eklesem, umutla gelecek yeni yılı beklesem de hepsi de yaşadığım güzel anlardan ibaret aslında…

Yıllara göre büyüdüm.. Az uyuyorum sonra.. Uyku sadece bir çocuğun büyümesi için gerekli.. Ben ise az uyuyarak çocukluğumu uzatıyorum yine bu gece …

Saat mi..?
Saat ;

eti kemik geçiyor şu anda….

Bir ton pirinç, Sadece bir tondur..

Yaşam Yorum Yok »
“if you don’t know zen, mountains are just mountains, when you start zen, mountains are no more mountains, when you become a zen master, mountains are just mountains for you”

Zen budistlerinden farkım, henüz Zen’e varamayışımdır.. Zen ise aslında hiçbirşey demek değildir ve hiçbir anlamı yoktur.Ve bu “hiçbirşey” aslında bu öğretinin gerçek koşuludur.

Hiçbirşey benim için tanımsız ve önemsiz bir kavramı ifade edemiyor.. Hiçbirşey, belirsizliğin ta kendisi.. Benim gibi birini bir ton pirinç ile tehdit edebilirsiniz. Ben bir ton pirincin ne kadar olduğunu tahmin edemediğim için, hiçbirşeyin tanımsızlığında boğulurum.. Halbuki bir ton pirinç, sadece bir tondur..
Hayat aslında bilinen sandıklarımızla belirsizliklerle ilerliyor. Ve bazen bir Zen içinizde hortluyor. Zen’in tanımı içinizdeki çok şeyin –hiçbirşey olmasını istemek oluyor bazen..Bazen sadeleşmek… Bazende inzivaya çekilmiş bir Zen budistine imrenmek…

Zen budistleri bu “hiçbirşey” ile meditasyon yaparlar… Hiçbirşey düşlemeyerek oturdukları yerde saatlerce.. Zen budisti olmaya karar vermiş biri için en zor dönem meditasyonun ilk zamanlarıdır… Otururken beli ağrır, kolu uyuşur, kemikleri üst üste biner ve ne düşüneceğini düşünür… Cevap şudur “ hiçbirşey”… ve acı da yoktur yada geçer.. Yıllar sürer meditasyonları… Hiçbirşeyi deneyimlemek için önce; “ kafalarındaki herşeyi” meditasyonda yaşarlar.. Ve bir sonraki meditasyonda “hiçbirşeyi” deneyimlemek üzere kalkarlar meditasyondan… Yıllarca dağlarda inzivaya çekilirler… Amaç dağda inzivaya çekilmek değildir.. Amaç dağa herşeyi taşımamaktır belki de… Ama malasef biz nereye gidersek gidelim, aklımızda başımızın içinde bizimle gelir… Onlar dağda inizvaya çekile dursun,biz 54 saniyelik kırmızı ışığı beklerken bile “hiçbirşey” düşünemeyiz.. En kötüsü hiçbirşey düşünmesek, trafik lambasının yanında duran tabeladan kırmızı ışığın bitişini saymaktayız..28- 29-30….

Zen budistleri, üzerlerine hiçbirşey giymezler. Çıplak değillerdir elbette.. Sadece örtünürler… Güne göre kıyafetleri yoktur.. Gardropları da… Takıları, Şapkaları, Atkıları….

Yemekleri en sadesindendir… Enerji almak için yerler, ihtiyaçları kadarını.. Doymak olmaksızın.. Biraz ekmek ve su bazen… Bazen sadece dağda buldukları meyve ve otlar… Nerdee iskender, zeytinyağlı yaprak sarmalar…

Ve sahip oldukları sadece nefesleridir, nefsleridir. Çoğu evini, yatağını, oyuncağını bırakıp gelmiştir küçük yaşta tapınağa… Annelerinin yemeğini, ninelerinin ördüğü sıcak tutan battaniyeyi, kardeşleriyle oyunlarını, babalarının kucağında otururken geride hatırlayacağı anıları yaşamadan …

Yatakları yerdeki bez şiltedir… Bizim gibi yorganları da yoktur sarıp sarmalandıkları… Uykularıda yoktur aslında…Uyku yerine tutan meditasyon yapar çoğu..

plazma tvleri… Bilgisayarları…. Buzdolapları.. Elektrik faturaları.. Kredi kartları… Sigortası gelmiş arabaları… Aynaları… Yazlıkları… Titleları…. Cep telefonları… Maaş bordoları… Sigortaları… Anahtarları…Kimlik kartları… Cüzdanları…ve malasef yoktur Çorapları…

Zen’e ulaşmak için binbir disiplinden geçerler.. Önce bir odanın içinde bir kapı açmaları istenebilir. Sonra o kapıyı başka tuğla ile kapatmaları…. Başta saatlerce nasıl yapılacağını bilmeden meditasyon yaparlar.. Oturarak Buda olunmayacağını söylenebilir onlara, aynı zamanda mantraları doğru okumaları da.. Sonra yaptıkları hiçbirşey onure edilmeyebilir.. Tüm bunlar bedenlenmiş ruhun eğitimidir.. Hoca, sadece öğrencinin kendini algılayışını gösterir. Zen’e göre “nerde bir beden varsa, orada sıkıntı vardır”… Sıkıntı acı ve dertlerdir. Ama aynı zamanda zevk ve hazdır.Çünkü sıkıntı beden ve zihni kontrol eder.Çünkü beden, her zaman zevk ve rahatlığa uzanmaya hazırdır. Açık ve gizli sıkıntılar yaşamın değişmez olgularıdır.Çünkü insanliğin hepsi negatife doğru gitmeye odaklıdır. Zen Budistleri ise sıkıntıyı da –mutluluğu da bir tutarak nötr olmayı deneyimlemek için oradadırlar.Buna adarlar kendilerini..Ve en önemlisi an’da kalırlar ve farkında….. Soru şudur “ şu anda ne eksik”…

Zen’e göre herşey yaşadığın anda gizlidir.. Bu öğretilerin bize yansıyan kısmı ise şöyle “heryerde Zen”…. Yemek yaparken “Mutfakta Zen” yapabiliriz.. Araba kullanırken de… İş yaşamında da Zen’de mevcut …. Tüm bu öğretilerin nasıl olacağını merak edeceklere en güzel örnek sanırım şu hikayedir… Büyük hocalardan biri yanına gelen öğrencisine sormuş..
”Kahvaltını ettin mi”…
Ettim hocam” ..
“Terliğini içeri girerken çıkardın mı yağmur yağıyor dışarıda”..
evet çıkardım hocam”….
” Terliklerini Kapının sağına mı koydun yoksa soluna mı”….
? !? !”..

Neyin farkındayız.. Ben evde terliklerimi hatırlamıyorum neredeler şu anda… Hatta ikisininde farklı yerde olduğunu sanmaktayım.. Geçenlerde yoga yaparken Tadasana duruşunda ( Dağ duruşu - Her iki ayak tabanı üzerinde, ayakta durarak uygulanan başlangıç pozisyonudur) hocamın duruşu tarif ederken “ayak parmaklarımız yeri kavrıyor ve kafamızın üstü tavana paralel “ tanımı bile beni düşündürdü..Dik durmak için kafamın üstünün tavana paralel olması üzerine düşündüm hayli.. Sanırım farkına vardım.. Farkına vardım dik duruşun sırrının ve kafamın üstünün…

Benim Zen’im farkli bir Zen anlayışı… Bu taraflara gelene kadar bilgi eksikliğine uğramış..Bana geldiğinde de sadece benim algılayışım kadar kalmış… Ayrıca kafamın üstü tavana paralelmiş yıllardır..

Şu aralar Zen Budistlerini özeniyorum. Hiçbirşeyi deneyimlemek istiyorum..Dağlarda meditasyon yapmak… Düşünmemek…. Hayatta hocalar değişik değişik olabiliyor malasef.. Onlara hoca demesekte hepsi çevremizde… Yarın sabah erken kalkıp işe gideceğim. Patronum benden, bir duvardan kapı açmamı… Sonra çıkan tuğlalar ile saray yapmamı isteyebilir. Sonra ben bunu istememiştim ki diyebilir. Canı sagolsun.. Ben Kafamın üstü tavana paralel olarak günlük eğitimimi tamamlarım… 8 saatliğine Zen Budisti olurum.. Şiltede yatmıyorum.. Budistler gibi meditasyonu uykuya da tercih edemiyorum..

