10 ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ

Kitap Özetleri Yorum Yok »



10 ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ
Devletlerin yönetim anlayışlarını incelediğimizde ortaya çıkan sonuç baskıcı bir yönetim oluyor. Emirleri altındaki halka kendi isteklerini kabul ettirmek için zor kullanırlardı. Tarih boyunca bir çok insan hakları konusunda girişimler olmuş, öneriler hazırlanmıştır. Böyle giden bir işleyişe “dur” diyebilmek için 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen […]

Bütün TÜRKler Kardeştir!

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Bütün TÜRKler Kardeştir!

Bütün TÜRKler kardeştir!

Diğer Türk Lehçelerinde:

Ey Tanrı Dağları‘nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı, yüreklerinde ozanların kopuz çaldığı Dede Korkut ruhlu bilge, bir günde devlet yıkıp bir gecede hanlık kuran yiğit çeri, bengü taşlar yazdıran Bilge Kağan’ın torunu, gök mavisi bayraklarla kurt başlı sancakları göklere çektiren alp kişi, korkaklara Çin Seddi’ni yaptıran Mete Han‘ın ve onların sarayını kırk kişiyle basan Kürşad’ın soyundan gelen yüce TÜRK, sözüm sanadır.

Bugün dünyadaki birçok millet henüz ortada yokken biz TÜRKler devlet kuruyor, bu dünyanın düzenini sağlıyorduk. Binlerce yıl öncesinde Hunlar ve Göktürkler ile Türk adını tüm acuna duyurmuş ve dünya egemenliğine kavuşmuştuk. Mavi gök çadırımız, güneş de bayrağımız olmuştu. Gücümüzü yalnızca kılıcımızın keskin, bileğimizin de güçlü olmasından almıyorduk; yüce töremiz, inancımız, devletimize bağlılığımız ve eşsiz kültürümüz bizi diğer milletlerden üstün kılıyordu. Kaşgarlı Mahmud Atamız da, “Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğurduğunu ve onların üzerine göklerin bütün ışıklarını döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı.” diyerek Türklüğün kutluluğunu bin yıl öncesinden bize bildirmişti.

İkinci Göktürk Devleti‘nde TÜRK soylu bütün kişiler tek bayrak altında toplanmıştı ve sonrasında Türk göçleriyle kandaşlar acunun farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Birbirinden ayrı düşen soydaşların aralarındaki mesafeler, Rusların, Çinlilerin ve sayısız düşmanların bizleri bölmek için yaptıkları çalışmalarla arttı. Ruslar “Siz TÜRK değilsiniz. Siz, Kırgız, Azeri, Özbek, Kazak, Tatar…’sınız.” dediler ve önce kutlu dilimizi parçaladılar. Her Türk lehçesi için uydurma birkaç kural oluşturup, onları ayrı ayrı diller durumuna getirdiler. Ağzımızdaki ana sütü kadar ak olan Türkçemizi bölüp, yirmiden fazla parçaya ayıran Ruslar, binlerce yıllık töremizi ve kültürümüzü de yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Türk dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar, Türklük güneşini her geçen gün soldurdu. “İl gider, töre kalır.” dedik, fakat töremiz de bozuldu. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tataristan, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan, Başkurdistan…’daki Türklerin bir kısmı, Türk olmadıklarını söyleyenlere inandılar ve bunlar bugün dünyada yaşayan 300 milyona yakın soydaşından habersiz yaşamaya başladılar. Bu yabancılaşmalar sonucunda Türk illeri “yabancı ülkeler” haline geldi. Fakat doğru sözü, Bilge Kağan’ın bengü taşlarında arayanlar, atamızın 1300 yıl önce bize şöyle seslendiğini göreceklerdi: “Ey Türk budunu, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?”

Bütün ayrılıklar, gönüllerimizdeki Türklük aşkını yıpratmadı, tam tersine yüreklerimizdeki bu büyük ateşi daha da alevlendirdi. 1990′lı yılların başında soydaşlarımızın bağımsızlığına kavuşmasıyla, kutlu TÜRK birliğine kavuşacağımız gün, düşlerimizi süslemeye başladı. Bugün, sömürgeci devletlerin göz diktiği yurtlarımızı korumanın ve TÜRK adını binlerce yıl daha yaşatabilmek için gelecek kuşaklara taşıyabilmenin tek yolunun, bütün TÜRKlerin aramızdaki kutlu kardeşliğin farkına varması ve bu temelde birleşmeyi sağlaması olduğu anlaşılmalıdır. Bu yüce ülkü, biz TÜRKler için geleceğin anahtarı, yurtlarımızın güvenliği için Türk gücünün ve bağımsızlığımızın ilk adımıdır.

Türk dünyası içinde yaşayan Türkler olarak, kimimiz Oğuz, kimimiz Kıpçak boyundanız. “Sen kimsin?” diye sorduklarında, “Türk men.” diye yanıtlamış kandaşlarımız ve “Türkmen” olarak kalmış adları. Kimimiz Gök Oğuzlar‘dan gelen “Gagauz” Türklerindeniz. Oğuz Türkleri atlarıyla Anadolu’ya gelmiş; fakat Kırgız Türkleri atlarını kesip yediği için atalarımızın yurdu olan Tanrı Dağları’nda kalmışlar. Baş kurt biziz, Kazak yine biz. Biz, bir kere ölüp Ergenekon’da bin defa dirilen Göktürkler’iz! Biz, aynı kazanda pişen aş; aynı kökte büyüyen koca bir ağacın dallarıyız.

Atalarımız Altaylar’da oturup, Ötüken’de savaşmış; Isık Göl gibi kımız sağıp, Ala Dağlar kadar et yığmışlar. Toylar düzenleyip, ana yurdu şen kılmışlar. Fakat zamanı geldiğinde bir ölüp, bin dirilmeyi görev bilmişler. “Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile, / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.” düşüncesiyle hareket edip, demir dağları eriterek, damarlarımızdaki asil kanın bugünlere dek taşınmasını sağlamışlar.

Şimdi, binlerce yıldır saklayıp bugünlere taşıdığımız töremizi, dilimizi, soyumuzu, yani bütün Türklük değerlerimizi gelecek kuşaklara aynı gücüyle ve saf bir biçimde aktarabilmek için, bu yüzyılda yaşayan TÜRKler olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Eğer bir gün Tanrı Dağları’nın tepesinde Oğuz Kağan’ın otağına girip, onun otağında oturan Kürşad gibi nice erlerin önünde diz vurabilmeyi düşlüyorsak, atalarımızdan devraldığımız kurt başlı sancağı taşımayı hak edebilmeliyiz. Eğer Altaylar’ın başında uluyan bir kurt veya ana yurdun üstünde süzülen bir kartal olmak istiyorsak, önce bir kurt kadar yol gösterici ve bir kartal kadar keskin görüşlü olmalıyız.

Yüce Tanrı, Türk dünyasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesini ve kardeşliğimizin gücüyle Türklük ruhunu sonsuza kadar yaşatabilmemizi sağlasın.

Tanrı, TÜRK’ü korusun!

» Ağeline gitmek için buraya tıklayın!

Kara Bağ(r)’ım - [Şiir]

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Kara Bağ(r)’ım

-Hocalı, Karabağ Türklerine-

Karabağ’ım;
Tarihin ötesindeki od yurdum.
Yalım başlatıyordum dizelerimde, esaretinde.
Sessizce haykırıyordum Türk yüreğimle.
Kara bir kış, kara bir ocak alıp geçmişten,
İz sürdüm bir kartal kanadında.
Dağlığında geziniyor ulu erkim.
Gözümde, gönlümde sonsuz uçmağımdır toprağın.

Adını yaşatıyorum, doluyor özlemim sınırında.
Binlerce yılın zincir vurulmayan erkinliğine suskun,
Soykırımı yaşıyordun, Ermeni’nin soysuzluğunda.
Kurduğum hüzünlerde kanlı izler, baş başa kutlu toprak.
-Ayırır seni- beni bir akar su, bir soysuz Ermeni-
Araz dolsa da kanla, akacak günlerce Turan’ın içine,
Geleceğim atamın soy adına, aklanacak hissizliğim.


