ÜCRET ÖDENMİŞTİR

Şiir Yorum Yok »

ÜCRET ÖDENMİŞTİR

Kaldırdım bakışlarımı gökyüzüne

Bir umuttu benim ki,

Bir iz aradım, insan emeğine

Sevgiyle bakan gözlerden

Umut dağıtıyordu bir seyyah

“Yaşamak eksiklik,

ölüm hiçlik ise

kalmaya gelmez ölümün

siyah gölgesinde.

‘ö’ sünü dahi yakaladıysan

özgürlüğün booşşveeerrr”

Gülümsedim.

“Ederi?” diye sordum.

“Ücret ödenmiştir.” dedi.

ARZU KÖK

kok.arzu@gmail.com

MAHVOLMUŞ HAYATLAR

Şiir Yorum Yok »

 MAHVOLMUŞ HAYATLAR

ayni kadınla iki kez
evlenerek hayatimi mahvettim’demis
William Saroyan.

hayatlarimizi mahvedecek bir seyler
her zaman vardir,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduguna
bakar,
mahvolmaya hep
hazirizdir.

mahvolmus hayatlar
olagandir
bilgeler için de
ahmaklar için de.

ancak
o mahvolmus hayat
bizimki oldugunda,
iste o zaman
farkina variriz
intiharlarin,ayyaslarin,hapisane
kuslarinin,uyusturucu müptelalari
ve benzerlerinin.
varolusun
menekseler kadar,
gökkusagi
kasirga
ve
tamtakir
mutfak
dolabi
kadar
olagan
bir
parçasi
olduklarinin.
Charles Bukowski

İsterdim

Şiir Yorum Yok »

İSTERDİM

 

Hayat denen bu geminin,

Seren direğinin üzerinde dolaşan can alıcı şahini

Kanatlarından bakır bir çiviyle mıhlamayı isterdim.

Hayatı defalarca yıkıp, bozup yeniden inşa eden çocuğun

Doğallığı ile sevmek isterdim.

Meleklere gülen mini mini yavruların,

Mutlu uykularını uyuyabilmek isterdim.

Yaşadığım alemin tepesinden

Olayları önemsiz bir günün kazaları,

Yolun basit sarsıntıları olarak,

Kabul edebilmek isterdim.

Babacan güneşin altında

İyi yürekli, dost doğanın ortasında,

Özgürce gezebilmek isterdim.

Asi ve dizginlenemez bir rüzgara tutunup

Kardeşlik bağı olan iyiliği,

Tek başına mutluluk yaratan sevgiyi,

Dünyayı kurtaracak ve yeniden kuracak olan aşkı,

İnsanlara yaşatmak isterdim.

ARZU KÖK

BAĞLANMAYACAKSIN BİR ŞEYE, ÖYLE KÖRÜ KÖRÜNE

Şiir Yorum Yok »

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de
hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

Şiir Yorum Yok »

13 sehidimizin anısına paylaşmak istedim

Şu Boğaz Harbi
nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesîf orduların
yükleniyor dördü beşi,

 

- Tepeden yol
bularak geçmek için Marmara’ya -

Kaç donanmayla
sarılmış ufacık bir karaya,

 

Ne hayâsızca
tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde - gösterdiği
vahşetle “Bu: bir Avrupalı”

 

Dedirir - yırtıcı,
his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp
mahbesi, yahut kafesi!

 

Eski Dünya, Yeni
Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi,
tûfan gibi, mahşer mahşer.

 

Yedi iklîmi cihânın
duruyor karşında;

Ostralya’yla beraber
bakıyorsun: Kanada!

 

Çehreler başka,
lisanlar, deriler, rengârenk.

Sâde bir hâdise var
ortada: Vahşetler denk.

 

Kimi Hindû, kimi
Yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani tâûna da züldür
bu rezil istîlâ!

 

Ah o yirminci asır
yok mu, o mahlûk-u asil,

Ne kadar gözdesi
mevcûd ise hakkıyla sefil,

 

Kustu Mehmed’ciğin
aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki
esrârı hayâsızcasına.

 

Maske yırtılmasa
hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyet denilen
kahpe, hakîkat, yüzsüz.

 

Sonra mel’undaki
tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müthiş ki: eder
her bir mülkü harâb.

 

 

Öteden sâikalar
parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler
kaldırıyor a’mâkı:

 

Bomba şimşekleri
beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün
üstünde o arslan neferin.

 

Yerin altında
cehennem gibi binlerce lâğam;

Atılan her lâğımın
yaktığı: yüzlerce adam.