Dağa kaçmama az kaldı ama…
Şimdi izninizle yatağıma yatıp, yorganıma sarılacağım Zen Zen…

Aşeka

Yaşam Yorum Yok »

istanbul kanatlarımın altında -Gülay (Sitenin sağ alttan müziğini stoplayarak, şarkıyı dinleyebilirsiniz)

*(Yazidaki ilişki kelimesi, her tür ilişki anlamında kullanılmış olup- sadece kadın-erkek ilişkisi olarak anlaşılmaması için bu not düşülmüştür)

——————————————
Aşk kelimesinin aslı arapça da “Aşekâ” dan gelir . Aşekâ: bir ağacı saran ve besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutan ve öldüren sarmaşığa denir.

Yüzyılın anahtar kelimesiydi “Seni çok seviyorum”… Çok seviyorduk biz, herkes, birbirini…. Her kapıyı açar gibi, içimizdeki her iyi duygunun eş değer anlamı gibi, seni çok seviyorumlara sığındık… Biz derken de, bize söylenirken de…

Seni çok seviyorum, sevgiye denk miydi..Sevilmeye..
Seni çok seviyorum bir ilişkiyi bir ömür götürür müydü?
Hani beni çok seviyordun’a cevap olur muydu? İçimizde hissettiğimizin tam karşılığımıydı? Ya da bir garanti mi?

Sevmek daha ulvi birşeydi belki de… Büyüklüğü sevgiden kaynaklı.. İnsanın içinden-özünden gelen hani… Cümlelerle ifade edilemeyenden… Birini sevmek için koşul - karşılık beklemeyeninden…

Dünyayı sevmek kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diye geçer şarkı da.. Bu sözün anlamı insanların birbirlerine aşık olunca hayatın çok daha iyi olacağı değil elbette.. Bu sözde binbir anlam saklı…

Yanıp sönerken ne güzeldi.. Kayıp giderken, Ne güzeldi .. Ne güzeldi …” diye devam ediyor başka bir şarkı da… Zamane aşkları anlatıyor.. Yanıp sönen… heyecanlandıran ve belki de duyguları yükseklere taşıyan, taşıran……

Aşkı hayatın içinden bu kadar ayıran ne oldu.. Hayatın içindeyken o aslında.. Herşeyin özünde varken…. Aşkı salt halinde isterken, körleşerek herşeyde ve her yerde olan o aşkı görmemizi engelleyen… Yoksa, dünyadaki sunilik aşkı da mı sardı..

Yaşanan aşk aslında bir bilinmez.. Bizi o aşkı bulma zamanını ayarlayabilsek, nedenlerini bilebilsek, söneceği noktayı görebilsek aşkın böyle bir büyüsü olabilir miydi… Kaçarken kovalamanın, görmekten çok özlemenin… Gitmekten çok beklemeyi, dokunmaktan çok, düşlemeyi sevdiren şey belki de aklı kandırmak için doğanın bir çabası…. Doğanın bir oyunu bize.. Belki de aşkı görmek için aynaya bakmak gerekli sadece… Çünkü kendinde görürsün aşkı önce…Onu görmeden başkasına da veremezsin… Elbet bütün Robinsonların bir Cuma’ya ihtiyacı vardır ama… Bu birazda bedensel bir ihtiyaçtır.. Yanlızlıktan belki, belki kendimizde sevgiyi bulamayıp – karşımızdakinin verdiğiyle var olabileceğimizi sanmaktan…Ve sırf hayatı kotarmak adına.. Adı ihtiyaç olan ilişkiler için söylüyorum bunları… Bir filmden bir söz geliyor aklıma… Aşktan karşılık alamayan bir adamın annesinin söylediği bir şeydi bu… Adama şunu diyordu Annesi“ Elbet seni de uzun boylu görecek bir kız çıkar karşına”…. Ne fenadır ki, asıl ayna içimizdedir oysa…. Görüntü sandığımızda yanılsama…

İlişkiler hakkında okuduğum bir kitap var çok sevdiğim. Seni seviyorumları tüketmekten bahsediyor kitap..Ve seni seviyorum yerine “ sen nasıl istersen” demeyi deneyin diyor kitap… İlişkilerde karşılıklı beklentiler için tanrınızı değiş tokuş etmeyin diyor ayrıca.. Değiş tokuş etmeyin… Yani varoluş nedeninizi, biçiminizi unutup başkası mutlu olacak diye değişip mutsuz olmayın ve böylece karşınızdakini de değiştirmeyin.. Onun özünü sevdiğinizde, ondan beklentileriniz olmadığında, olduğu gibi kabul edebildiğinizde zaten cümle tamamen değişiyor… ”Sen nasıl istersen kabulumdur” alıyor yerini seviyorum senilerin…Ve hatalara rağmen değil, hatalarından ötürü de sever oluyorsunuz karşınızdakini… Karşımızda hata diye gördüklerimizin aslında kendi korkularımız olduğunu anlaya anlaya…. “Kendimde görmek istediğim şeyi görüyorum sende, almak istediğim şeyi sana veriyorum” demekte “seni seviyorum” demeye başka bir alternatif… “Senden aldığım yada esirgediğim şeyi kendimden esirgiyorum.Senden esirgeyeceğim şeye kendim sahip olamam” da diyor.. Karşımızdan esirgediğimiz hiç birşey bizimde olamaz diye çünkü…. Evren böyle işlemiyor… Ektiğimizi topladığımızı gösteriyor defalarca… “Seni sen kendini en iyi nasıl görüyorsan, öyle görmek istiyorum” diyor sonra… Ne güzel anlatıyor aynalığı… “Seni sen kendini en iyi nasıl görüyorsan, öyle görmekle kalmıyor seni senin kendini göremediğin kadarıyla görüyorum.Seni senin kendini gördüğünden yüce görüyorum” diyor başka başka… İnsana, karşındaki aynada özündeki yüceliği görebildiğinde kendi yüceliğini de keşfedersin diyor aslında…

Sevmek ve aşk… Aynalık ve Sevgililik… Sevgililer gününe özel bir yazıydı çabam…. Ama aslında her günün sevgi günü olduğunu düşünerekten… Bu zamanda içi derin, dipsiz bir kuyu sevmek ve aşk…. Bazen depresyon nedeni, bazen katil eden cinsten 3.sayfa haberlerinde…Oysa o içimizde… Onu dışarda arayarak ve tüketim çılgınlığı haline getirerek, sunileştirerek yok ederek….İçimize bakmayarak… İçimizde bulup, dışımızda yansımasını görmeyerek…. Koşullara bağlayarak , dipsiz kuyular yapıyoruz.. Sunileşteştiriyoruz.. Bir minik hediyeye değiş tokuş etmeyelim bugünde… İlişkilerimizde içimizdeki sevgiyi esirgemeyelim.. Gördüğümüzün biz olduğunu bilelim… Sevdiğimizin de..

Aşk en salt –en güzel haliyle duruyor oracıkta…şuracıkta…bizde… bizden yansıyan da…
Ve bu şarkı da anlatıyor o şuracıkta olanı…… ve bize onu yaşatmak, paylaşmak ve çoğaltmak kalıyor..

önce kuş olduk uçtuk semaya-sonra vurulduk düştük sevdaya

yandık ateşten korlar misali-öyle derindi vardik mihraba

aşki ilahi saydik cihanda-özden buluştuk fani mekanda


Ve ben bu yazıyı, suni bulduğum sevgililer günü için ama en önemlisi içimden, içimin sevdiğim bir kadın için yazıyorum.. Benim için günün anlamı aşka aşık olan ona dair… Doğum gününüz kutlu olsun…Seveniniz ve sevdiğiniz bol olsun Nilambara..

….

Brajeshwari -14 Şubat 08 / Nilambara günü

Cüceler ve kapılar

Yaşam Yorum Yok »
Değişimden korkan alışkanlıklarım merhaba… Değişime direnen iç seslerim-minik adamlar susmadınız mı hala? İçimde bin bir ses ve koro… Hep bir ağızdan…. Başlayın söylenmeye… Uçlarda sesler çıkarmaya…. Bazen detone- bazen pes…. Bazen arya-bazen solo.. Bazen de ünlü bir tenor edasıyla… Hepiniz kabulümsünüz.. Sesiniz de -Sessizliğiniz de…

Siz ne derseniz diyin.. Sessiniz ne yükseklikte olursa olsun… Değişim kapılarına geldi yolum…..Yol, beni kapılara getirdi.. Bu kapıyı seçtim.. Bu kapının arkasındaki yolu… İçeri girmek için, kapının tokmağını tutmaktayım.