İlliğin bulaşacak közlenen yangınların susuşuna.
Kara bağrından kopan bir can, bir damlasın tuğuma.
Al bayrağımda bir şehitsin, bir gazisin, cansın,
Tuğumsun adınla, içimde alevleniyor özlemin.
Yel gizler kendini, susayarak eser üzerinden,
Başaklanır zamanın ötesinde bağımsızlık düşüm.
Ayrılığı yok göğün, gökçeliğinde bir soy bağım.
Tekliğimin milletliği birleşir de sınırımda,
Şahlanır Türklüğümüz gök bayrağın gölgesinde, Karabağ’ım.

Şahin Durmuş

Karındaşı Küstürüyorlar

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Karındaşı Küstürüyorlar

AKP Hükümeti’nin AB ve ABD’den gelen baskılar neticesinde gerçekleştirmekte olduğu Ermenistan ilişkileri haklı olarak karındaş Azerbaycan’da büyük bir tepkiyle karşılandı. Türkiye-Ermenistan sınır kapısının açılacağı söylentilerini, Obama’nın Meclis’te yaptığı konuşma ve sonrasında Türk ve Ermeni Dışişleri Bakanlarıyla yaptığı görüşme daha da palazlandırmıştır. Ermenistan’ın yaptığı haksız eylemlerden ve iddialardan hiçbir şekilde geri adım atmaksızın gerçekleştirilecek bir eylemi tamamen bir taviz olarak görmekte ve milli çıkarlarımıza aykırı bulmaktayım.

Ermenistan’ın, Anayasa’sına koyarak sahiplenmeye çalıştığı ve “Batı Ermenistan” olarak tanımladığı doğu illerimizi, milli simge olarak addettiği Ağrı Dağı’mızı ve dolayısıyla tanımadığı sınırlarımızı tanıması, sözde soykırım iddialarından vazgeçmesi ve işgal ettiği Azerbaycan topraklarını geri vermesi neticesinde sınır kapısının açılması gibi bir girişim olabilir. Lâkin Ermenistan tüm bunlardan geri adım atmadan AKP Hükümeti’nin sınır kapısını açması kesinlikle kabul etmeyeceğimiz bir davranış olur.

Salt baskılar nedeniyle bunun yapılması Türkiye’nin hiçbir şekilde yararına bir netice doğurmayacağı gibi aksine tam da küresel ekonomik krizin etkisinin, zaten bozuk olan Ermenistan ekonomisinde iyice hissedilmesi neticesinde geri adımlar atmaya hazırlanan Ermenistan’a büyük bir koz vereceğini unutmamız gerekir. Ayrıca tüm bunların büyük bir dostlukla bağlı olduğumuz ve “tek millet iki devlet” diyerek kardeşliğimizi tanımladığımız Azerbaycan’la olan ilişkilerimizi de zedeleyeceği aşikârdır.

Zaten bunun belirtilerini Azerbaycan yönetimi göstermeye başlamıştır. Söylentilerin başlamasından sonra İlham Aliyev’in Medeniyetler İttifakı Forumu’na gelmemesi, konu hakkındaki demeçleri ve Azerbaycan medya ve halkındaki tepkiler durumu ortaya koymaktadır.

Unutmamalıyız ki dört tarafı yağılarla çevrili bir ülkeyiz ve sadece Nahçıvan aracılığıyla Azerbaycan’a komşuyuz. Bu durum çok stratejik bir öneme sahip. Bizim diğer Türk Cumhuriyetleri’ne açılan tek kapımız burası eğer bu kapıyı böyle gündelik, tutmayacak ve tavizkâr bir şekilde kaybetmemiz çok büyük bir yanlış olur. Ayrıca Azerbaycan’ı kaybetmemiz siyasal, sosyal, iktisadi ve stratejik gibi birçok yönden aleyhimize, yağılarımızın da lehine bir sonuç doğuracaktır.

Durumu iyi tahlil etmek lâzım. Biz neden sınır kapısını kapattık? Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesinden dolayı. Şimdi soruyorum: Ne değişti? Ermenistan işgal ettiği topraklardan geri mi çekiliyor? Sınırlarımızı mı tanımaya karar verdi? Toprak ve sözde soykırım iddialarından vaz mı geçti? Bu sorulara evet yanıtını verecek bir eylemi Ermenistan’dan maalesef göremiyorum. Eğer Hükümet yetkilileri Ermenistan’la tüm bunlarda bir mutabakata vardıysa elbette bu mevzu gerçekleşebilir. Ama aksi durumda asla.

Azerbaycan Türk’ü karındaşlarımızdan şunu unutmamalarını önemle istirham ediyorum: Bu durum sadece iktidardaki siyasi partinin görüşüdür. Asil Türk milleti Türk Cumhuriyetleri’nin yanındadır ve yanında olmaya da daima devam edecektir.

Yaşasın Türkiye-Azerbaycan karındaşlığı!

Abdullah Karahisarlı

09 Nisan 2009

M. Kemal ATATÜRK Olmasaydı…

Kitap Özetleri Yorum Yok »

M. Kemal ATATÜRK Olmasaydı…

Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk

Büyük TÜRK ulusunu, hak ettiği biçimde yaşamaya kavuşturan; batılı devletlerin sömürgesi hâline gelmiş Türk yurdunu, düşman işgalinden kurtararak, Türk adının ayaklar altına alınmasına izin vermeyen ve aşağıda sıralayacağım örnekler gibi nice işler başararak, Türk tarihine yeni bir sayfa açan Yüce Önder Atatürk‘ün tarihte olmadığını varsaydığımızda, Türk ulusunun bugünlere nasıl geleceğini hiç düşündünüz mü?

Dünyanın en şerefli ve güçlü milleti olan Türkler, Hunlar ve Göktürkler zamanında dünya hâkimiyetini kazandıktan sonra, Osmanlı Dönemi’nde bir cihan imparatorluğu kurmuştur. Osmanlı Devleti’nde, çok uluslu bir yapı olmanın getirdiği karışık ortam nedeniyle, Türk kültürü, dili ve yaşam biçimi, ciddi biçimde bozulmaya başlamıştır. Bu bozulmalar, Osmanlı’nın duraklama ve dağılma dönemlerinde zirveye çıkmış ve ne yazık ki Türkler sayesinde dünyada söz hakkına sahip olan birçok millet, Türklere ihanet etmeye başlamıştır. Bu dönemden sonra Türk ulusu, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Yüce Önder Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve Türkler yeniden çağdaş - uygar bir toplum olma yolunda ilerlemeye başlamıştır.

Büyük Önder‘ Türk ulusunu, hak ettiği uygar yaşam biçimine kavuşturabilmek için çok büyük çalışmalar yapmıştır. Şimdi Atatürk’ün, milli mücadele dönemi ve sonrasında Türk ulusuna önce egemenliğini, sonra da uygar toplum olma niteliklerini nasıl kazandırdığına dair çalışmalarından, birkaç örneğe göz atalım:

Birinci Dünya Savaşı‘ndan sonra dağılarak, İtilaf Devletleri’nin egemenliği altına giren Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü durumdan kurtarılması gerekiyordu. Üç kıtaya yayılan koca imparatorluk, artık Anadolu topraklarını koruyamaz hâle gelmiş ve vatanın dört yanı işgal altına girmişti. Bunun üzerine Anadolu’nun dört bir yanında milli mücadele ruhuna sahip, Kuvayi Milliye esaslı örgütler kuruldu ve kahraman Türk ulusu, işgallere karşı direnişe başlayarak yurdu düşman işgalinden kurtarmaya çalıştı. Milli mücadelenin önderi olan Başbuğ Atatürk, özellikle Çanakkale’deki üstün başarılarıyla, Türk Yurdu‘na göz diken soysuz düşmanları hem denizde hem de karada yenilgiye uğratarak, yurdumuzun düşmanların eline geçmesini önledi. Bu başarı, kuşkusuz kahraman Türk askerinin başarısıydı; fakat yüz binlerce askeri üstün zekâsıyla yöneten Yüce Önder’in, yazdığımız Çanakkale Destanı’ndaki rolü çok büyüktü.

Çanakkale Savaşı

Eğer M. Kemal ATATÜRK olmasaydı, büyük olasılıkla böyle askeri başarıları kazanamayacak ve bugün üzerinde yaşadığımız topraklarımız, yabancıların egemenliği altına girecekti. Atatürk olmasaydı, belki de Anadolu’da İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus ve Amerikalılara ait küçük devletçikler olacaktı…

Osmanlı Dönemi‘nde çok uluslu yapı içerisinde, devletin özü olan Türkler’in, Araplar’dan pek bir farkı kalmamıştı. Özellikle dinin etkisiyle, Türkçemiz Osmanlı Dönemi‘nde ciddi biçimde yabancılaşmaya başlamıştı. Öyle ki, iki sayfalık bir Osmanlıca metinde, en fazla 10 - 15 tane Türkçe kökenli sözcük bulunuyordu. Bu sözcükler de, genellikle “yapmak - etmek” gibi fiiller veya bazı işlevsel eklerdi. Dilimizi, içine düştüğü bu kısır durumdan kurtarmak ve Türkçenin özleştirilmesini sağlamak adına, Yüce Önder‘in bire bir çalışmalarıyla gerçekleşen Dil Devrimi sayesinde, Türkçemiz yabancı dillerin etkisinden kurtarılarak arı (saf) ve güçlü duruma getirilmiştir.

Dil Devrimi

Eğer M. Kemal ATATÜRK olmasaydı, bugün hâlâ Araplar’ın, Farslar’ın ve büyük olasılıkla batılı devletlerin dillerinin etkisi altında yok olmaya yüz tutmuş (belki de yok olmuş) bir Türkçeyi kullanıyor olacaktık.

Yüce Önder‘in, yaptığı devrimlerle (inkılaplarla) Türk ulusuna kazandırdığı değerlerle, toplumumuz çağdaş ve uygar duruma getirilmiştir. Dini ortaklıklar nedeniyle yaşam şeklimizi Araplar’ınkine benzetip, töremizi bozduğumuz o dönemlerde sokaklar cübbeli, sarıklı, çarşaflı… insanlarla dolup taşıyorken; Atatürk‘ün yaptığı devrimler sayesinde Türk ulusu hak ettiği yaşam biçimine kavuşmuştur. Kadınların “köle” gibi görüldüğü ve seçme seçilme hakkından mahrum bırakıldığı; erkeklerin birçok kadınla evlenmesinin normal karşılandığı; her ne kadar tersi söylense de toplum içinde “ağalık” benzeri üst sınıfların oluştuğu; öğretimin “tekke - zaviye - medrese” gibi din temelinde eğitim veren kurumlarda yapıldığı; sanayi ve tarımın çökmesiyle ekonomik bunalımın yaşandığı… hasılı Türk ulusunun hem özünden hem de refah içinde yaşamaktan mahrum bırakıldığı kötü bir dönem yaşanıyorken, Ulu Önder‘in bizzat ilgilenerek yaptırdığı çalışmalar ve çıkardığı türlü yasalarla, Türk ulusunun uygar - çağdaş milletler seviyesine çıkarılması adına, önemli adımlar atılmıştır.

Atatürk ve Uygarlık

Türk‘ün tarihinden dilinden, kültüründen, soyundan… daha genel bir ifadeyle bütün Türklük değerlerinden uzaklaşması ve hem yaşantıda hem de anlayışta düşüncelerin yozlaşması nedeniyle, temel yapısında çözülmeler başlayan ulusumuzu, temelinden bozuk “Osmanlı” anlayışından ve türlü yansımalarıyla devletin çökmesini hızlandıran “halifelik” makamından kurtararak, bizleri Cumhuriyet’e, laik ve demokratik düzene, ulus devletine, çağdaş Türkiye’ye… kavuşturan büyük Önder M. Kemal ATATÜRK olmasaydı, Türk’ün hali nice olurdu, hiç düşündünüz mü?

Çok büyük zorluklarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti‘nin koruyucusu ve Atatürk’ün bizlere emanet ettiği büyük varlığın taşıyıcısı olan Türk Gençliği, şimdi sana soruyorum: Ata’nın emanetine hakkıyla sahip çıkabiliyor musun? İzmir’de, Çanakkale’de, Erzurum’da, Gazi Antep’te, Eskişehir’de vatan toprağını kanlarıyla sulamayı şeref bilen; Yunan’a, İngiliz’e, Fransız’a, Rus’a ve sayısız soysuza baş eğmeden yiğitçe vuruşan dedelerinin benimsediği kutlu yolda yürüyebiliyor musun? Toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi duran kahraman Türk şehitlerinin kemiklerini sızlatmamak ve yurdumuzu, devletimizi, ulusumuzu, dilimizi, kültürümüzü geleceğe aktarmak adına bugüne kadar ne yaptığını hiç düşündün mü? Meclisinde teröristler, yurdunda çakallar geziyor Türk evladı, uyuyor musun?

Türk’ün titreyip kendine dönmesi umuduyla.

Tanrı, TÜRK’ü korusun!

Yavuz TANYERİ

Türk Gençliği, ‘TÜRK’çe Müzik Dinlemeli

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Türk Gençliği, ‘TÜRK’çe Müzik Dinlemeli

Türk Çalgıları

Yaklaşık iki aydır ağelimizde konuklarımızın oyladığı sormacamızın sonuçları, Türk gençliğinin müzik zevki konusunda ne büyük bir yanılgı içinde olduğunu ortaya koydu. Yaşamın her alanında, özünden uzaklaşmanın marifet gibi gösterildiği bir dönemde, hepten batı özentisi olan Türk gençliği, dinlediği batı müzikleriyle yalnızca kulaklarını değil, zihniyetini de çürütüyor.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, burada neyi tartıştığımızı anlamadan “Müzik evrenseldir.” veya “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” gibi kalıp ifadelerle kendine savunma mekanizması geliştirecek kişilerin, bu yazıyı okumamalarını öneriyorum. Çünkü böyle konuları ön yargılarınızı yıkarak değerlendirmeniz gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta elimizde 37 bin kişinin oyladığı bir sormacanın (anketin) sonuçları var ve bu sonuçlardan yararlanarak, bir çıkarımda bulunmaya çalışacağız.

Her insanın müzik zevki ayrı olabilir. Keman sesinden, kaval sesinden, saz sesinden, klarnet sesinden veya gitar sesinden hoşlanan, bu çalgıların ezgilerinde kendini bulan kişiler vardır. Kimi insanlar klarnet ezgilerini dinleyerek, kimi insanlar ise bas gitar sesiyle dinlenebilirler. Bunun için “Neden gitar dinliyorsun? Ayıp değil mi?” gibi sorularla, kişisel zevkleri eleştirmek, çok yanlış bir tutumdur. Fakat kültürel ve toplumsal değerlerimizi göz önünde bulundurduğumuz zaman, dinleyeceği müziği pek de bilinçli olarak seçmeyen Türk gençliğinin, ne tür yanlışlar yaptığını görebiliyoruz.

Genelde ne tür müzik dinlersiniz?