 

Ölüm indirmede.
gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müthiş tipidir:
Savrulur enkaaz-ı beşer…

 

Kafa, göz, gövde,
bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara,
vâdîlere sağnak sağnak.

 

Saçıyor zırha
bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı
tûfanlar, alevden seller.

 

Veriyor yangını,
durmuş da açık sînelere,

Sürü hâlinde
gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha
sık, gülle yağan mermiler…

Kahraman orduyu
seyret ki bu tehdîde güler!..

 

Ne çelik tabyalar
ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı
göğsündeki kat kat imân?

 

Hangi kuvvet onu,
hâşâ, edecek kahrından râm?

Çünkü te’sis-i ilâhî
o metîn istihkâm.

 

 

Sarılır, indirilir
mevki-i müstahkemler,

Beşerir azmini
tevkîf edemez sun’-ı beşer;

 

Bu göğüslerse
Hüdâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-ı
bedîim, onu çiğnetme!” dedi.

 

Âsım’ın nesli…
Diyordum ya… Nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi
nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

 

 

Şühedâ gövdesi,
baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa
dünyâda eğilmez başlar,

 

Vurulup tertemiz
alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilal uğruna, yâ
Rab, ne Güneşler batıyor!

 

Ey, bu topraklar
için toprağa düşmüş, asker!..

Gökten ecdâd inerek
öpse o pâk alnı değer.

 

Ne büyüksün ki kanın
kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları
ancak, bu kadar şanlı idi…

 

Sana dar gelmeyecek
makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni
târîhe!” desem, sığmazsın.

 

Herc ü merc ettiğin
edvâra da yetmez o kitâb.

Seni ancak
ebediyyetler eder istiâb.

 

“Bu, taşındır”
diyerek Kâbe’yi diksem başına;

Rûhumun vahyini
duysam da geçirsem taşına;

 

Sonra gök kubbeyi
alsam da, ridâ nâmiyle,

Kanayan lâhdine
çeksem bütün ecrâmiyle,

 

Ebr-i nîsânı açık
türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli
Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

 

Sen bu âvizenin
altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece
mehtâbı getirsem yanına,

 

Türbedârın gibi tâ
haşre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile
âvizeni lebrîz etsem;

 

Tüllenen mağribi,
akşamları, sarsam yarana…

Yine birşey
yapabildim diyemem hâtırana.

 

 

Sen ki, son ehl-i
salîbin kırarak savletini;

Şarkın en sevgili
sultânı Selâhâddîn’i,

 

Kılıç Arslan gibi
iclâline ettin hayrân…

Sen ki, İslâmı
kuşatmış, boğuyorken husran;

 

O demir çemberi
göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki rûhunla
berâber gezer ecrâmı adın;

 

Sen ki a’sâra
gömülsen taşacaksın… Heyhât!

Sana gelmez bu
ufuklar, seni almaz bu cihât…

 

Ey şehîd oğlu, şehîd
isteme benden makber,

Sana âğûşunu açmış
duruyor Peygamber.

mehmt akif ersoy


JİLET YİYEN KIZ

Şiir Yorum Yok »

o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı

yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı

kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı

çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı

gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı

jilet yiyen kız merih’li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı

Attila İlhan

İSTANBUL AĞRISI

Şiir Yorum Yok »

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen
Eğer yine İstanbul’san
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
Pançak pançak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor
Eğer sen yine İstanbul’san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa’dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul’san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ……. eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan’i
Zehirleyebilirim
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite’den
Tophane İskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
Uykusuz dalgalanıyor
Ulan İstanbul sen misin
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor
Antenlerinden
Neden
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin
Eğer sen yine İstanbul’san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen
Eğer yine İstanbul’san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul’san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kimbilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül’ünde birader mirc ve ben
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık.
Attila İlhan

KİMİ SEVSEM SENSİN-ATTİLA İLHAN

Şiir Yorum Yok »

 KİMİ SEVSEM SENSİN
her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor
* * *

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

ATTİLA İLHAN

MÜJGAN’A AŞK ŞARKILARI

Şiir Yorum Yok »

MÜJGAN’A  AŞK ŞARKILARI
1
dinlerdim telâşlı kanûnlardan sarışın türkçeyi
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi
ürkek bir çilenti usulca yoklardı bahçeyi
nerde tâvus kuşları nerde müjgân’ın gençliği
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi

okşamak kumrallığını içimden uysal lambaların
beyhude ıslıklarını yakınlaşan sonbaharın
akşam tenhalığında birlikte duygulanmaların
saklı mutluluğuyla dalgından çok daha fazla dalgın
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi

bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır
ney üşür kanûn pırıldar udlar oldukça karanlıktır
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi

2

o akşam da lambamızı söndürmüştük nedîm ile
nedîm’den bile kıskandığım sevdiğim ile
son şarkılar dağılmıştı mevsim ile
yalnız çamlıca’da bir ud yankılanırdı

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar
nâzım’ın pirâye’yi sevdiği zamanlar
ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

gördün sessizce buluştuğunu nâzım’la nedîm’in
lâcivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin
birinin elinde vâridât’ı simavnalı bedreddin’in
birinin ağzında gül elinde mey kâsesi vardı

3

istanbul puslu karaltıyla müstef’ilün bir gemi
duyulur padişah saltanatıyla bulutlara demirlediği
soğuk akşamlar çalar saatlar kadife konakta
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta

o soyut kuşlar su aydınlığında atlas yorganların
yüz yıllık hüznüyle yüklü osmanlı zindanlarının
pul pul dağılırlar tasalı bol yansımalı boşlukta
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta

gece hattât yesârî’nin süzüldükçe vav kayıkları
işlenir yeni baştan bütün sevmek yanlışlıkları
bilmem tamamlanır mıydık bir başka yaşamakta
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta

o şarkı söylese çalgıların korkup bıraktıklarından
büyülü tamburların kendi başlarına çaldıklarından
ulaşır hâfız post’a sesi yankılarla sonsuzlukta
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta

4

akşam kılıçlar düşürdüğü ayın ışığından boğaz’da
müjgân mıdır bir uzak gülümsemek midir sazda
ferahnâk’ta iyimser kötümser çarçabuk hicâz’da
müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da

üretir sessizliği erguvanlar düşler sevdayı tamamlar
suları yansıtır camlar cıvalı bir beyazda
müjgân mıdır yoksa sabahlamak mı hâfız’la şirâz’da
divanlardan gül çığlıkları horasanlı papağanlar
şehzâde çılgınlıkları o unutulmaz yazda

müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da

ATTİLA İLHAN

MARIA MİSSAKİAN ATTİLA İLHAN

Şiir Yorum Yok »

MARIA MİSSAKİAN

yüksekkaldırım’da bir akşam
maria missakian’i düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım

kasım’da bir çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam

döküp saçıp boşaltsam
içimde yükselen şiiri
kaldırımlara döküp harcasam
gözleri balıkçıl gözleri
dudaklarında tutup rüzgarı
maria missakian adında biri
gelse göğsüne kapansam

gece gölgesine sokulsam
gökyüzünde bulutlar büyüseler
yağmuru dinlesem anlatsam
şimşekler kırılıp dökülseler
bizi sokaklarda bıraksalar
leylekler üşüyüp gitseler
dönüp arkalarına bakmadan

yine akşam oldu attilâ ilhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı
belki paris’te maria missakian
avuçlarında bir çarmıh acısı
gizlice bir sefalet gecesi
çocuğunu boğarmış gibi boğup paris’i
sana kaçmayı tasarlar her akşam

 ATTİLA İLHAN

BATAN BU KÖHNE ŞİLEB…

Şiir Yorum Yok »

BATAN BU KÖHNE ŞİLEB…  

 

garson masa iyi
manzarayı değiştir

sırası mı
mehtabın yıldız yağmurunun

bu gece yalnızım
onlar gelmeyecek

sapa bir
yerindeyim umutsuzluğumun

hava soğuk
olmalı ağaçlar bütün duman

eğer
bulabilirsen ölü bir kar getir

beyazlığı kalın
bir su gibi uzayan

bu gece yalnızım
onlar gelmeyecek

batan bu köhne
şilebde ne işleri var

 

çünkü battım
kasa boş ne para ne çek

çünkü bütün
telefonlar ısrarla alacaklı

bu gece yalnızım
onlar gelmeyecek

hani o sarışın
kirpikleri saçaklı

yanağını viski
bardağıyla serinleten

sonra nilay hani
kafayı buldu mu ağlar

cam yeşili
yasemin cıgara dumanı nursen

batan bu köhne
şilebde ne işleri var

 

garson masa iyi
manzarayı değiştir

büyük şimşek
çakmalı gök gürültüsü filan

şöyle dalları
kıran şakırtılı bir yağmur

köpek
havlamaları bulut karanlığından

zehir bulabilir
misin çabucak öldürecek

artık arsenik mi
olur siyanür mü olur

hangisi olursa
olsun hepsi işime yarar

yoksa bir
tabanca bul bir avuç mermi getir

bu gece yalnızım
onlar gelmeyecek

batan bu köhne
şilebde ne işleri var

AYSEL GİT BAŞIMDAN

Şiir Yorum Yok »