Bir kıvılcım gibi başlar değişimi istemek… Kalbe düşer önce için için…Yenilik ister vücut ve ruh … Yanar,kavrulur.. Bazen sızı gibi yanar, bazen alev alev…. Yeniyi çağırır, başka bir güne doğmak, başka rüyalara savrulmak ister…Yollardan, başka patikalara sapmak hani… Ama sanki gidilen yol bildiktir, bizde yolcu ezbere gider gibiyizdir…. Aslında Tanrı o zamanlarda, sizin kaderinizin ağlarını örmekle meşguldür, siz oturup dilerken yenilikleri-yenileri/ durağan-monoton sandığınız zamanlarda… Tanrıya ve Evrene güvenmekte bu yüzden gereklidir. Mutlaka su yolunu bulur, zaman akar ve biz değişiriz.. Yollar değişir, banklar çıkar karşımıza soluklanmak için bazen, zorlu rampalar, keşfedilesi patikalar, soluksuz merdivenler, sert kayalıklar, sonu görünmez dehlizler, keyfi sürülecek manzaralar ya da…

“İstemek, 40 kez yinelenince olurmuş”.. Ben buna inanırım.. İçimizden istediğimiz, yüreğimizle istediğimiz herşeyi çağırırız hayatımıza…. Biz kurgularız hayatı, istediklerimizi yaşamadığımızı söylesekte, çağırdıklarımızı yaşarız öyle yada böyle.. Gerçek olur işte 40 kez istenenlerde… Evren duyar ve gerçekleştirir.. Tabi bu gerçekten bizim ve bütünün hayrınıysa…

Hayat şekillenir, çağırdıklarımız önümüze gelir..Değişim başlar..
Fakat, en önemlisi biz ne kadar hazırız buna?
Ah Bir de, içimizde değişime ayak uydurmaya “direnen”, söylenen o küçük cüceler hortlamasa….
*
O cüceler ki, biz besleriz onları..Hepsi bizim bir parçamız… Mini korkularımız, endişelerimiz, sorularımız, cevapsızlarımız… Aslında küçük küçüktürler, ama kocaman kocaman da olurlar bazen.. Direnirler işte…. Siz onlardan kocaman, onlar fazla fazla -üstünüze üstünüze gelebilirler.Direnirler..
Direnmek, direnildiği zaman direnmek oluyor, hele bir de içeride zayıf kalmış fethedilecek bir nokta varsa… Ama siz tüm kaleleri güçlendirmiş, direndiğiniz cücelerin nesinden-neyi bildiklerinden korktuğunuzu bilirseniz, bu savaş bir anlaşmaya bile varabiliyor sonunda… Bir bakıyorsunuz, beraber oturmuş-aynı olduğunuzu anlamış ve sonrasında da neden savaştığınızın anlamını yitirdiği bir anlaşma… Ve bir birliktelik… hatalarıyla sevabıyla…Hata dediklerinizin aslında güzel öğretiler olduğunu anlayıp, onları kendinize katarak sevaba girebildiğiniz kendi adınıza….

Bu birliktelikle geriye baktığınızda, çoğalmış buluyorsunuz kendinizi yürüdüğünüz yolda…O direnen Cüceler – şimdi canla başla çalışmakta… Sesleri yine birbirine az –çok karışsa da, herşeyin yoluna gireceğini bildiğinizden, bu durum gülümsetmekte sizi bir yandan da..

Yol beni kapılara getirdi… Tokmağı tutmaktayım…Hazırım… Kapının arkasındaki yol beni çağırıyor biliyorum… Güneş mi açacak, yağmur mu ya da fırtına… Fark etmeyecek… O yolu da seveceğim..

Son kez şimdiye kadar yürüdüğüm yola bakıyorum arkamda kalan…. Şimdiye kadar adımlarımı atabildiğim için teşekkür ediyorum evrene… Ve karşıma çıkan iyi - kötü herşeye… öğrendiklerime, yolun öğrettiklerine, bana kattıklarına, yolda güzelce vedalaşıp, bıraktıklarıma… Teşekkürler…

Aslında biliyorum ki, o yolda benimle geliyor her adım.. Çünkü her adım benim içimden geçiyor, Aslında varmaya çalıştığım kendi özüm, yurdum, vatanım…
Ben ve Cücelerim nefesimizi tuttuk, kapının önünde sessizce bekliyoruz.. Heyecanlıyız… Hazırız..
Kapının tokmağını tutmaktayım..
Açtım-Açmaktayım…

Şimdi kapı usulca aralanmakta…
…. ,… aralanan kapıdan şu anda…
henüz sadece … umut dolu…hoş bir ışık sızmakta…

Hazırım.. Kapıyı tamamen açtım.. Açmaktayım….

Ekmekten Ağaç

Yaşam Yorum Yok »
Brajabanita eğitimlerimizde “şükretme taşı” edinmemizi söylediğinde, evde bulunan yarı değerli taşlarımdan seçerim birini dedim içimden… Fakat hiçbirisini seçmedi içim… Aklıma her negatif düşünce geldiğinde, cebime elimi atıp şükretme taşıyla hayatımdaki güzelliklere teşekkür etmek adına seçeceğim bu taş, bana gelir diye beklemeye karar verdim..Yolda yürürken, taşlara bakındım..Güzel bir an yaşadığımda, o taşı aradı gözlerim - ama bulamadım.. Uzun süre şükretme taşına sahip olamadan, şükrettim elimi boş cebime ata ata…

Taa ki Taş beni bulana kadar…

Ev ekonomisini yeni evlenen biri olarak beceremediğimi düşündüğüm bir zamandı. Buzdolabında herşey artıyor.. Bozuluyordu.. Annem gibi, aldığımı değerlendirerek bu kayıbı önlemeyi becerebilecek bir öngörüye de sahip değildim henüz.. Kendimce yöntemler bulmaya karar verdiğim bir gün, evdeki kurumuş ekmeklerle işe başladım. Her gece kuruyan ekmekleri ıslatıp, balkona koydum.. Her sabahta kahvem eşliğinde, balkon kapısı açıkken, izledim misafirlerimin yemek yiyişini…. Evimin ilk yemekli misafirleri gibi bende bir mutluluk anlatamam… İçimden de birşeyde yapmıyorum yemek namına dediğimde oldu gülümseyerek…. Her sabah uyanmamı bekleyen kuşlar, ben ekmek kabını koyup-onları görebileceğim koltukta yerimi aldığım anda beliriveriyordu balkonda…

İşte yine öyle bir günün sabahı, balkona yemek koyduğum bir andı…Yerde duran siyah bir taşı gördüğümde gülümsedim. 14.katta oturuyordum. Bu büyüklükteki bir taşın imkansızdı gelmesi buraya.. Şükretme taşımı – yemeğe gelen misafirlerim hediye etmiş oldu sonunda… Belki de onların teşekkürüydü bu taş… Günler geçti,hediye ettikleri o siyah taştan sonra sanırım sıcak diyarlara göç ettiler ve gelmediler bir daha balkona…

3 ay önceydi… Havalar yine bu kadar soğuktu.Ama yağış yoktu böylesine.. Elimde sabah evde yiyemediğim kahvaltım ile alalacele arabaya binmek için otoparka indim. Bir yandan taşıdığım eşyalarıma sahip çıkıyor, bir yandan arabanın anahtarını bavul gibi çantamda ararken, otoparkın girişindeki ağacın üstüne tüneyen kuşları gördüm. Belli ki o ağaç çevrelediği beton kısımlarından dolayı daha az rüzgar alıyordu. Tünemek için iyi bir sığınaktı. Hemen kahvaltımın yarısını minik parçalara bölüp, onlara attım.. Biraz uzaklaştığımda hepsinin iki lokmalık ekmeğe üşüştüklerini gördüğümde –arabadan inip elimde kalan tüm yemeğin hepsini onlara verdim.. Teşekkür ettim, kahvaltımı paylaştıkları için …. Mutluluğumla doydum.. Her şükretme taşıma elimi değdiğimde, bana gelişini hatirlarken balkonda göz göze gelip selamladığım kuşlarda geliyor aklıma…. Benim selemladıklarımda, bunların akrabalarıydı mutlaka…

Gece olup, hava karardığında evin penceresinden bakarım.Geçenlerde elimde çay fincanım, yine pencere sefası yaparken, çöp kamyonlarının geldiğini gördüm. İstemsizce bakıyordum aşağıya…. Baktığım manzarada gözüme, birşeyler bulurum umuduyla kaçışan kediler takıldı. Mutfağa gittim.Hemen sabah için yeni bir eylem planı hazırladım. Her sabah ağaçta tüneyen kuşlara vermek üzere hazırladığım ekmek parçalarını plastik kaplara koyuyordum nasıl olsa. O gece kediler içinde yiyecek birşeyler hazırladım..Ve iki tarafa konmak içinde iki temiz su kabı…Çünkü temiz su, doğadaki hayvanların en zor bulduğu şeylerden biriydi.