Kulağıma Hoş Gelen Her Şeyi % 39,6 (14621 kişi)
Pop Müzik ve Türevleri % 21,8 (8067 kişi)
Diğer % 11,6 (4296 kişi)
Yabancı Müzik % 10,9 (4033 kişi)
Türk Halk Müziği % 5,6 (2070 kişi)
Arabesk % 5,4 (1993 kişi)
Özgün Müzik % 2,8 (1036 kişi)
Türk Sanat Müziği % 2,3 (836 kişi)
Toplam 36952 kişi

Sormacaya katılanların %40′ını oluşturan yaklaşık 14.500 kişi, “kulağına hoş gelen her şeyi” dinlediğini belirtmiş. Gerçek yaşamda da insanlara böyle bir soru yönelttiğimizde, genellikle bu yanıtı alırız. Bir müzik türüne yoğun ilgisi olmayan birçok kişi de, kulağına güzel gelen bütün ezgileri dinlemeyi sever. “Pop müzik ve türevleri” kapsamında “rock, rap, caz ve metal” müziğin de yer aldığını düşünürsek, bu müzik türleri için bir gerçeği belirmek istiyorum. Tamamen batı ürünü olan “rock, rap, caz ve metal” türü müzik, batıda özellikle “ezik ve yoksul tabaka” tarafından yoğun biçimde desteklenmektedir. Hem batıda hem de Türkiye’de aklı başında, işi gücü olan, eğitimli, kültürlü… hiç kimsenin, bu tür müzikleri dinlediği görülmemiştir. Amerika’daki serseri gençliğin, kokain çekip kafayı bulduktan sonra dertlerini unutmak adına yaptığı sayıklamaların - bağrışmaların bir yansıması olarak gelişen bu müzik türü, ne yazık ki bugün Türk gençliğince yere göğe sığdırılamıyor. Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi, Türk gençliğinin zikre düşmüş zavallılar gibi kafalarını sallamalarını görünce, gülesim geliyor; fakat gençliğin içine düştüğü duruma acınması gerektiğini düşünüyorum.

Metalci

Türk gençliğinin soysuzlaşması ve Türklerin müzik algısının yozlaşmasının belki de en önemli sonuçlarından biri olan “yabancı müzik” dinleyenlerin oranı, hiç de az görünmüyor. Bu ankete katılanların büyük çoğunluğunun gençler olduğu göz önüne alınır ve bir genelleme yapılmak istenirse; Türk gençliğinin %10′u, yabancı müzik dinliyor. Türkiye’de her gün onlarca sanatçı ortaya çıkıyor, her ay yüzlerce kaset piyasaya sürülüyor ve gerçekten kaliteli sanatçılar yetişiyorken, Türk gençliğinin Türkçe müzikte bulamadığı ne var acaba, merak ediyorum. Bir kere bir kişinin, sözlerini bilmediği bir müziği dinlemesi, ne kadar anlamlıdır? Yalnızca ezgisi için dinleniyorsa, neden gençlerimiz yabancı parçaların sözlerini ezberlemeye çalışıyor? Hatta madem “müzik evrensel“; neden yabancı ülkelerin hiçbirinde “Türkçe müzik” çalınmıyor? Bugüne kadar söylenmiş milyonlara yaklaşan Türkçe müzik içinde, yabancıların ilgisini çekebilecek bir tane bile müzik yok mu?

Şimdi bu soruların tümünü bir yana atıp, şunu düşünelim. Türk tarihinin başlangıcından bugüne kadar süregelen bir “ozanlık / halk türkücülüğü” geleneğimiz var. Bu gelenek içinde binlerce senedir işlenerek bugüne ulaşmış, binlerce türkümüz var. Bu türkülerimizin her biri kültürümüzden, töremizden, yaşantılarımızdan ve diğer bütün milli - manevi değerlerimizden izler taşıyor. Her bir türkü, bize “bizi” anlatıyor. Bugün içinde olduğumuz bir durumu anlatmasa bile, ileride aynısını yaşayabileceğimiz durumlar anlatılıyor türkülerimizde. Fakat batının, insanların zihniyetini körelten ve 50 tane parçada bile, bir türkünün tek dizesinde anlatılan duygu yoğunluğunu aktaramayan basit bir müzik anlayışı, Türkler’in binlerce yıllık türkülerini gelecek kuşaklara aktaracak olan Türk gençliğini o kadar derinden etkiliyor ki… Batının bu çürük müzik anlayışı nedeniyle, öz değerlerimizin sesteki karşılığı olan türkülerimizin, yüz yıl sonraki durumunun ne olacağı belli değil.

Türk gençliğinin zihniyetini, yalnızca batı müziği mi çürütüyor? Elbette hayır. “Arap müziği” anlamına gelen “arabesk” müzik de, “çılgın, dengesiz, isyankar, asıp kesen, camları yumruklayan, jilet atan, psikopat” bir gençlik yaratıyor. Eskiden yalnızca münibüs şoförlerinin dinlediği bu müzik, ne yazık ki anlık duygularını müziğe yansıtan zavallı gençler tarafından sevilerek dinleniyor. Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da, bazılarının arabesk müzik üzerinden siyaset yapmaya çalışmalarıdır. Türklükle uzaktan yakından ilgileri olmayan bazı sanatçılar (?), yaptıkları müziklerin arasında “kürtçe sözler” veya “lelele” biçiminde bağrışmalar ekleyerek, olmayan bir dilin - milletin propagandasını, Türk gençliğinin özüne hakaret etme yoluyla yapmaktadırlar.

Özetlemek gerekirse; Türk gençliğinin batının özü bozuk, “ezik güruh” için yapmış olduğu müzikle, kendini değerliymiş gibi gösteriyor olması; arabesk müziklerle kafayı bulup, kollarına jilet atarak “güçlü görünmeye” çalışması gerçekten acınacak bir durumdur. Bizim öz kültürümüzü ve değerlerimizi, binlerce yıllık geleneklerimize bağlılıkla koruyan ve onları gelecek kuşaklara aktarmaya çalışan türkülerimiz ise, ancak doğma dilimiz olan Türkçemiz kadar bize özgüdür.

Bu düşüncelerle diyeceğim şudur: TÜRK gençliği Türk’e yakışacak, Türk’e özgü olacak, Türk’e Türk’ü anlatacak biçimde, ‘TÜRK’çe müzikler dinlemelidir.

Tanrı, TÜRK’ü korusun!

Bozkurtlar Film Olmalı!

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Bozkurtlar Film Olmalı!

Bozkurtlar DiriliyorSinema, görsel sanatlar içinde insanları hem ferdî hem de toplumsal olarak etkileyebilen bir sanattır. Sinema bu etkisini gelişen teknoloji sayesinde çoğalan ve gelişen televizyonla birleşerek ziyadesiyle arttırmıştır.

Günümüze kadar birçok sinema filmi çekilmiş. Sanatsal içeriği yüksek birçok ürün ortaya konmuştur. Bunun yanında sinemanın etkileyiciliğinden faydalanarak düşüncelerini yaymak isteyenlerde sinema filmleri vücuda getirmişlerdir. Bunlar ister müspet ister menfi içerikli olsun, günümüzde her evde bulunan televizyon sayesinde çok çabuk yayılmış ve insanları etkilemiştir.

Hayatını Ülkücü ve Türkçü düşünce sistemine bağlı olarak idame ettiren biri olarak sinemanın bu yönünden (yani insanları etkileme gücünden) ülküm için nasıl yaralanılır diye hep düşünmüşümdür. Bulduğum sonuçlar içinde birçok faydalı fikirler var ama ben ilk etapta büyük tarihçi ve ülkü adamı Hüseyin Nihâl Atsız atanın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” romanlarının sinema filmine çevrilmesi fikrimden bahsedeceğim. Tabii bunun gerçekleşmesini isteyen ve dimağından bu düşünceyi geçirmiş birçok ülküdaşımın olduğunu da bilmekteyim.

Malûm, romanlar; Göktürkler’in türlü Çin hilelerine kanarak esarete düşmesi ve büyük Türk kahramanı Kür Şad’la kırk çerisinin milyonluk Çin sarayını basarak Türk budununa özgürlük yolunu açmasını konu almaktadır ve naçizane düşüncem sinema sanatı için maden niteliği taşımaktadır.

Göktürkler çağına ziyadesiyle vâkıf olan Atsız Ata’nın bu tarihi romanları birçok vatan evladına o çağı öğretmiş, kalp ve dimağlarında Türklük ateşini yakmıştır. Şahsen Göktürkler çağının inceliklerini; büyük kahramanımız Kür Şad’ı, Çuluk Kağan’ın evdeşi İçing Katun’u ve çaşıtlığını, İşbara Alp’ı ve kızı Almıla’yı, Çin çaşıtı Şen-king’i, Kıraç Ata’yı, ilk şairimiz Çuçu’yu, Kara Ozan’ı, Onbaşı Yamtar’ı, İlteriş Kutluk Kağan’ı, Ay Hanım’ı ve onu delice seven Deli Ersegün ve Kür Şad’ın oğlu Urungu’yu ilk müverrihimiz Bilge Tonyukuk’u, Türkler ve Çinliler’in Çin Seddi’nde olan savaşlarını, kımızı ve yararlarını, Türk budununun Çin esaretine girmesi ve Kür Şad’ın ihtilâliyle yeniden özgürlüklerine kavuşmasını ve diğer bütün tarihi hadiseleri bu tarihi romanlardan öğrendim. Benim gibi birçok vatan evladı da bu romanlarda atalarının kahramanlıklarını okudu ve gurur duyup kendine güveni arttı. İşte birçok vatan evladına bu duyguları aksettiren bu romanların, bunun için etkileme gücü yüksek olan sinemaya çevrilmesini istiyoruz. Bu sayede birçok vatan evladı da kahraman atalarımızı ve yaptıkları kahramanlıkları bilecek, tarihi ve atalarıyla gurur duyup övünecek, milli ve manevi terbiyesini sağlamlaştıracaktır.

Nesillerimizin milli terbiyesi için düşündüğümüz bu fikrin akla uygunluğu su götürmez bir gerçektir. Zira bunu bizden daha önce düşünen ve tatbik eden çevreler vardır. Bu bizde niye olmasın. Birde bizim düşüncemiz halisane ve doğrudur. Başka çevrelerin yaptığı gibi ayıp örtme, yanıltma ve kandırma gibi çirkin bir sonuca çıkmamaktadır. Milli ve manevi bir dava için yapılacaktır.

Amerikalılar gibi biz “Rambo” filmleri çekip nesillerimizi kandırmaya çalışmayacağız. Malûmunuz “Rambo” filmlerini Amerikalılar Vietnam’da yaşadıkları hezimetleri örtmek için yapmışlardır ve bunun sayesinde Amerikan gençlerinin yüzde sekseni Vietnam Savaşı’nı kazandıklarını sanmaktadırlar. “Geceyarısı Ekspresi” filmi gibi bir milleti (Türkler’i yani bizi) dünyaya cani gibi göstermeye de çalışmayacağız. Biz kendi muhteşem tarihimizi kendi nesillerimize öğretmek için bunu yapacağız.

Günümüzde bir filmin (Matrix) akademisyenlerde araştırma yaptıracak ve yeni bir felsefe doğuracak (Matrix Felsefesi), dizi filmlerin; insanlara harıl harıl kitap okutturacak (Yaprak Dökümü dizisi), bir bölgeye turist yağdıracak (Asmalı Konak dizisi), filmde ölen karaktere cenaze namazı kıldıracak (Kurtlar Vadisi dizisi), veya bir devlete (Amerika) karşı nefret uyandıracak (Kurtlar Vadisi Irak) kadar etkili olduğu malûmunuz. Tüm bunlar malûmken ve gerçekleşmişken biz niye bu güzîde romanlarımızdan faydalanmayalım ve milli bilinci perçinlemeyelim.

Geçmişte Cüneyt Arkın’ın “Kara Murat”, Serdar Gökhan’ın “Kurtoğlu”, Kartal Tibet’in “Tarkan” fimleri, günümüzde de son olarak Özhan Eren’in “120” filmi gibi milli tarihimizi konu alan bir film çekmeliyiz. Buna Atsız Ata’nın romanları biçilmiş kaftandır ve bir an önce Bozkurtlar film olmalıdır.

Son olarak birde yaşadığı çağda ve hatta bıraktığı eserler sayesinde şimdi de gelecekte de milletimize büyük hizmetlerde bulunmuş ve bulunmaya da devam eden, ülkü devi Atsız Ata’mıza ahde vefanın bir gereği olarak bu film çekilmelidir.

İnanıyorum ki bu film çekildikten sonra, onu seyreden ve Türklük düşüncesiyle ve aşkıyla dolan gençleri gördükçe, Atsız Ata’mız daha rahat uyuyacaktır.

Tanrı Türk’ü Korusun!

Abdullah KARAHİSARLI

Türk Ulusunun Ulu Günü: Nevruz

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Türk Ulusunun Ulu Günü: Nevruz

"http://www.ayi.org/wp-content/plugins/wp-o-matic/cache/59729_nevruz.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.Nevruz, Farsça “Yeni Gün” anlamına gelir. Baharın gelişini, tabiatın uyanışını simgeleyen Nevruz; her yıl 21 Mart’ta kutlanır.

Nevruz, Türkler’in ilk millî bayramıdır. Çin kaynaklarında; Hunlar’ın milattan yüzlerce yıl önce 21 Mart’ta hazırladıkları yemeklerle kırlara çıktıkları, bahar şenlikleri yaptıkları görülmektedir. Uygurlar’ın Nevruz kutlamalarını tasvir ettikleri tabloları bulunmaktadır. Osmanlılar’ın ise “Sultan-ı Nevruz” adı altında bizzat padişahın katılımıyla törenler yaptıkları bilinmektedir. Yakın çağımızda da, Atatürk’ün Nevruz şenlikleri düzenlettiği ve kendisinin de katıldığı bilinmektedir.

Nevruz, özbeöz bir Türk bayramıdır. Temeli beş bin yıllık Türk tarihiyle bir olan Nevruz; Türkler’de bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı olarak algılanmıştır. Bunun içindir ki Nevruz’un diğer bir adı da Ergenekon’dur. Nevruz’un diğer bir adının Ergenekon olmasının nedeni: Toprağın yağmurlarla ıslanıp sonra üzerinin karla kaplanıp kısa bir ölüm uykusuna yatması ve daha sonra baharın (Nevruz’un) gelmesiyle yeniden canlanıp, dirilmesi aynı Türkler’in 400 yıl boyunca dört tarafı yüksek dağlarla kaplı bir vadide sıkışıp daha sonra dağları aşıp hürriyetlerine kavuşması yani yeniden dirilmesi olayına benzetilmesindendir.

Nevruz, farklı Türk boylarında ve zamanlarda; Novroz, Ulusun Ulu Günü, Ergenekon, Bozkurt, Sultan-ı Nevruz, Ulustın Ulu, Yengi Kün, Ulu Kün, Altay Ködürgeni, Yörük Bayramı, İlkyaz Yortusu, Çağan gibi adlarla anılmıştır.

Günümüz Türk dünyasında da büyük bir coşkuyla kutlanan Nevruz, Türkiye ve KKTC hariç diğer bağımsız Türk Cumhuriyetlerinde resmi bayram olarak kutlanmaktadır. Nevruz, Türk dünyasının hamisi olan Türkiye ve Yavru Vatan’ımızda da bir an önce resmi bayram olarak kutlanmalıdır.

Gelelim şimdi Nevruz’un bölücü müptezeller tarafından sahiplenip, kutlamasına ve bölücü olaylara dönüştürülmesine: Özbeöz Türk bayramı olan Nevruz’umuz maalesef bölücüler tarafından sahiplenilmiş ve bölücülük malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bölücüler bu sahiplenmeye dayanak olarak “Demirci Kava Destanı”nı göstermektedir. Lâkin Nevruz’un bir Türk bayramı olduğu yukarıda bahsettiğim tarihi gerçeklerle sabittir.

Bölücüler yukarıda bahsettiğim şekilde Nevruz’u kendilerine mâl ederek bölücü olaylar yapmaktadırlar. Sokak ortalarında ateş yakıp çevreye maddi zarar veriyor, güvenlik güçlerine saldırıyor tüm bunları yaparken de her zaman olduğu gibi en önde çocuk ve kadınları kullanıyorlar. Nevruz’u coşkuyla kutlamamız hatta o yaklaşırken büyük heyecan duymamız gerekirken, bölücüler tarafından yukarıda bahsettiğim şekilde kışkırtma ve yıkım aracı olarak kullanılması nedeniyle sıkıntılı bir güne dönüştürülmüştür. Nevruz yaklaşırken bölücülerin mevzilendiği yerlerde ikamet eden vatandaşlarımız ve onlarla mücadele eden güvenlik güçlerimiz sıkıntıya düşmektedirler.

Bir de Nevruz, bahar bayramı olduğu için tabiatı simgeleyen renklerle temsil edilir ve kutlanır. Bu renkler; yeşil, sarı ve kırmızıdır. Bölücü müptezellerin bölücülük yaparken kullandıkları bez parçalarının renkleri de bunlar ama bu renklerin bir Türk ananesi olduğu da bilinmektedir. Bu renkler Göktürkler’de hem millî hem de dinî değere sahipti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağı da bu renklerden oluşmaktaydı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ordu sancakları, bayrakları ve tuğlarında da bu renkler yer almaktaydı. Bölücüler aynı Nevruz’umuz gibi onu simgeleyen renkleri de bizden çalmaya çalışmaktadırlar. Lâkin ne Nevruz kelimesindeki “v” harfini “w” yaparak Nevruz’umuzu ne de atalarımızın sancak, bayrak, tuğ ve dinî simge olarak kullandıkları renkleri sahiplenebilecekler.

Netice itibariyle, Nevruz özbeöz Türk bayramıdır. Bunun su götürmez bir gerçek olduğu tarihi belgelerle ortadadır. Nevruz’un Türk bayramı olduğuna kanıt ise; Hunlar zamanından başlayarak günümüze kadar bütün Türk boyları tarafından kutlanması ve hatta Türklerle akrabalıkları olduğu söylenen Kızılderililer’de bile kutlanması, bir Türk destanı olan Ergenekon’da Nevruz’dan bahsedilmesi, Siyasetnâme, Divân-ı Lügati’t-Türk gibi Türk bilginlerinin eserlerinde bahsedilmesi ve Ergenekon, Bozkurt, Altay Ködürgeni ve Yörük Bayramı gibi Türklüğü çağrıştıran adlarla anılmasıdır.

Büyük önderimiz Atatürk’ün “Gençlerimize, çocuklarımıza görecekleri eğitimin hududu ne olurla olsun en evvel ve her şeyden evvel kendi geleneklerine, millî ananelerine ve Türkiye’nin bağımsızlığına düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” sözlerini kendimize şiar edinmeliyiz ve bu düstura uygun nesiller yetiştirmeliyiz. Zira bölücü terörün sahiplendiği ananemiz olan Nevruz’u sahiplenmemiz ve vatanımızı ebediyete kadar yaşatmamız bu düstur ile sağlanacaktır.

Asil Türk Milleti Nevruz toyun kutlu olsun!

Abdullah Karahisarlı

(21 Mart 2009)

En Büyük TÜRK Bayramı: “Nevruz”

Kitap Özetleri Yorum Yok »

En Büyük TÜRK Bayramı: “Nevruz“

Çok iyi anımsıyorum, bundan 6 - 7 yıl önce, baharın geldiği bu dönemlerde, babam sabah erkenden hepimizi uyandırırdı ve coşkuyla oturduğumuz yere yakın bir küçük dağa giderdik. Önceki senelerde de bunu yaptığımız için bulmamız gereken “Nevruz” çiçeğini biliyorduk ve heyecanla dağın dört tarafını dolaşıyorduk. Toprağı henüz delip çıkmış bu nevruz çiçeklerinden bulabildiğimiz anda, dünyalar bizim oluyordu sanki. Çiçeklerden birkaç tanesini, itinayla kökünden sökerek çıkarıp güvenilir bir yere koyduktan sonra, bayram havası içinde yedi kiremit, ebelemece veya ağaç kapmaca… gibi oyunlar oynuyorduk.

Bu anlatılması çok güç duyguları yaşadığımız dönemde atalarımızın “ana” olarak kabul ettiği “toprak” ile, elden geldiğince bütünleşmeye çalışıyorduk. O coşkuyla, sanki 2000 yıl geriye gidip atam Oğuz Kağan ile Nevruz toyunu kutluyor gibi oluyorduk. O gün, hepimiz iyilik meleği gibi oluyorduk. Birbirimizi kırmadan, dostluk ve kardeşlik içinde günü geçiriyorduk. Elbette o güne özgü değişik adetler de vardı; ama hepsinin ortak noktası “güzellik ve doğa ile buluşma” heyecanını yaşatmasıydı.

Bilindiği gibi insanlığın ortaya çıkmasından sonra, “kültür“ler oluşmaya başlamıştır. Bugün “toplum” olarak nitelendirilebilecek bütün ulusların, bir kültürü vardır. Hiçbir toplumla karşılaştırılamayacak kadar köklü, güçlü ve zengin bir geçmişi bulunan Türk ulusu, binlerce yıl önceden beri güçlendirerek devam ettirdiği kültürünü, bugünlere kadar taşımıştır. Türk kültür öğelerinden birisi de kuşkusuz “Nevruz“dur. Kökeni itibariyle Farsça olan “Nevruz“, Türkler’de “Yeni Gün” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.

Türkler, yaşam biçimleri nedeniyle doğa ile sürekli iç içedirler. Her dönemde doğayı çok iyi tanımışlar, bazen de yaşamlarını doğa koşullarına göre biçimlendirmişlerdir. Kökeni çok eskilere dayanan ve her yıla sıçan [fare], biçin [maymun], tavışgan [tavşan]… gibi hayvan adları verilerek oluşturulan “12 Hayvanlı Türk Takvimi” de, doğanın değişimine uygun olarak hazırlanmıştır. Geçimlerini toprağa bağlı olarak sürdüren Türkler, baharın gelişiyle hayvanların otlağa çıkarılmasını, ekin dönemlerinin başlamasını… belirlemek için, geleneklerimize uygun bir takvim hazırlamışlardır. Bu takvimde yılbaşı, gece - gündüz eşitliğinin yaşandığı Nevruz Günü, yani 21 Mart‘tı. Bu gösteriyor ki, ne zaman oluşturulduğu tam olarak bilinmeyen ve çeşitli gereksinimler sonucunda oluşturulan 12 Hayvanlı Türk Takvimi‘nin kullanıldığı / oluşturulduğu dönemlerde, Nevruz Günü kutlanıyordu.

Doğa ile kucak kucağa yaşayan ve toprağı “ana” olarak kabul eden Türkler, hiç kuşkusuz “baharın gelişi“ne çok önem vermişlerdir. Kışın soluk, mat, cansız, heyecansız… günlerinden, canlı, yeşile bürünmüş, doğanın ilahi senfonisi içerisinde insana mutluluk veren, hareketli ve renkli günlere geçiş, Türkler için büyük bir heyecan kaynağı olmuştur. İşte bu doğa ile birlikte insan ruhundaki diriliş neticesinde, TürklerNevruz” adını verdikleri bayramlarla kutlamalar yapmışlardır. Doğadaki bu değişim ve uyanış, muhakkak ki diğer toplumları da etkilemiş ve onlarda da farklı farklı adlarla kutlanmıştır.

Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Gagauzya, Başkurdistan… gibi diğer Türk ellerinde de “milli bayram” olarak kutlanan Nevruz; Hristiyan, Müslüman ve Şamanist Türk topluluklarının hepsinde kutlanıyor olması nedeniyle dikkat çekicidir. Özünde Hristiyan olan Gagauz Türkleri de bugün bu dönemlerde “İlkyaz” adıyla yeni günü kutluyorlarsa, bu özel günün kaynağını kuşkusuz Türk kültür ve tarihinde aramak gerekir. Türkiye’nin dışındaki bağımsız Türk devletlerinin tamamında “milli bayram” olarak kutlanan Nevruz, “Ergenekon Bayramı, Nevroz, Nevruz, Cılgayak Bayramı, İlkyaz, Yenigün, Tegri Toy, Teze Yıl, Baş Bahar ve Yazbaşı” gibi adlarla bütün Türk dünyasında özel adlarla yaşanmaktadır.

Nevruz, yani diğer adlandırmalarla “Yeni Gün, Yılsırtı, Mart Bozumu, Mart Dokuzu, Gün Dönümü, Sultan Nevruz”, Türk tarihi ve kültüründe çok köklü bir geçmişe sahiptir. Bunlardan bir iki tane örnek verecek olursak: Türklerin Ergenekon‘dan çıkış gününün yirmi bir marta rastladığı kabul edilmektedir. On İki Hayvanlı Türk Takviminde yıl başı da aynı güne rastlamaktadır . Oğuz Kağan‘ın bu günü kutsal saydığını ve bayram gibi törenlerle karşıladığı bilinmektedir. Türklerin Nevruz kutlamaları Eski Uygur Dönemi nesimlerine de konu olmuştur. Selçuklu Sultanı Sultan Celaleddin Melikşah, devrin uzay bilimcilerini Selçukluların başkenti İsfahan’da toplamış, kendi adıyla anılan Celali Takvimi’ni yaptırmıştır . Şemsi Takvim adıyla İran ve Afganistan’da kullanılan bu takvime göre yılbaşı yirmi bir marttır. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Nevruz gününü yılbaşı kabul etmiş, vergileri buna göre düzenlemiştir. Sultan kelimesinin Nevruzla birlikte kullanılması, padişahların halkla birlikte Nevruz kutlamalarına katılmasıyla ilgilidir. Ertugrul Gazi Törenleri, II. Abdülhamid zamanına kadar ( eski takvime göre) mart dokuzu yani Nevruz günü yapılmaktaydı. [Nevruzun Anlamı - Nail Tan]

Destanlarımızda, şiirlerimizde, tarih boyunca ortaya koyduğumuz Kutadgu Bilig, Divan-u Lügati’t Türk gibi eserlerde büyük bir Türk bayramı olarak vurgulanan Nevruz’un, bütün Türklerce heyecanla yaşandığını bir Türk kamının şu sözlerinden anlayabiliriz:

“… Yüce Göktanrı‘nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk’ün Atası) yaradıldın!”

Yukarıda da belirttiğim gibi, Nevruz sadece doğanın yenilendiği, uyandığı bir gün değil, onunla özdeşleşmiş toplumların da ruhunun tazelendiği ve söylem yerindeyse “ruhlarının miracını yaşadıkları” bir dönemdir. Türkler o dönemde karşılıklı sevgi ve saygıyı kuvvetlendirirler, toplumsal barışın güçlenmesini sağlarlar, milli duyguları en yüksek seviyede yaşarlar, kültürel etkinliklerle öz değerlerinin devamını sağlarlar, gelenek göreneklerini ve inançları sergileyerek değer yapılarını sağlamlaştırırlar, bolluk ve bereketi hissederek bunu yaşamaya çalışırlar. Nevruz döneminde küslükler yok olur, akrabalar ziyaret edilir ve her yerde olmasa da “bişi” adı verilen ekmeğe benzeyen yiyecekler, pişirilerek çevreye dağıtılır. İşte bu, kişilerin toplumsal bağını kuvvetlendirir ve aynı kültür etrafında toplanan bir ulusun, benliğini geleceğe taşımasını sağlar.

Çoğu zaman “Ergenekon Destanı” ile olan bağlantısından ötürü “Ergenekon Bayramı” diye de kutlanan ve Türklerin bilinen en eski ve en büyük bayramı olan bu özel gün, ne yazık ki günümüzde sahip olacağı bir değeri bulunmayan ve bir “ulus” olmak için gerekli olan kültürel değerleri bulunmayan toplulukların üzerinde siyaset yaptıkları bir malzeme haline getirilmeye çalışılmaktadır. 1991 yılına kadar özellikle Türkiye’de Nevruz için kapsamlı araştırmaların yapılmaması ve Nevruz‘un “milli bayram” olarak kabul edilmemesi nedeniyle, resmen “pkk” propagandasının yapıldığı bir “kürt bayramı” hâline çevrilmeye çalışan Nevruz konusunda, özellikle 1991 yılından sonra çok güzel araştırmalar yapılmış ve bizim bayramımız, bize anlatılmaya çalışılmıştır.

Hiçbir şekilde bir dinle veya mezheple bağlantısı bulunmayan ve İslamiyet‘ten çok öncelere giden bir kültürün ürünü olan Nevruz, Türk insanını birbirine kenetleyen, Ergenekon‘da demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarını yaşatan bir ateştir. Büyük bir kültürün ürünü olan bu ateş, binlerce yıl önce de heyecanla kutlanıyordu, bugün de kutlanıyor. Kuşkunuz olmasın ki, dünya üzerinde yüreği Tanrı Dağları‘nda atan tek bir Türk yaşadıkça, bu bayram yaşanmaya devam edecektir. Nevruz günümüz, güzel toyumuz kut’lu olsun…

Nevruz hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için, hazırladığım “Nevruz” sayfasına bakabilirsiniz. Ayrıca Mehmet Ertuğrul soydaşım, bu güzel gün için bu yazıya eklenmek üzere değerli bir şiir yazmış. İşte Ertuğrul kardeşimizin “Nevruz Türk’ün Bayramı” adlı şiiri:

Nevruz TÜRK’ün Bayramı

 

Asırlar geçse bile unutmaz değerini,
İyi günde kötü günde hatrında yerini,
Korur, vazgeçmez; seçmez özünden diğerini,
Vefa duygusu Türk’ün en hakiki huyudur,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Bizim tarihimiz eskidir insanlık kadar,
Düşün bu kültürde ne büyük hazineler var,
Bu millet ki günlerine nice şenlik sığar,
Birlik varsa ulusum gün kutludur, eyidir,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Hiç öz kimliğim değişir mi döner mi gardaş,
Oğuz Kağan, Alparslan, Yavuz ‘dan kaldı bu baş,
Sanma benliğim çöküp eriyor yavaş yavaş,
Bendeki yozlaşmaz bozulamaz Türk soyudur,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Bak güneşe bugün bir başka güzel doğuyor,
Bir millet ki acunda eğleniyor, doyuyor,
Anlaşılmaz canlar yüreğe nasıl sığıyor,
Neşeyi paylaşan bir atanın çocuğudur,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Bize yılbaşı olacaksa nevruz olmalı,
Çağalar böyle büyümeli yaşı dolmalı,
Bütünüyle bize ait bilinmeli kalmalı,
Gökyüzü Türk bayrağı, hilal onun ayıdır,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Aşıklar şiire, ozanlar saza vurula,
Güzeller filizlene, tomurcuklar yarıla,
Vatanımda genç yaşlı birbirine sarıla,
Sonu kıyametle, bu şenlik ömür boyudur,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

 

Türkiye’mde Türkistan’da Türk olan her yerde,
Bahar gelmiş tabiat bürünmüş ayrı renge,
Sıkıntı mı, tasa mı kalmış hani nerede,
Ertuğrul’um gül açmış koklamanın çağıdır,
Nevruz bütün Türkler’in bayramıdır, toyudur.

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar

Kitap Özetleri Yorum Yok »

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar

Türkiye

Son birkaç yıldır, ülkemizde çok ciddi gelişmeler yaşanıyor. Her ne kadar bu gelişmelerin temel kaynağı olan kişiler ortada yoksa da, biraz düşünerek kestirebileceğimiz bazı kesimlerin bu gelişmelerde oldukça etkin rol oynadığını görebiliyoruz. Ne yazık ki, yaşanan değişmeler Türkiye’yi hiç iç açıcı olmayan noktalara sürüklüyor. Her gün değeri beş para etmeyen bazı insanların orada burada yaptığı konuşmalar - etkinlikler nedeniyle milli değerlerimizden tavizler veriliyor. Böylece Türk toplumunu ayakta tutan törel yapımız ciddi bir bozulma dönemine girmiş bulunuyor.

Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar, çok boyutlu bir biçimde gerçekleşiyor. Bu oyunlarda parmağı olan çok farklı kesimlerden insanlar var. Belki de bunun için Türk milleti kaybettiği değerlerinin arkasından el sallamaktan başka bir şey yapamıyor. Çünkü kimse, bu yozlaşmanın ana kaynağına inecek kadar derin bilgilere sahip değil. Bu nedenle toplumumuzda “Bunlar da atlatılır, sıkmayın canınızı…” söylemleriyle dolaşan bilinçsiz insanlar, azımsanmayacak boyuta ulaşmış durumda.

Türkiye’nin bugün gelmiş olduğu durum, bu ülkenin tek sahibi olan TÜRKler için içler acısı bir durumdur. Eğer çevrenizde olup bitenleri biraz sorgularsanız, bu ülkenin üst düzey yöneticilerinin çoğunun, Türk olmadığını anlayabilirsiniz. Başbakandan başlayarak, bakanların, belediye başkanlarının, medya kuruluşu sahiplerinin, sendika başkanlarının ve şirket sahiplerinin kökenini araştırırsanız, çoğu Türk soylu çıkmayacaktır. Çünkü derin uykuda olan Türk ulusu, kendi elleriyle bu kişileri “insanlık adına” Türkiye’nin başına getirmektedir. Tarihimiz Türk‘ün Türk‘ten başka dostu olmadığını yüzlerce kez göstermişken, bugün Türk olmayanlardan bir şeyler beklemenin ne anlamı var?

Milli benliğine sımsıkı bağlı bir Türk genci olarak, ülkemiz sınırları içinde yaşayan azınlıkların türlü oyunlarla Türkiye’nin başına getirilişini şaşkınlıkla izliyor ve bunu içime sindiremiyorum. Millet meclisinde teröristlerin ahkâm kestiğini görünce, sinirlerime hâkim olamıyorum. Bu ülkede TÜRKlerin azınlık durumuna düşürüldüğünü, Türkçülük yapmanın suç sayıldığını görünce kahroluyorum. Dünyanın dört bir yanına yayılmış yüce Türk ulusunun bir ferdi olarak, Türkiye’de Türkler‘in soysuzlaştırılma karşısında böyle sessiz sedasız oturuşlarına aklım ermiyor. Zavallı insancıkların kahramanlaştırıldığı olaylara alkış tutan Türk insanını anlayamıyorum.

Türk ulusunun canını en çok sıkan konulardan biri olan “bölücülük“, sistemli çabalarla önümüze sürülüyor ve dış kaynakların da desteğiyle “kürtlerin haklı çabası” gibi gösterilmeye çalışılıyor. Akılları yıkanan kürt aileleri, zamanında 10 - 15 çocuk yapıp, nüfuslarını arttırmak istemişlerdi. Bu bilinçle doğudaki kürt nüfusu kısa süre içerisinde büyük oranda artış göstermeye başladı. Sonraki süreçte doğudan batıya yapılan göçlerle birçok ilimiz kürtlerin istilasına uğradı. Mersin, İstanbul, İzmir.. gibi illerde bile, kürtlerin toplu olarak yaşadıkları yerler ortaya çıktı.

Bugün, 3-5 yıl öncesine kadar potansiyel terörist olan bazı kesimler, artık bölücü terör örgütüne desteklerini apaçık ortaya koyuyorlar. Sokaktaki dört ayaklı yaratıklardan bile değersiz olan insanımsı varlıklar, “Bize terörist diyorsunuz, bundan gurur duyuyoruz.” deme cürretini gösterebiliyorlar. Çakma dilleriyle ortalıkta bağırıp dolaşan bu zavallılar, hadlerini aşacak söylemlerle Türk ulusunun damarına basmaktan da geri durmuyorlar. Maneviyatlarını bile para ile satabilecek kadar çürük bir kişiliğe - ahlâka sahip olan bazı kişilerin de desteğini alarak, dağlarda kahraman mehmetçiğe kurşun sıkan soysuzların propagandasını yapıyorlar.

Devletin üst düzey yöneticileri yaptıkları konuşmalarda, Türkiye‘nin her geçen gün ileriye taşındığını, ülkemizde ciddi bir ekonomik kalkınmanın yaşandığını, insanların refah düzeyinin geçen senelere oranla oldukça arttığını… söylüyorlar. Fakat bu gelişmelerin hiçbiri, halka yansımıyor. Kişi başına düşen gayri safi milli hasılanın yükseldiği söyleniyor; fakat vatandaşın boğazından kuru ekmekle soğandan başka bir şey geçmiyor. Devlet dairelerinde çalışan memurlar, çocuklarını okutabilmek için işten çıkıp ek iş yapmaya koşuyorlar. Emekliler, yaşayan ölüden farksız… Peki nerede bu gelişmeler?

Türlü söz oyunlarıyla halkın dudağına bir parmak bal çalıp, devletin başına oturduktan sonra sömürgeciliğe başlayan devlet yöneticilerinin söylemlerine göre, ihracat oranımız her geçen gün artıyor. Bu ülkenin yerli kaynaklarını kullanmayıp da en basit giyim - tüketim ürünlerinde bile bizi dışarıya bağımlı hâle getirenler, acaba dışarıya sattığımız birkaç basit ürünü gözlerinde ne kadar çok büyütmüşler, merak ediyorum. Şu günlerde Amerika ve Avrupa’yı derinden etkileyen kriz de bizi etkilemedi bu kişilerin söylediklerine göre. Fakat nedense her gün iş yerleri toplu olarak işçi çıkarıyorlar. Binlerce işsiz, ortalıkta elini kolunu sallaya sallaya geziyor, neden acaba? İMF’den alınan borçları, nasıl ödemeyi düşünüyorlar acaba yöneticilerimiz? Yoksa zamanı gelince emperyalistlerin bu borçları koz olarak kullanacaklarını bilmiyorlar mı?

Beni içten içe üzen ve derin düşüncelere yönlendiren değişme ise, artık Türkiye’de güvenilebilecek tek kurum olduğunu düşündüğüm kahraman Türk ORDUSU’nun, tüm bu gelişmeler karşısında hiç ses çıkarmaması… Artık her gün haberlerde dtp milletvekillerinin, pkk yanlısı belediye başkanlarının ve bu ülkenin kuyusunu kazan nice zavallıların Türk karşıtı söylemlerini duymaktan bıktım. Başbakan bile “şeş tv” izliyorken, TSK‘nın neden sesi çıkmıyor? Başbuğ paşam, Türk‘ün sesini duyuyor musunuz?

Ben, bu ülkede yalnızca TÜRKlerin ezildiğini düşünüyorum. Çünkü gelişmelerin tamamı, Türk‘ün geleceğine bir ok gibi düşüyor. Tüm yaşananlar karşısında, afyon çekmiş insanlar gibi sersem sersem çevresine bakan, koyunlaştırılmış bir milletin uyanmasını dört gözle bekliyorum. O gün geldiğinde, Türk ulusu damarlarındaki asil kandan aldığı gizil gücü, gün yüzüne çıkardığında, Türk düşmanlığı yapıp güzelim ülkemizi bugünlere getiren soysuzlara, Türk‘e kefen biçmenin acı sonunu yaşatacağız.

Tanrı, Türk‘ü korusun!


Tema & Yazılım Düzenleme : Koray Yalçın   1998 - 2009 Copyright © Tüm Hakkı Saklıdır. 
    Giriş