AYSEL GİT BAŞIMDAN    
Aysel git başımdan
Ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak, seziyorum
Hem kötüyüm,
Karanlığım,
Biraz çirkinim
Aysel git başımdan,
İstemiyorum
Benim yağmurumda gezinemezsin
Üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Hiç bir dakikamı yaşayamazsın
Aysel git başımdan
Ben sana göre değilim
Benim için kirletme aydınlığını
Hem kötüyüm,
Karanlığım,
Biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
Gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim
Ya ölmek ustalığını kazanırsın
Ya korku biriktirmek yitisini
Acılarım iyice bol gelir sana
Sevincim bir türlü tutmaz sevincini
Aysel git başımdan
Ben sana göre değilim
Ümitsizliğimi olsun anlasana
Hem kötüyüm,
Karanlığım,
Biraz çirkinim
Sevindiğim anda sen üzülürsün
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş
Uzak yalnızlık limanlarına
Aykırı bir yolcuyum, dünya geniş
Büyük bir kulak çınlıyor
İçimdeki çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
Sakın başka birşey getirme aklına
Aysel git başımdan
Ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak, seziyorum
Hem kötüyüm,
Karanlığım,
Biraz çirkinim
Aysel git başımdan
SENİ SEVİYORUM
Atilla İLHAN
 

Belma Sebil

Şiir Yorum Yok »

seni ben kallavi sokagi’nda gördüm
sen beni görmedin göremedin
kapilari çaldim adini sordum
söylemediler ögrenemedim
seni ben kallavi sokagi’nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim
belma sebil adini yakistirdim
aklima geldikçe her sefer
gözlerinin mavisini bitirdim
saçlarinin siyahina basladim

kallavi sokagi’nda güvercinler
benim karanlik istanbul’um
bir esnaf kahvesinde oturdum
belma sebil ya geçti ya geçer
rüzgarini içime doldurdum
kallavi sokagi’nda güvercinler
bunca yil sönmemis umudum
nisan degilse mayis
persembe degilse pazar
ben belma sebil’i bulurum

 Attila Ilhan

Necip Fazıl Kısakürek Belgeseli

Şiir Yorum Yok »

Üstad ile ilgili bir belgesel kendi ağzından hayatını anlatıyor.

Süre : 13:29

Büyüklük : 64.6 MB

Ebatlar : 512×384

Format : AVI

Link : http://rapid.somurgen.com/files/60341571/N.F.K_Belgeseli.zip

KAPALIÇARŞI

Şiir Yorum Yok »

KAPALIÇARŞI
Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkanın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı işte.
Ya bu camekandaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı…
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya bu pembezar gömlek?
Onun da bir hikayesi yok mu?
Kapalıçarşı deyip geçme;
Kapalıçarşı,
Kapalı kutu.

orhan veli

İSTANBULU DİNLİYORUM

Şiir Yorum Yok »

İSTANBULU DİNLİYORUM
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

 ORHAN VELİ KANIK

ANLATAMIYORUM

Şiir Yorum Yok »

ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum
 ORHAN VELİ KANIK

SAKARYA TÜRKÜSÜ-NECİP FAZIL KISAKÜREK

Şiir Yorum Yok »

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!
n.f.k

O BELDE- Ahmet Haşim

Şiir Yorum Yok »

Denizlerden

Esen bu ince hava
saçlarınla eğlensin.

Bilsen

Melal-i hasret ü
gurbetle ufk-ı şama bakan

Bu gözlerinle, bu
hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde
toplanan bu mesa,

Ne de alam-ı fikre
bir mersa

Olan bu mai deniz,

Melali anlamayan
nesle aşina değiliz.

Sana yalnız bir ince
taze kadın

Bana yalnızca eski
bir budala

Diyen bugünkü beşer,

Bu sefil iştiha, bu
kirli nazar,

Bulamaz sende, bende
bir ma’na,

Ne bu akşamda bir
gam-ı nermin

Ne de durgun denizde
bir muğber

Lerze-i istitar ü
istiğna

Sen ve ben

Ve deniz

Ve bu akşamki
lerzesiz, sessiz

Topluyor bu-yi
ruhunu guya.

Uzak

Ve mai gölgeli bir
beldeden cüda kalarak

Bu nefy ü hicre
müebbed bu yerde mahkumuz…

O belde?