Her sabah elimde iki büyük plastik kap ve sular, birini otoparkta bırakıyorum.Diğerini kilitli çöp dolaplarının önüne…Her gün bunu yaptığım zaman yediğim herşeyi paylaşmaktan içim hafifliyor.Ben gün içinde her ne yiyorsam,biliyorum ki o gördüğüm kediler de kuşlarda birşeyler yediler.. Yapabildiğim kadarıyla içim rahatlıyor… Onlara-onların yaşam hakkına saygı duyuyorum.. Hiçbir canlıyı öldürmemek iyi birşeydir…Ama yapabileceğiniz minicik şeyleri yapmamamız en kötüsüdür bence… Kuruyup atılacak bir ekmek parçası bile, onlar için ne kıymetli biliyorum.

Yine elimde kaplarımla bir sabah asansörde, 10.katta oturan hakim beye yakalandım. Bana her zamanki otoriter tavrıyla günaydın dedikten sonra, ellerimdekilerin ne olduğunu sordu.Bende birini kuşlara, diğerini de çöplerden medet uman kedilere verdiğimi söyledim gülümseyerek… Ardından da siz de yapın diye ekleyecekken, hakim amca somurtarak sözümü kesti..” iyi de, ya bunları yemeğe kurtlar gelirse buralara şimdi…kurtlarla uğraş sonra “ Hakim amcaya diyecek çok şey buluyordum ama benden büyük olduğu için kendimi zor tuttum..”o zaman, bu ekmekleri kurtlar yer” dedim net bir şekilde… Kurt, kedi,köpek, kuş ne farkederdi ki…Yesinler diye koyuyorum yemekleri… Aç kalmasın hiçbir canlı… Asansör aşağı inene kadar da devam edemedim konuşmaya.. Her türlü sabatoja karşı, yemek yerlerini değiştirdim..Kurtlarda yese helal olsun diye diye…

Her gün eve döndüğümde yada yemeklerin bir yenisini koyduğumda kapların boşalmış olduğunu görüyorum ve mutlu oluyorum. Paylaşmadıkça bereketin olmayacağını biliyorum.. Doğanın her parçası saygıyı hakediyor.. Yaşama saygısını… Onlar yoksa bizde yokuz.. Biz sadece kendimizi düşünürsek, onlar varlıklarını sürdüremezler. Çünkü insanız ve benciliz.. Ağaç keser, kedi kovalar, kuşlara taş atar yaşarız sanıyoruz… Çokta güzel yaşarız sanıyoruz..

Kar yağıyor…Yarın Hurriyet gazetesinde çıkacak bir haberi, bugün mail yoluyla bir arkadaşım yolladı.. İçim ürperdi… İsmail, biri engelli olmak üzere 3 çocuğu ile yönetimin verdiği asgari ücret ile geçinmeye çalışan bir apartman görevlisi…Kar yağdığı için, yemek bulmakta zorluk çeken ve olası yemekleri de karlar altında kalan kuşlara, ekmekten ağaç hazırlamış.. Kendi ekmeğinden bir fazla ekmek alarak…. Bir ekmek çok birşey değil belki gözümüzde…. Ama bunun için yapılan emeğe, düşünceye saygı duydum.. Sevindim.. Sevdim İsmail’i… Dedim ki iyi insanlar var hala.. Ne güzel dedim.. Aç kalmıyor İsmail’in evinin yakınlarında da kara rağmen, soğuğa rağmen yaşamaya çalışan kuşlarda…

Kar yağıyor hala… Biz sıcak evimizde otururken, sıcak yataklarımızda tatlı uykular uyurken kar yağmaya da devam edecek gibi…….

Sabah Hakim amcaya inat, bende ekmekten bir ağaç yapacağım yarın…. Keşke herşey çikolatan olsun diye düşler kuran bizler gibi, ekmekten ağacı gören kuşların mutluluğunu tüm gün içimde taşırım gülümseyerek…. Biliyorumki bu çetin kış mevsimi geçtiğinde onlarda şarkılarını getirirler bana….. Bende şükretmeye devam ederim, herşeye rağmen doğaya, hayata ve yaşama…. Elimde hediye edilmiş siyah taşım, kuşların cıvıltısıyla…

Artık Tane tane yaşıyorum

Yaşam Yorum Yok »
(Çocukluğuma ve büyümeye çok takıldığımı düşünüyorum yazılarımda.. Açıkcası Tofuya yazmaya başlayalı beri bunun farkındayım… Sanırım o saf ve naif dünya algısını özlediğimden hep… Ya da içimdeki çocuk yazdırıyor hep bunları ondan.. aslında yıllara göre büyürken yada olgunlaşırken, katılaşıp sevdiğim o acemi algımı kaybedeceğimden korkuyor içim belki de…. bilmiyorum)
Zamanin elinde büyük, kendi evrenimde küçük bir kız çocuğuyum.. Hala çocuğum.. Büyümüş olduğunu sık tekrar edenler, çabuk yaşlanırmiş bence… Çünkü onlar çocukluğunu unutmak istermiş belki de.. Ya da kaybetmişlerdir belki de çocuksu ruhlarını… Büyümek –büyük olmak / büyük büyük yükler/ büyük büyük anlamlar katarmış büyümeye.. Bense acemi cesaretiyle küçük bir çocuk algısında olmak istermişim hep başardıklarımda… Oyun gibi, işin kurallarından çok, yeniden keşfederek becermek istermişim herşeyi… Her yaptığımda dünyadan kopup, bir oyun farkındalığı… Oyun ve oyun araçları, bazen oyuncaklar kırmızılı, yeşilli morlu, bazen girinti ve çıkıntılı…

Zamanın elinde büyüdükçe, zaman hainleştikçe ve ben büyüdükçe… Zaman çevreledikçe beni, zamanın getirileri beni büyüttükçe bazen isyan eder, bazen de zaman algısını değiştirebilirmişim…

Zamanın hain olduğunu düşündüğümde kızdığım şeyler olurmuş, yitirip bitiremediğim… düşünmek istemeyip, affedemediğim… içimde tuttuğum, tuttuğumu da biriktirdiğim….. ve hepsini düzeltebilmek için elimde olan az zaman dilimim… Zamanın hain olduğunu düşündüğümde; herşey birikir, zaman daralır, oyun ertelenir, ben gerçek dünyada küçülürmüşüm..

Zaman Algısını değiştirebildiğimde , onunla uyumla geçermiş her dakika… Her nefes alış bir dakika olurmuş, her verişte bir mola… O zaman, zamana kızmaz, kendi içimdeki -oyunumdaki saatleri severmişim.. Benim ritmime uyan o tiktakları ve zamanın bana getirdiği güzel hediyeleri severmişim bir de… Ay’in hallerini, güneşin doğuşunu ve ışığın gölgelerini… Sabah kahvaltısı, gün batımı, uyku saati… Ve ben zamanı sevdiğimde; dünya benim oyun alanım olur, kendi evrenimdeki küçük bir çocuk gibi mutlu olurmuşum…..

İşin sırrını keşfetmek için bilinenden farklı algılamak gerekirmiş zamanı. Bunu içimdeki çocuk ruhum keşfetmiş.. Zamanı koca bir zaman dilimi diye algılamak ürkütücü…. Zamanı kısa bir an olarak algılamak rahatlatıyor yüreği… Çünkü küçük çocuklar bilmezler koca zaman dilimlerini…. Ne kadar büyük bir dilim olduğunu ya da… Neden dilim olduğunu da… acaba yenir mi?

..
Ama zaman dilimlenebilir… Ben de öyle yaptım… Hain zamanı minik parçalara böldüm önce !!!…. Üstüme yüklenen koca koca dilimleri, lime lime minnacik yaptım işte.. Keşfetmem için bozmam parçalamam gerekti.. Zaman benimdi, Zaman satın alınır bir şeyde olmadığı için, kızmadı da kimse bana oyuncağını parçalayanlara kızıldığı gibi.. Vakit Nakitti belki ama, büyüyen dünyanın hızlanmayı ve vaktin para olduğunu anlatan atasözünü cevabım hazırdı.. Elimdeki tüm vakiti, minik demir nakitlere çevirmeliydim.

Parçaladım onu.. Aynı bir çocuğun parçalama iç güdüsüyle parçaladım.. Bazen kızgınlıkla, bazen merakla parçaladım.. Ama yaşım onları intizamlı parçalamamı önerdi.. İntizam büyümenin verdiği bir alışkanlıktı ne de olsa…

Zamanı parçaladım.. Paçavraya çevirmeden, savurmadım oraya buraya… Saklamadım da sevmediklerimi.. Atmadım kesik köşelerini… Ama parçaladım… Çok rahatladım…

Pişmanlıklarımı, kötü anları, canımı acıtanları, birikip büyüyenleri, üzgünlüklerimi, kızıp affedemediklerimi, sevip sevilmediklerimi, üzdüklerimi hepsini minnacık zamanlar yaptım dizi dizi.. Parçaladım zamanı..

Hiçbirisi büyüklüğü kadar ağır değilmiş.. Hepsine tane tane baktim sonra… ”Ohh dedim…Korktuğum kadar büyük değilmişsiniz….” Olması gerektiğinden çok kendimce büyüttüklerimin farkına vardım sonra… “Olsun” dedim “kütle halinde kocaman kocaman üstüme geleceğinize, teker teker gelin üstüme..hadi bakalım “..Sonra da ekledim “Aman yanlış anlaşılmasın, Sizi küçültünce ciddiye almıyor değilim, hepinizle teker teker ilgilenmek, anlamak ve sizi kabul etmek istiyorum aksine”

Sonra diğerleri de var doğradığım tane tane… Mutlu anlarım, tatillerimi, gülümseyişlerimi, aşklarımı, güneşi, ayı, sevdiklerimi, özlediklerimi, beynimdeki tüm güzel manzaraları, kahkalarımı da böldüm… Böle böle çoğalttım belkide… Mini mini yaptım onları da… Onlara da baktım .. “Görünüşte küçük olsanızda hala güzelsiniz, tane tane doyarım size yine de ben” dedim… “taşırım olmazsa en sevdiklerimi, tıpkı benimle yaşamak isteyen cebimdeki çakıl taşları gibi…”

İyi kötü tüm zamanlarımı adaletli olarak anlayabilmem için hepsini eşit parçalara böldüm sonuçta.. Mutlu anılarda, hain zamanlarda ayrı değildi benden, benim hayat dizinimden… Hiçbirisini kayırmadan hepsini eşitledim… Hepsi tane tane oldu… Kağıtları kesermiş gibi , 3′e 3 boyutu… 3 gram ağırlığı… ayırmadan siyahını-beyazını….

Şimdi elimde büyük bir dizi anı ve hayat parçam, zamanın elinde büyük, kendi evrenimde küçük bir kız çocuğuyum…Hayat akıp giderken, saatin tiktakları devam ederken artık tane tane yaşamayı seçiyorum..
….
Elimdeki diziyi hayat yolumda; bazen boynuma kolye yapıp ilerlerim gururla, bazen ip yapıp atlaya atlaya giderim içimdeki çocukla, bazen tesbih gibi çekerim onları hayatın mucizelerine tek tek inana inana, bazen de mola verip tane tane severim, dinlerim onları oturup yolun köşesindeki bir bankta……. Kimbilir…

Parçaladım ya… rahatladım…
Ertelediğimiz zamanlar değilmiş.. Ertelediğimiz zamanı parçalamayı ertelemekmiş, bazen korkarak, bazen parçalanınca birleştirilmeyeceğini düşünerek…

Parçalayın rahatlayin…
Dilerim:
İpiniz uzun, bıçağınız keskin olur… Vucudunuz, boynunuzda kolyenizi taşıyabilecek kadar güçlü ve duruşunuz dik olur.. Yüreğiniz, ip atlamak isteyecek kadar da hevesli olur.

Bank mi..?
Tane tane soluklanıp -tane tane yaşamak isteyenler için,
var sanırım her köşebaşında bir bank mutlaka….

Brajeshwari

(hayattan bir tane boncuk an.// tanımsız bir zaman dilimi. //dört sayı yanyana )

kar yağsa..

Yaşam Yorum Yok »

Olmayınca Olmuyor
Kar yağmalıydı oysa..
Yeni yılın tertemiz karı..
Kapatırdı tüm çirkinleri..
Bembeyaz…
Düşlerimdeki gibi..

Kar yağmalıydı daha çok…
Etraf beyazla yıkanmalı
Görünen her renk,beyaz kaplanmalı..
Havada böylece biraz daha
Yumuşamalı..
Olmayınca olmuyor..

Daha çok yağsın isterken ben..
Tiftik kazağıma sımsıcak sarınmışken..
Ve beyaz kareler özlerken fotoğraf makinem..
Yağmadı…..

Soğuğu sevmem ..Üst üste giyinmeyi de..
Ama kar yağsın istiyorum..
Sarılıp kazağıma ısıtırım içimi..
Ve aklımdan geçen
Tüm beyaz düşlerimi..

Sessizliğimde gözüme takılanlar yoruyor beynimi..
Her yerde dikkatimi dağitan tabelalar..
Çamurlu yollar..Kirlenmiş arabalar..
Karları özleyen gri ağaçlar..
Sokaktaki insanların,
solmuş gözlerindeki ışıklar…
Ve kardanadamla henüz tanışmamış bazı çocuklar….

Herşey beyaz olsa..
ağaçlar kucaklasa karı dallarıyla
Çocuklar koşsa…oynasa…
Torbalarla kaymaya çalışsa..
atkı ve bereler, annelerin ördüğü sevgiyle
sarsa bizi,…ısıtsa…
yürüdüğümüz o beyaz manzarada..

Kar yağsın istiyor içim..
Her sabah, yatağımdan dikilip
Pencereye bakıyorum ilk..
Beyaz bir manzara özleyerek..

Kar yağsın istiyorum..
Bildiğim yollardan ezbere gitmemek
Daha önce ezbere geçtiğim yollardan dikkatlice geçmek
Gördüğüm her manzarayı beyazla temizlemek….
atkı ve beremin sıcaklığına bürünmek..

Olmayınca olmuyor..
Ama ben istiyorum..
Manzaram beyaz olsun istiyorum..
Kar istiyorum..
Yeni yıl için beslediğim
Beyaz
Tertemiz ve saf
Umutlarım adına..
Keşke kar yağsa..

sonra tekrar buluşşam
Zeytin gözlü , havuç burunlu
O Kardanadamla…

ve Umut dolu
Saf, tertemiz
özlediğim
çocukluğumla..

İçimdeki yol

Yaşam Yorum Yok »
Bu yazı,Genç Gelişim Dergisi Aralık 2007 sayısında yayınlanmıştır.
*
Devir liderleri izleme devri değil, devir insanın kendini takip etme devri”… Bu sözün içinde bin bir anlam buluyorum her seferinde..Ve kendi içimde de yollara sapıyorum ne zaman düşse aklıma bu söz.. o yollar ki, daha önce hiç gör(e)mediğim, bil(e)mediğim, hiç keşfetmediğim..

Yollar dışarıda değilmiş, ya da yönler.. Kitaplar okumuşum, hayat hocaları edinmişim, kişisel gelişim çalışmalarına katılmışım… Her birini kendi keşfimde, aracı etmişim kendime…Ama aracıyla ben arasındaki gerçek bağı unutup gitmişim o ara.. Kendimi…

Dinle demiş, dinle ve öğren kendim kendime… Ama içim ne diyor duymamışım. Kalabalık, bir uğultu ve kargaşa doğmuş sonra dışarıda benden.. Okunacak kitaplarım başucumda birikmiş.. Uygulayacağım kişisel gelişim metodlarını yapamadığım zamanlarda, kendimden ve kişisel gelişimimden geri düşmüş hissetmişim. Ve ben, beni dinlemezken, başka aracılarla dinlemeyi bir tutmuşum sonra kendimi kendi dışımda-dışarıda…

Ve içimdeki ses susmuş mu? Küsmüş mü bana?.. Kimbilir.. O kadar çok sesin arasında duy(a)mamışım onu.. Her sessizlikte mırıldanırken belki de bana.. İlahi bir mırıldanmaymış halbuki duyamadığım.. Ney’in sesi gibi.. Duru ve berrak.. Mütevazı ve sevgi dolu…. Sesler karışmış birbirine.. O hep asaletini korumuş yerinde… Sevgide kalmış… Bağırmamış, beklemiş ben duyana kadar beni… Sevgiyi bulana kadar ben içimde..

An’ı yaşamanın, ya da an’daki farkındalığın, geçip giden-akan birşey olduğunu unutmuşum. An’da bana verilen dersler, öğretileri sorgularken bir sonraki anı kaçırmışım çoğu zaman..Ve akışıma müdahale etmişim.. O müdahalede “bunu gördüm kendimde“ diyerek bulduğum şeyleri, aynı çocuğun eline aldığı şeyi binbir parçaya bölerek algılamaya çalıştığı gibi didik didik etmişim.. Elimde binbir parça kalmış sonra, atılamaz, satılamaz, bin bir parça-her biri kendi içinde parça parça ..

Ve ne doğruymuş, kime göre doğruymuş gibi sorular başlamış kafamda… Öğretici olarak seçtiğim kitaplar –metodlar bana anlatmışta anlatmış… Peki sonunda hissettiğim doğru mu sağlamamı yap(a)mamışım, bir daha karışmışım… Kimse bil(e)memiş doğru olanı… Ne içim ne dışım.. Ben bile kendi içimde doğruyla yanlışı ayırt edemediğim noktalarda bulmuşum kendimi –içimden-merkezimden-özümden çok uzaklarda..

Ve aynalar… Aynalar beni göstermiş - ben ise gördüğümü gördüğüm olarak algılamışım.. Ne kadar güzel –ne kadar kötü derken, gördüğüm yansımamla – kendimi ayrı tutmuşum… Sanmışım ki aynalarda gördüğüm değiştirilebilir yada onlar benden başka…Sanmışım işte… Aynaya bakan benim, değişimimin; tüm yansıyanda değişeceğini bilememişim… Güzel de –kötü de olanın ben olduğunu, bende var olan olduğunu sonra…İkisinin de insani olduğunu… Hayata dair olduğunu…

Savaştığım şeylerin, aslında ben savaştıkça yok olacağını sanmış kahraman yüreğim… Savaştığım şeylerin ben(im) olduğunu –benden olduğunu ve ne kadar savaşırsam o kadar büyüyeceğini –devleştirdikten sonra anlamışım…O devleşen her şey ile yürekli bir konuşma yapmışım sonra… ”Sizde bendensiniz… Barışalım mı ” diye… Bu konuşma, savaştıklarım neyse büyümesinler artik diye değilmiş kurnazca.. Onları da sevdiğimden barışmak istemişim.. Benden oldukları için…Çünkü savaşanın da-savaştıranın da ve aracı olanında ben olduğunu anlamışım…

Yormuşum kendimi…. Bir ağacın kendi doğasındaki sukunetini isterken hayatta sadece…Yeşil ağaç hani, sokakta –köşe başında her gün gördüğünüz.. Bazen fark edemediğimiz.. Rüzgarda savrulan, yağmurda umarsız.. İsyanı da, mutluluğu da bir olan o büyük gövdeli ağaç.. Hayattan, sadece o köşe başı ağacının sukunetini isterken yorulmuşum… Didik didik etmiş ve çok şey yapmaya çalışırken yormuşum hayatı da… Hayatın aktığını unuturken, kendimi suyun üstünde debelenirken bulmuşum.. Su hiçbir şey yapmadan, kaldırırken beni yukarı oysa…

“Dışarda hiçbirşey yok” derdi meditasyon hocam… Nilambara’nın da aklımdan hiç çıkmayan bir cümlesi geliyor, her gün hatırladığım ilaç olan bana .. ”Sevgiyle-içinden gelerek yaptığın herşey doğrudur”..

Yol nerdedir peki..Dışarıda mı içeride mi?

Yolu bulmak için adım atmak gerekiyormuş, her adımda içinizde gideceğiniz yollar beliriveriyor aniden..Buna da hayat deniyor işte…Hayat dışarıda değil , içeride… Bilmece varsa o da biziz, cevaplarda bizde… içimizde…

Ve o ağaç akışa bırakır kendini.. İsyanı da doğaldır, mutluğu da… Güneş mi açmış, güneşi özümser yapraklarında.. Kar mı yağıyor, beyaza bürünür.. Ve teslim olur doğaya,.. Savrulurken direnmez dalları rüzgarda.. Üstüne konan kuşları kovalamaz “çekilin üstümden, huzur verin” diye… Ayırt etmez böcekleri,kuşları… Hepsini sever açar kollarını… Gövdesine çizik atar birileri, belki acıtırlar canını…. Bilir ki kabuk bağlayıp, yenilenir gövdesi yine….

ve o ağaç bir tanedir-eşsizdir

ama doğanında ta kendisidir
bir yolun köşesinde de olsa
ormanından çok uzaklarda…

Sevgilinin selamı: Nefes

Yaşam Yorum Yok »
* Bu yazı,Genç Gelişim Dergisi-Aralık 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Nefes alışın şartı nefes vermektir…Ve nefes vermenin şartıda nefes almaktır… Yani bir sıkışmanın şartı açılmaktır… Göze karanlık sunulur sunulamaz aydınlığı ister… Karşısına aydınlık çıkarılınca karanlığı arar.. Hayatın ölümsüz formülü burda kendini gösterir…” Goethe

Sakin olmaya çalışıyorum.. Ne zaman kontrolüm dışında bir şey gelisse, kalbim pıt pıt hızlı atmaya başlasa… Derin ve daha derin nefesler alıyorum.. Kocaman bir zamana yayıyorum nefesimi.. 3 boyutlu dünyayı içime çekiyorum önce, dolaşıyor ciğerlerimde, veriyorum sonra, tüm hızlı birikmiş nefeslerimi yavaşça, bir nefesle…

Günde ortalama yirmiüçbin kez yapıyorum bunu ben, her insan ortalama böyle bir rakama ulaşırmış çünkü günde… Biriktirmeye başlamalı nefesleri…. Nefesle başlayan bir hayat, ve emaneti teslim alınan son bir nefesle bitmeden önce… Kalbimizin çarptığı, nefes aldığımız her an, umutla, aşkla, mutlulukla dolu bir hayat yaşarken ve bazen unutuyoruz ya şükretmeyi; aldığımız, alabildiğimiz her nefese…Ve o nefeste, aslında binlerce sır saklıdır.. Bize verildiği an’dan itibaren ve bizden alınacak zamana kadar bir ömür taşıdığımız…

Nefesimizi kontrol ettiğimizde, kalp atışlarımızı da kontrol ediyoruz.. Tıbba göre, İnsan kalbinin bir yaşam içinde atma sayısı ortalama olarak yedi milyarmış. Yani yedi milyar atış tamamlandığında fizik bedenimizin ömrü bitiyormuş. Yaşamı uzun tutmanın sırrı da işte burada ortaya çıkıyor. Uzun yaşamamız için kalbin atış sayısını yavaşlatmamız gerekiyor. Kalbimiz hızlı attığı zamanlar yaşamımızın süresinden çalıyoruz belki de.. Ve ne zaman nefes alışlarımız hızlansa, kalbimiz atmaya başlıyor hızla, hızlı.. Kalbimizi yavaş attırabilmek ya da kalbi yavaşlatmak için, zihni sessiz ve sakin duruma getirebilmek gerekiyor. İşte bu noktada nefes’in önemi çok daha anlam kazanıyor. Kalbimiz hızlı attığında, nefes alış veriş tempomuzu kalbimizin atmasını istediğimiz bir ritimde devam ettirmeli… Bir süre sonra kalp ve nefes ritimlerinin senkronize olmalı ve dolayısıyla kalp ritim hızının, nefes ritmimizin hızına düşmesini sağlamakta aslında elimizde…

Nefes, içinde kocaman bir sır saklarken bizi yaşatan ve bize verilmiş olan, bir de anahtarı veriyor yaşamı uzun kılmanın… Ama hayata dair de en anlamlı olan mesajı da içinde barındırıyor. Nefes aldığın sürece yaşarsın ve tabi verebildiğin sürece… Hayatta da, aldığın kadar- verdiğin sürece varsın…Beslediğin kadar da , katabildiğin ile….

Her nefeste istemsiz çıkardığımız “ h” harfi, Arapça’da Allah anlamına geldiği için, sadece nefes ile zikir eden dervişler varmış.. Ve biz her nefeste Yaradanın varlığını kalbimizden hissederiz aslında her yirmiüçbinde bir.. Ama ancak nefesimizi dinleyip, onu hissedebildiğimizde… Ve o nefestir kimseye veremediğimiz, hepimizde var olan ve hatırlatan bize dünyeviliğimizi…. Onu hatırlayanın kendine bakmaya başladığı… Karşısındakinde de var olduğunu hatırladığı… Ve bu bilinçten sonra benden çok “biz” demeye başladığı…

O an’ın efendisi…”İşte yaşıyorsun,şükret” demenin en yalın yolu… Ve büyüdükçe unuttuk nefes almayı…. Tıkandık… Soluksuz kaldık bazen….Tükettik mi nefeslerimizi…….Ve içimize çekip, verdiğimizi anlamlandıramadık mı çoğu zaman… Sıkıntıdan offlarken heba mı ettik nefeslerimizi … Başka nefeslere ihtiyaç mı duyduk yoksa soluk alabilmek için…. Karşımızdakine nefes aldırmadığımızda olmadı mı aynı havayı solurken biz…

Nefes aldığımız sürece yaşıyoruz ve tabi verebildiğimiz sürece… Hayatta da; aldığın kadar -verdiğin sürece varsın… Beslediğin kadar da, hayata katabildiğin ile…. Hayat bize bunları öğretirken, biz nefes almaya devam ediyoruz… Bazen koklar gibi maviliği, bazen öper gibi rüzgarı…. Bazen kana kana, bazen dura dura, kesik kesik… Ve bazen aldığımızla algılıyoruz hayatı, bazen de sadece verdiğimizle… Oysa hayat öğretiyor ikisinin de eşitleneceğini bize.. Nefes alıyor ve veriyoruz… Aynı eşitlikte hayat dediğimiz yaşamın eşiğinde… Ve bu sırada sır hala saklı duruyor her nefesin çekiliş ve verilişinde…..

Brajeshwari / 08.11.07

Çocukluğumun Bayramları

Yaşam Yorum Yok »
Şimdi bayram gelince aklımıza tatilden başka birşey gelmiyor.Yorulan bedenlerimize biraz uyku çekmek, biraz çalışılmayan günün keyfini sürmek için bir firsat gözüyle bakıyoruz bayramlara… Arada yapılan hızlı ve usulden ziyaretler bitince, tatil başlıyor..

Ben şanslı çocuklardandım. Annem ve babam, her bayram (hani yollar bu kadar kısa değilken) ablam ve beni toparlayıp Anneannemlere Edirne’ye götürürdü bizi… Zor zor giden otobüslerde, sabırsız bir çocuk olarak sorardım hep “Anne geldik mi?” diye.. Annem bana hep, otobüsün ön camını gösterip; Selimiye camisinin minarelerini görünce gelmiş olacağız derdi. O yollar hiç bitmezdi… O minareleri bir türlü görünmezdi.. Çocukluğumda yollar boyu ya bu şekilde yada uyku ilaçlarıyla kandırıldım..

Teyzelerimden biri ve ailesi Adana’dan gelir, Biz Ankara’dan giderdik. Edirne’de yaşayan 2 teyzem ve eşleri, onların çocukları, anneannem, dedem ve biz, m’aile bayram yapardık.. 2 katlı apartmanın 3 dairesinde yaşayan ailenin, ev kapıları hiç kapanmaz.. Apartmanı da içine katarak, evler arası oyunlar oynardık. İçinde kayısı, mürdüm eriği ve şeftali ağaçlarının olduğu arka bahçede 6 kuzen çocukluğumuzun keyfini sürer, kah salincakta sallanır, kah maymun gibi ağaçlara tırmanır meyve yerdik. Evin altındaki büyük garajda top ve saklambaç oynardık.. Evde yemek yapılınca, büyük merdivenlerden koşarak çıkar.. Eğer yemekte maydonoza ihtiyaç varsa, gidip bahçeden toplardık.. Dedem torunlarının gelmesi şerefine kasa kasa Uludağ gazozları alır. Hepsinin üstüne hiçbir torununa hak geçmemesi için, isimlerimizi yazardı.. Anneannem, biz seviyoruz diye sıcak lokmalar pişirir, biz yedikçe keyfi yerine gelir, bizi kuzucuklarım diye sever, yedikçe yedirmeye uğraşırdı.. Evde şenlik havasi olurdu hep.. Yemekler kocaman masalarda, bereketli ve kahkaha dolu olurdu. Geceleri, 3 eve bir şekilde sığışan tüm ailenin büyük bir çocuk odasi olurdu. 6 kuzen çek yatlardan, yer yataklarına beraber yatar sabaha kadar gülmekten uyuyamazdık…

Bayram günü geldiğinde, kurban kesimine hiç şahit olamazdık. Dedem erkenden hallederdi tüm işi… Biz tepeden tırnağa yeni bayramlık kıyafetlerimizi giyinip, kendimizi güzel hisseder, o gün ne kadar kar edeceğimizi düşlerdik sadece.. Anneannem harçlık konusunda her zaman daha cömertti… Dedem her bayram olduğu gibi şakatör imajıyla, elimize bir mendil tutuşturur.. Sonra buna inandığımızı görüp kıyamaz, tekrar el öptürüp, bayram harçlığımızı verirdi.. Kendisi Edirne’de hatrı sayılır insanlardan biri olduğu için, bizim kalabalığımızın yanında 3 gün evden misafir hiç eksik olmaz. Kat kat açılmış ev baklavaları ikram edilir, gün içinde ocağı sönmeyen çaylar demlenirdi..

Bayramın en güzel günü ikinci günüydü.. Misafir ağırlama faslı bittikten sonra, biz torunlar Selimiye Camiisinin ön bahçesinde kurulan Lunaparka götürülürdü. Lunapark namına aslında şimdinin lunaparklarına benzer birşey olmazdı ortada.. Sallanan salıncaklar, cember atıp hediye kazanma oyunları, kaydıraklar, koska helvalar, elma şekerleri ve bir sürü bayramlıklarını üzerinden çıkarmamış mutlu çocuk… Hepsinde aynı bayram çoşkusu ve neşesi… Sonra iadeyi ziyaretlerle ve akraba çocuklarıyla oynanan oyunlarla gün biterdi..

O zaman digital makine yoktu.. Her bayramın 3. gününün sabahı, dedem tüm aile bir arada diye fotoğrafçıyı çağırır. Aynı mekanda her bayram olduğu gibi aile fotoğrafı çektirilirdi.. Biz her bayram, o fotograflarla büyürdük.. Sonra teyzelerim ve annem, piknik sepetlerini hazırlar, arabalara doluşup, konvoy halinde Meriç nehri kıyısındaki Söğütlüğe doğru yol alırdık.. Biz çocuklar bu verimli topraklarda yetişen ağaçların arasında oynarken, piknik ve açık hava bize şehirde hiç yaşamadığımız mutluluğu yaşatırdı.

Benim çocukluğuma dair tüm bayramlarım hep böyle geçti.. Ben şanslıydım.. Şimdi nasıl özlüyorum o havayi anlatamam. Tüm kuzenlerim ve ben büyüdük,hayata karıştık.. Artık hiçbirimiz bayramları böylesine bir çoşkuyla yaşayamıyor biliyorum… Dedem zaturre geçirdiği için hastanede yatıyor bu bayram ne yazıkki.. Ama yinede inançlarına bağlı bir adam olduğu için, kurban kesmek için çıkmalıyım diye doktorlara kök söktürüyormuş.. Anneannem, lokma yapmasa da olur du bu bayram, ama o da yaşlılığın verdiği yorgunlukla son gördüğümde beni sıklıkla tanımayıp, anneme “Ayşe komşunun kızı gelmiş, gel ilgilen” diyerek içimi mahvetti..

4 günlük Bayram tatilini tatilden saysamda, yarın çocuklarım olduğunda bu bayramları bu kadar keyifli, tatil değil adı gibi -”bayram” gibi yaşatabilecekmiyim diye düşünüyorum..

Anılarımda yaşayan bayramlar o kadar çoşkulu kaldı ki, o yüzden ben;
bana böylesi güzel anları yaşatan tüm aileme her zaman minnettar kalacağım…..

Hepinize iyi bayramlar..
ve tabi iyi tatiller..

Yansıma ve Yanılsama

Yaşam Yorum Yok »

Sag alttan Muzigi stoplayıp,videonun play tusuna basabilirsiniz..Bu yazi, bu şarkıyla çıktığı için dinletmek istedim.

hayata karsi duruslarim
icimdekilerin yansimalaridir oysa
herkes gibi
illa sozlerle anlat diyorsan
sen hayatin neresindesin diye
hayat benden farkli birsey degil ki
anlatayım sana tutundugum kosesini …

içimdeki topraklarda yetişen
aslında yaşadığıma dairdir..
ektiğim ne ise
biçtiğim ve beslendiğim…

Eğer bir çicek ekmişsem
Kokusuyla beslenirim…

hayatın neresi varsa
kaçırdığım
yetişmeye çalıştığım
aslında hepsi illüzyondur..

hayat benim içimden akar
ben
hayatın içinden geçerim..

her yanılsama gibi
gördüğümün sadece kendi aksim olduğunu
düşündüğümde
içimdeki nehirler durur
dinler
kendi yansımamın
göremediğim gölgesini..

gölgeler korkutur ya insanı
korktuğum
görmeye alışkın olduğum suretimdir…
asıl görmeye çalıştığımda
kendi gölgelerim..

içimde nehirler akar
ben hayatın içinden geçerim

sen hayatin neresindesin diye sorarsan
hayat benden farkli birsey degil ki
tutundugum kosesinden
anlatayım sana
yanılsama da görünen süretimi
yada içimde ki yansıma da
sureti olmayan
gölgelerimi…

Burcu / Brajeshwari

HAYAT BİR ŞARKI OLSA…

Yaşam Yorum Yok »

Sitenin, sağ alttan müziğini stoplayıp, play’e basıp, bu şarkıyı dinleyebilirsiniz.. Bu şarkı benim içimdeki melodiyi anlatır hep bana.. Ve ben hep salınırım bu şarkıyı dinlerken.. Bu yazı da bu şarkıyı dinlerken çıktı. Paylaşmak istedim.. Yann Tiersen - La Valse D’Amelie (Amelie Soundtrack)

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak sanırım harika bir şey olurdu. Ritmiyle, melodisiyle ve aslında anlattığı sizin öykünüzle….O öyküye ruh katan melodi, bazen davullarla çoşup, bazen keman ile ince ince yüreğinizi seslendirse, bazen de duyulması güç bir tını da birşeyler fısıldasa.. Derinlerinizdeki çığlığınızı, hüznünüzü ya da yanlızlığınızı anlatsa da yada..

O bizim öykümüzü anlatsa, sessiz ve sözcüksüz, ama bir dolu şeyi yüreğimize eş hissettirse.. O melodinin tamamında kendi öykümüzü bulabildiğimiz bir şarkı olsa…

Hayatınız bir şarkı , bir melodi olsa hangisi olurdu ? Ne hissettirirdi size?

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak.. Ama o şarkının bir yerine takılı kalmadan… Başa alıp alıp durmadan… Müzik bizi nereye götürürse, sürüklenip, kendimizi alıkoymadan, aynı hayat gibi bırakabilir miyiz ritme ve ritmin bize yaşattıklarına…

Müziğe kendimizi bıraktığımız gibi dans etmeye başlar mıyız peki sonra… İçimizden geldiği gibi.. Ezberlediğimiz figürleri bir kenara bırakıp…Hissettiğimiz gibi… Acaba saçmalıyor muyum demeden….Gözlerimiz; bize bakan gözlerin ne düşündüğünü umursar bir halde dışarıya dönük olmadan… Hatta gözlerimiz olmasa…

Kapatın gözlerinizi…Elleriniz hareket etsin, salının ve içinizdeki tempoyla melodiye bırakın kendinizi….Kontrol etmeden o hareketleri….Sağa üç adım, hoop sola 3 adım olmadan…. Bildiğimiz tüm figürleri-hissettiklerimiz ile yer değiştirebilir miyiz peki…

En iyi dans edenlerin gözleri açıkta olsa, aslında dışarıda bir şey görmediklerini gözlemlerim hep…Ve benim için profesyonel dansçılar belli bir eğitimin yanı sıra, ruhlarında da o ritmi hissederek aktarırlar danslarına… İzlerken hissettirirler, çünkü gözlerimle değil, ruhumla algılarım o duyguyu.. İçim titrer.. Aynı, eş duyguları hissederim.. Onlar dans ederken, ben hissederim.

Dansı bir oyun gibi görenler, sadece oyunu oynar ezbere… Sağa dön , Sola dön, tempo tempooo…Tempoyu tutturmak için direnen beden ile, aklın ısrarı eşlemez ya bir türlü… O bir dans değil savaş olur… İçinde ruh olmadan, hissedilmeden yapılan herşey bir savaş değil midir? İçinde direnme olan, içinde ezber olan, kazanan kaybeden olan, olması gereken olan,….

Bir başka dans şekli ise, hissettiği gibi dans etmektir… Bir ortamda dans ile profesyonel olarak alakası olmasa da hissettiği gibi dans eden birine güldüklerinde, genelde kızarım.Adamın eli kolu ayrı, bacağı farklı oynasa da, bilindik tüm figürleri es geçse de, gözleri kapalı-kendinden geçmiş meditatif bir haldedir.. Bedenini, ruhunu tempoya bırakır….Aklı ezberlenen figürleri çöpe atmış, kalbiyle teslim olmuştur ritme…Ben böyle insanları hep takdir ederim.. Hissettikleri gibi dans edebildikleri için…Dışarıda bir şey yoktur..Ona bakanların ne dediği de… Beden, ruh ve ritm içselleşip, hareket olmuştur teslimiyetinde… Özgürdür… Dışardan ona bakanlardan alkış beklemez..Öyle bir kaygısı da yoktur..Onun hissettiği – onun ritmi budur, hayat gibi hissettikleri de dışarıdan takdirle beslenmez çünkü… Kendini kanıtlamak için figürleri yoktur.. İçinde bir tempo vardır ve bir de teslim oluş, figürsüz-kuralsız…Ben böyle hissettiği gibi dans edenlere gülenlere kızarım.. Hissettiğinle kendini akışa bırakmanın komik bir yanı yoktur çünkü……

Hayatın bin bir hali aslında çok şey anlatır bize…
Dans gibi yaşamak, içimizdeki ritme ayak uydurur gibi akışa bırakmak kendini …

Bir şarkı, bir melodi düşünün.. O sizin şarkınız, sizin yaşamınız olsun..
Gözlerinizi kapatıp, yüreğinizden hissedin şarkınızı…..
Sonra bırakın ritme kendinizi…
Teslim olun ona, hayat gibi…
Hissettiğiniz gibi dans edin….
Salının..ellerinizi kollarınızı kullanın…

Ve bir hayat seçin, o sizin müziğiniz olsun..
Ritme bırakacağınız kendinizi..
Tümünde hayatın çoşkusunu, hüznünü beraber görebileceğiniz…
Siz olan..Sizin olan..Temposu sadece sizin içinizle eş olan…
teslim olun ritme ve akışa…
Direnmeden..Ezber bilmeden…Dışardan takdir beklemeden…

Ve elleri kolları serbest bırakın…

dans edin hayatla..
O sizin sevdiğiniz melodiyi
Zaten size şu anda mırıldanmakta…

Brajeshwari / 22.11.07

Aynaya bakarak….

Yaşam Yorum Yok »

Aynaya bakarak taklit ediyorum o anı… Gözbebeklerim büyüyor önce..” inanmiyorum.. gerçekten mi” diye soruyorum birkaç kez kendi kendime.. Kocaman oluyor gözlerim.. Aklım hala almıyor “nasıl” olduğuna.. Sonra ellerimle açık kalan ağzımı kapatıyor, şaşkınlığımı gizliyorum kendime. ” Aaa bak ya” diye diye… Kalbim daha hızlı atmaya başlıyor.. Gözlerim doluyor bir anda mutluluktan.. Elimi kolumu koyacak yer bulamıyorum..”Biraz oturayım bunu hazmedemeyeceğim böyle diyorum.” Gülümseyerek “ bak ya Tanrı’nın işine “ diyorum hala yarı inanır –yarı kandırılmışım gibi.. Gülümsüyorum.. İçimdeki herşey akıp gitmiş gibi.. Koca bir boşluk, bir anda büyük bir mutlulukla dolmuş gibi.. Gözlerim dolarak gülümsüyorum.. Deli gibiyim… İçim dolu dolu oluyor böyle.. Mutlu mutlu…Çok ağlamak istiyorum sonra.. Bu kez de mutluluğa ağlamak..”Şans mı –kader mi” diyorum..Tüm evren çok güzel geliyor ve ben herkesi kucaklamak istiyorum o anda… İçim içime sığmıyor.. En yüksek dağı aşabilecek, en derin kuyuya korkusuzca girebilecek kadar cesur hissediyorum kendimi… Mutluyum çünkü… Evren beni hediyelendirmiş… Sefasını sürüyorum bir gözlerimi silerek, bir gülerek, birden güçle doluyor içim…. İnancım artıyor mucizelere bir daha … Teşekkür ediyorum…

Kimlere haber versem.. Nasıl versem diye düşünüyorum… Nasıl muzurluk yapsam… Sevinirler mi benim kadar… Haberi verdiğim andan sonra, sessiz kalıp onları dinleyeceğim geliyor aklıma.. Ne derler ki? Kalpleri benimle bir atar mı ki o anda… Annemin gözleri dolar.. Hisseder miyim ki… Babam gururlanır kesin tok tok konuşur… Ablam benden daha sağlamcıdır.. Kafası karışır.. Güçlü kalakalır yeşil gözlerini kocaman açıp sanki.. Selma, kocaman gülümser, içi sevinir biliyorum… Sonra siz varsınız haber verilecek.. Aklıma geliyor.. Tüm bunlar aklıma geliyor..Aynanın başındayim..
Bilkent üniversitesinde hazırlıkta okuyordum.Yeni yetme üretkenliğim hazırlıkta ingilizce okuyarak ölüyordu.Okulu sevmiyordum. Çünkü Hacettepe Güzel Sanatları kazanmak için 4 arkadaş iki yıl boyunca Muharrem Pire’nin atölyesinde ders almıştık. Beraber herşeyi yapıyor,beraber hayaller kuruyorduk. Öyle öz güvenliydik ki, hiç ayrılmayacağız sandık..2 kişi sınavı alabildi.Onlardan biri değildim.. Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım bölümüne girdiğimde hala tatmin olamamış ve mutsuzdum. Üzerine çiçeklerini kendi çizip boyadığım hippi kot pantolonumla , yeni yetme teyze görünümlü topuklu kızların arasında şaşkın kalmıştım. Ellerimde çıkmamış boyalar vardı,ojeler yerine… Arkadaşlarımı ve