Durur menatık-ı
duşize-yi tahayyülde;

Mai bir akşam

Eder üstünde daima
aram;

Eteklerinde deniz

Döker ervaha bir
sükun-ı menam.

Kadınlar orda güzel,
ince, saf, leylidir,

Hepsinin gözlerinde
hüznün var

Hepsi hemşiredir
veyahud yar;

Dilde tenvim-i
ıstırabı bilir

Dudaklarındaki
giryende buseler, yahud,

O gözlerindeki nili
sükut-ı istifham

Onların ruhu, şam-ı
muğberden

Mütekasif
menekşelerdir ki

Mütemadi sükun u
samtı arar.

Şu’le-i bi-ziya-yı
hüzn-i kamer

Mülteci sanki sade
ellerine

O kadar natüvan ki,
ah, onlar,

Onların hüzn-i lal ü
müştereki,

Sonra dalgın mesa, o
hasta deniz

Hepsi benzer o yerde
birbirine…

O belde

Hangi bir kıt’a-i
muhayyelde?

Hangi bir nehr-i dur
ile mahdud?

Bir yalan yer midir
veya mevcud

Fakat bulunmayacak
bir melaz-ı hulya mı?

Bilmem… Yalnız

Bildiğim, sen ve ben
ve mai deniz

Ve bu akşam ki
eyliyor tehziz

Bende evtar-ı hüzn ü
ilhamı

Uzak

Ve mai gölgeli bir
beldeden cüda kalarak

Bu nefy ü hicre
müebbed bu yerde mahkumuz..

BENDEN SELAM SÖYLEN VEFASIZ YARE-AŞIK VEYSEL

Şiir Yorum Yok »

BENDEN SELAM SÖYLEN VEFASIZ YARE
Benden selam söylen vefasız yare
Gurbet benim olsun sıla kendine
Çekilmedik derdimizi bölüşek
Başlı ben alayım sıla kendine

Dökek derdimizi ölçek bölüşek
Ne el bize ne biz ele karışak
Felek bize gül demez ki gülüşek
Cefa benim olsun çile kendine

Çektiğim cefalar yar senden geldi
Bana bu sitemler kar senden geldi
Başımdaki duman kar senden geldi
Ben kara bağlayım ala kendine

Evvelden hastadır yaralı gönlüm
Sevdayı mahbuba ereli gönlüm
Aşkın gömleğine gireli gönlüm
Hicranı Veysel’den n’ola kendine
AŞIK VEYSEL

CIMBIZLI ŞİİR

Şiir Yorum Yok »

CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya
ORHAN VELİ KANIK

PİA

Şiir Yorum Yok »

PİA
ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia’yı görseler

bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldızlar basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

 ATTİLA İLHAN

SİSLER BULVARI

Şiir Yorum Yok »

SİSLER BULVARI

elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı’nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı’da bir tren vardı

sisler bulvarı’nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika’ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka’da bir gün kalacağım
sisler bulvarı’nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos’tan bir satır yağmur’dan iki
senin kirpiklerinden bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul’du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı’ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray’da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

 ATTİLA İLHAN

YAĞMUR KAÇAĞI

Şiir Yorum Yok »

YAĞMUR KAÇAĞI

Elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu’ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni.

 ATTİLA İLHAN

Bu Ayrilik - Mevlana Celaleddin Rumi

Şiir Yorum Yok »

Bu Ayrilik

Kusuruma bakmayin benim, dostlar,
bagislayin beni.
Ben davullara, bayraklara aldirmayan
bir padisahin yoluna dusmusum,
deli divane olmusum.
Cok uzaklardan yuruyen bir adam gibiyim ben,
cok uzaklardan gecen bir hayal gibi.
Ama yok da sayilmam hani,
var olan bir seyim ben.

Haydi ben bensiz geleyim,
sen sensiz gel.
Ne varsa su irmagin icinde var,
soyunalim iki can,
dalalim su irmaga, hadi.
Bu kupkuru yerde yakinmadan gayri ne gorduk,
bu kupkuru yerde ne gorduk zulumden gayri.

Bu irmakta ne olmek var bize,
bu irmakta ne gam var, ne keder var, ne dert.
Bu irmak alabildigine yasamaktan,
bu irmak iyilikten, comertlikten ibaret.

Durma, cabuk gel, gelmem deme.
Ne evet demek yarasir sana, ne hayir, dostum,
senin sânina sadece gelmek yarasir.

Mevlana Celaleddin Rumi


Tema & Yazılım Düzenleme : Koray Yalçın   1998 - 2009 Copyright © Tüm Hakkı Saklıdır. 
    Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş