Insan iliskilerinde bir zehir: ÖNYARGI
Eleştiri - Yorum 1 Yorum »Insan iliskilerinde bir zehir: ÖNYARGI
|
Insan iliskilerinde bir zehir: ÖNYARGI
|

Hadise, Londra’da yaşanıyor…
Gece geç vakitte, aşırı alkolden kaldırımda sızmış bir delikanlı
buluyor, polisler.
Yürü karakola…
Adın ne?
Euan Blair.
Başbakan’ın oğlu Euan mı?
Evet.
Başbakan’a telefon ediliyor.
Gelin, çocuğunuzu alın.
Başbakan, karakola geliyor tıpış tıpış.
Alabiliyor mu çocuğunu?
Hemen değil… Önce sorgu.
Adınız?
Tony Blair.
Mesleğiniz?
Başbakan.
Lütfen çocuğunuza sahip çıkın beyefendi.
Özür dilerim memur bey.
Bu hadise de İstanbul’da yaşanıyor…
Bir delikanlı, otomobilini park ediyor.
Polis geliyor.
Ceza yazıyor.
Çünkü orada park yasağı var.
Delikanlı direniyor.
Ceza yazamazsın.
Yazarım.
Bana yazamazsın.
Yazarım.
Hır çıkıyor.
Yürü karakola…
Delikanlı babasını arıyor.
Baba, AKP Milletvekili.
Karakola geliyor.
Özür mü diliyor?
Ne özürü…
Emniyet Genel Müdürü’nü falan arıyor.
Sonra?
Milletvekilinin oğlunu karakola götüren 4 polis, mahkemeye verilmeleri
için şikâyet ediliyor, haklarında idari inceleme başlatılıyor.
Alt tarafı 3 kuruşluk park cezası için oluyor bütün bunlar…
Hani hep soruyorsunuz ya, “biz vatandaş olarak sesimizi nasıl duyururuz” diye.
İşte bu, milletvekilinin Meclis’teki telefonu ve mail adresi…
0312.420 61 68-69…
ali.ayag@tbmm.gov.tr…
Bu da Emniyet Genel Müdürü’nün telefonu ve mail adresi…
0312.468 56 00…
gaydiner@egm.gov.tr…
Kendi kendinize söylenmeyin.
Söyleyin.
İşini yapan polise sahip çıkın kardeşim
Türkiye’de üniversite öğrencilerinin % 73′ü TC’yi beğenmiyor ve bir şekilde yurtdışında çalışmak ve yaşamak istiyor. Ancak bakıldığında yurtdışında öğrenim gören öğrencilerimizin durumunun daha da karanlık olduğu da görünen bir gerçektir. Onların da %77’si Türkiye’ye asla geri dönmek istemiyor. Ellerinde olsa, mezuniyetten sonra Amerika Birleşik Devletleri veya Batı Avrupa’da çalışıp orada yaşayacaklar. Aralarında tabii ki vatan aşkıyla yanıp geri dönenler var ama onların durumu da pek parlak durumda değil. Zira söylendiğine göre bunların büyük bir kısmı “yeterince verimli çalıştırılmamaktan” dolayı “beyin küsmesi”ne uğruyormuş. Beyin küsmesinin anlamını merak edenler için açıklayayım. Bu kişinin kendi kendine “Lanet olsun, keşke salaklık edip dönmeseydim” diyor olmasının bilimsel tarifidir.
İNSAN DEDİĞİN
Damarlarındaki kan coşkun bir nehir gibi dolaşmalı ve yüreğine azgın bir şelaleden düşer gibi girmeli. Bir kuş gibi özgür olmalı beynin ve her organın acımasızca cezalandırmalı tembelliğini. Ve hep yenik düşmelisin duygularınla girdiğin kavgalardan. Ama her an da hazır olmalısın yeni kavgalara.
İnsan dediğin destan yazmalı. Heyecanların doruklarında maceradan maceraya koşabilmeli. Yanında taşıdığı ölü bir beden değil diri, heyecanlı bir beden olmalı. İnsan dediğin geçmişini geçmişe gömmeyi bilmeli, geçmişte yaşamamalı. Her gününe yeniden ve taptaze umutlarla, heyecanlarla başlamalı. Zira güneş her sabah yeniden doğuyor, doğmaya da devam edecek tüm karanlıklara inat. Devamını Oku… »
DEMOKRATİK MÜCADELE
Ergenekon davası, sadece bir örgüt davası gibi gösterilse de aslında çok daha büyük bir anlam taşıyor. Bu davanın temelinde “cumhuriyet mi demokrasi mi” tartışması bulunmakta ne yazık ki. Halkın 1946′dan bu yana cumhuriyetin kazanımlarını yıpratma ihtimali olan muhafazakâr partilere oy vermesi, “cumhuriyeti kurtarma” fikrinin canlı kalmasını sağlayan bir etken olmuştur. Ve cumhuriyeti demokrasi içinde korumaktan umudunu kesenler için askeri müdahaleler bir sığınma alanı konumuna geldi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından demokratik ve ilerici bir anayasa yapılması, sol hareketlerin bu ihtilalin ardından güç kazanıp toplumu etkilemeleri söz konusu oldu. aslında oluşumları gereği askeri darbelere en fazla karşı olması gereken sol çevreler için de ihtilaller bir çıkış gibi görünür hale geldi. Zira bugün bile kendisini sol olarak niteleyen kimi çevrelerin “cumhuriyet için demokrasiden feragat etme” fikriyle bir kavram kargaşası etkisindedirler.
Öyle bir durum söz konusudur ki “Boş ver demokrasiyi, yeter ki vatanımız şeriatın eline düşmesin, bölünmesin” fikri neredeyse tüm bireylerin kafasında yer etmiş durumda. Oysa siyasi iktidardan kuşku duyduğumuz ama onu sandıkta yenemediğimiz zaman askeri göreve çağırmak demokrasiye duyulan inançsızlık değil de nedir? Her canımız yandığında “Asker göreve” diye bağırıyoruz bir çoğumuz. Ancak demokratik yollardan çözüm aramak, bu uğurda çalışan sivil toplum örgütleriyle iç içe çalışmaktan da imtina ediyoruz devamlı. Yani pek çoğumuz istiyoruz ki hem herşey istediğimiz gibi olsun hem de biz hiç yorulmayalım. Bir süreliğine demokrasiden de feragat ederiz, yeter ki olaylar bizim istediğimiz güzargaha girsin düşüncesi taşıyor birçogumuz. Ancak bu yaklaşım hem bize hem de ülkemize zarar verecektir.
Demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmediği, muhafazakâr ve sağ partilerin sürekli olarak “dini” temalar ve cemaatlerle en azından dirsek temasında bulunduğu bir ortamda yaşıyor oluşumuz da aslında demokrasiyle ilgili kuşkuları besleyen bir başka etken durumundadır. AKP hükümeti ise toplumun kafasından bu kuşkuları gidermek adına çok güçlü imkanlara ve desteklere sahip olmasına rağmen ısrarla bunu yapmaktan kaçınmıştır. Israrla bir kargaşa ortamı yaratmaya çalışmıştır. Şimdi gerçek anlamda birşeyler yapmak isteyenlere düşen görev askeri göreve çağırmak değildir. Yapmaları gereken şey; AKP’nin “sahte demokrat”, “takıyyeci” olduğuna, “gizli bir gündemle ülkeyi geriye götürmek istediğine” inananların örgütlenmesi, siyasete girmesi, AKP ve devamı olan siyasetleri “sandıkta yenmek” için çalışması olacaktır. Bu yaklaşım ise “hem cumhuriyeti hem demokrasi” yi istemenin ve ikisinin de bir arada olabileceğine inanmanın da gösterdiği yoldur.
Sürekli demokrasiden dem vuranlar, Cumhuriyet kazanımlarının öneminden bahsedenler askeri göreve çağırmaya devam ededururlarken AKP eski Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener
partisinden istifa etmiş ve “Yeni Oluşum Hareketi” adında bir parti kurmaya başlamıştı bile. yalnız bu olaylar olagelirken ilgimi çeken bazı noktalara da değinmeden geçmek istemiyorum açıkçası. Örneğin Şener AKP MYK üyeliğinden ayrılırken Başbakan tarafından bile medeni bir şekilde uğrlandı. Aslında özellikle yeni bir parti kurmak adına partisinden ayrılan için böylesine bir uğurlama görmedim, görmedik desem yeridir. Zira bu şekilde yolları ayrılanlar genelde kanlı bıçaklı olurlar. Ama burada tam tersi oldu.. Başbakan söz vermiş, Şener MYK toplantısında bir konuşma yaparak arkadaşlarına veda etmiş..Ne kadar güzel değil mi? Başbakan dert etmiyor, normal karşılıyor.. Peki diğer taraftan Şener’i karalamaya çalışan AKP’li demokrat(!) arkadaşlara ne oluyor?Aslına bakarsanız Şener’in bu çıkışı, Türkiye’de oturtulmaya çalışılan yeni moda demokrasi anlayışıyla hiçbir uyuşma göstermiyor. Zira yeni anlayışımız demokrasinin sadece AKP için var olduğudur. Bu nedenledir ki AKP’yi destekleyenlere demokrat(!) deniliyor.. AKP’ye bir vesileyle karşı duruş sergilediğiniz anda da darbeci, otoriter rejim sevdalısı falan olarak damgalanıyorsunuz. Şener AKP’den neden ayrıldığını da açık yüreklilikle açıklamalıdır. AKP rotasından mı şaştı şaştıysa niye şaştı, anlatmalıdır. Ayrıca yeni oluşum dediği hareketin AKP’den temel farkını da ortaya koymalıdır. Sadece merkez sağda boşluk var, insanlar yeni bir hareket bekliyor demekle olmayacaktır bu işler. Zira açık olmaması pek çok yakıştırmayı da beraberinde getirecektir. Zira İlk gövde gösterisini Şener Milli Görüş’ün kalesi Konya’da yapması bile çok şeyin değişmeyeceğinin göstergesi olarak yansımaktadır.
Ancak her ne olursa demokratik bir mücadele yolunu seçmiştir Şener. Şimdi gerçek anlamda demokrasi isteyen, Cumhuriyet kazanımlarını elde tutmaya and içmiş kesimin de demokratik yollarla bir araya gelmesi ve mücadeleye başlaması gerekmektedir. Zira en büyük başarı demokratik yollarla ülkeyi tüm çirkinliklerden kurtarmak olacaktır….
ARZU KÖK
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR…
Kendimizi kaptırdık, Ergenekon soruşturması ve AKP’nin kapatılması davası ile tüm enerjimizi harcar hale geldik. Oysa tüm dünyada etkili olmaya başlayan ekonomik deprem bizi de vurmaya başladı. Önümüzdeki aylarda durum daha da ciddileşeceğe benziyor. Hem huzurumuzu bozmak, istikrarı yok etmek, hem de günlük yaşamımızı zehir etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Sağolsun(!) iktidar da bunu böyle yapmamız için çok uğraşıyor. Gündemimizi sadece Ergenekon ve AKP’nin kapatılma davaları kaplıyor. Belki de yemeden içmeden bu iki konuyu tartışıyoruz. Tüm enerjimizi, Ergenekon söylentileri ve AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağı hesaplarıyla harcıyoruz. Gözümüz başka hiçbir şey görmüyor. Oysa dünyada büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. Devamını Oku… »
KIRK SATIR MI KIRK KATIR MI?…
Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök askerlik yaşamı boyunca pek çok olay karşısında binlerce kez “dikkat” komutu çekmiştir… Ancak hiçbirisi de yada öyle demeyelim de pek azı Milliyet’te Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalar kadar önem taşımamıştır. Paşa “durumu kontrol edilebilir seviyeye çekmek için özveri” çağrısı yaptı. Bu da demek oluyor ki Paşa’ da durumun kontrolden çıkabileceği konusunda büyük korkulara sahip.
AKP hakkında yürütülen kapatma davası nedeniyle süren çatışmalar, diğer yandan Ergenekon soruşturması çerçevesinde gerçekleştirilen gözaltına almalarda çıtanın emekli orgeneral seviyesine yükselmesi, “Nereye gidiyoruz?” sorusunun her kesimce çok sık sorulmasına sebep olmuştur. Yazıktır ki toplum bir kutuplaşma içerisine çekiliyor ve adeta bir tercih yapmaya zorlanıyor. Öyle bir kutuplaşma ki, sanki yakın bir zaman sonra toplum “Kırk katır mı, kırk satır mı?” tercihine mecbur bırakılacak ve sorulacak: “Askeri darbe mi, kökten dinci darbe mi?” Darbelerden darbe, ölümlerden ölüm beğen! Seç seçebilirsen…
Hilmi Özkök Paşa “Resmi bir aktörün geç kalmadan ortaya çıkıp, ortalığa çekidüzen verecek bir hareketi, halkı da arkasına alarak gerçekleştirmesi” gerektiğini söylemiş Fikret Bila’ya. Acaba bu resmi aktör kim ola ki? Aslında bu aktör Anayasa’ya göre devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmekle görevli olan Cumhurbaşkanı olmalıdır. Ancak bu görevi yürütebilecek Cumhurbaşkanı tamamıyla tarafsız olmalıdır. Zira Gül kapatma davasında suçlananlardan biri olarak zaten taraf durumundadır. Peki ne olacak bu durumda? Hilmi Özkök bu durumu gördüğünden midir nedir şunu da eklemiş sözlerinin sonuna: “Bu görevin yerine getirilmesine katkıda bulunabilecek, halkın güvenini kazanmış, politik beklentileri olmayan diğer âkil adamların da davet beklemeksizin devreye girmesi bir zorunluluk haline gelmiştir!” Akil adamlar!… Bunlar da kimler olabilir ki?…
Emekli Orgeneral Özkök, demokrasinin olmazsa olmazlığına inanmış bir asker olduğu bilinen bir gerçektir. Onun gibi bir Paşa’nın yargı üzerinden karşı karşıya getirilen siyasal ve toplumsal güçlerin çatışmasıın önlenmediği takdirde ortaya çıkacak yıkımın sonuçlarını öngörme yeteneğine sahip olduğunu da bilinen bir gerçektir. O nedenle de endişelerine katılmamak mümkün değil. Paşa büyük bir iyi niyetle durumun tahlilini yapmış, kendince çözüm önerileri de getirmiştir. Ancak yazıktır ki önerdiği çözüm önerileri uygulanabilirlik özelliği taşımamaktadır ne yazık ki. Paşa’nın bahsettiği akil adamlar eski cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, yüksek yargı başkanları mıdır? Peki bunlarsa kimin çağrısı ile bir araya gelip hangi yasadan aldıkları yetkiyi kullanacaklardır? Sonra siz toplumu tahrik ediyorsunuz, çetesiniz diye hepsinin hapse atılma riski de var.
Özkök Paşa “Durum düzeltilemez hale gelirse olabileceklerin asıl sorumlusu hükümetimiz olmakla beraber yapabilecek bir şeyi olup da yapmayan herkes bu sorumluluktan pay alacaktır” diyor. Evet bu söyleminde de çok haklı. Ancak Özkök Paşa hükümet dışında kimlerden hizmet ve özveri bekliyor bunu söylemiyor. Yine bu özverinin sınırlarını çizmiyor. Zira şuan ülkmizdeki tüm kurumlar kendilerine göre çalışıyorlar. Çatışma aslında iktidarın kötü yönetiminden doğuyor maalesef. Yanlışın başlangıcı ise Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile başlıyor ne yazık ki. Ülkemizde şu sıralar yaşanan kaosun nedeni o yanlışın ürettiği diğer yanlışlardır.
Gerçi artık suçlu aramaya da vaktimiz yok. Olayları serin kanlılıkla düşünmeli, akıllı, doğru adımlar atılmasını sağlamaya yönelik çalışılmalar yapılmalıdır. Aksi taktirde yani insanları kamplara bölerek, sokaklara dökerek daha öncekilerde nasıl bir şey elde edemedilerse şimdikilerde edemez. Olacak olan tek şey ülkeye, bu ülkenin halkına zarar vermek olacaktır. Bunun sonu ise bir felakettir. İzin vermeyelim… Bu anlamda da Özkök Paşa’nın bildiği birşeyler varsa ortaya koyması ve de bahsettiği özveriyi yapmaya başlaması gerekmektedir. Zira yarın çok geç olabilir…
ARZU KÖK
GÜLMEK YAŞAMAKSA BU ÜLKEDE PEK YAŞAYAN YOK
-Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce köyün mezarlığına girdi. Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki sayılara takıldı. Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 gibi birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan sayılar yazıyordu. Uzun uzun düşündü, fakat bu sayıların anlamını bir türlü çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, sordu; “Nedir bu sayıların sırrı Allah aşkına?” dedi. “Bu sayıların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”
Gülümsedi bilge kişi; “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız. Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra o düğümleri sayar, düğümün sayısını yazarız mezar taşına.” Bilge kişi karşısındakinin hiçbir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü; “Böylece onun ne kadar yaşamış olduğunu anlarız.”- Devamını Oku… »
İşçileri öldürün, öldüremiyorsanız döveceksiniz, dövemiyorsanız söveceksiniz.
Tuzla’da olduğu gibi…
1 Mayıs’ta olduğu gibi…
Başbakan’ın söylediği gibi…
Her zaman deniliyor ki Tuzla’daki ölümler görmezlikten geliniyor diye. Koca bir yalan bu söylenenler. Nasıl görmezden gelinebilir ki efendim, hele ki ölümlerin üzerini örtmek bu kadar zor bir iş iken? Yaşanan olaylar karşısında sessizce beklendiğini, hiçbir şey yapılmadığını düşünenler ise daha da çok yanılıyorlar. Bu yapılanlar,gördüklerimiz sadece ve sadece oyunun kuralı. Ne yapabilirler ki siparişler alınmış bir kere, işler yetiştirilmelidir. Gayri Safi Milli Hasıla, tüm “saf”lığımıza rağmen artmak, kişi başına düş(mey)en gelir yükselmek zorundadır. Bakınız ne güzel ihracat(ımız) artmıyor mu… Kapitalizmde şov bitmemelidir. Makineler gümbürdemek, kaslar gerilmek zorundadır. İşte olması gereken asıl zorunluluk budur. Saf bir şekilde tedbir alınmasını beklerken “üzücü olaylar yaşanmaya devam edecek” yada “inşallah tedbir alınır” gibi sözleri işitiyor olmamızın da nedeni budur. Zira kapitalizmin vicdanı yoktur. Şov her şeye rağmen devam etmelidir, edecektir. Aksi halde işçiler dışındaki birileri zarar görür. Hem maazallah onlar zarar görürse halimiz nice olur?
“Doğmamış Çocuğa Mektup” adında yıllar önce okuduğum bir kitap vardı. Tuzla’da ölen bir işçinin eşinin sekiz aylık olduğunu duyduğumda aklıma geldi birden. “Acaba bu mektubu Tuzla’da eşi ölen, sekiz aylık hamile anne yazmış olsaydı ne yazardı diye?” düşündüm. “Çocuğum, kızım yada oğlum babasız doğacak, babasız büyüyeceksin” diye başlardı mektuba sanırım. Ama ya sonrası? Nasıl getirirdi gerisini mektubun?
“Yazık ki senin için de benim için de bir tufan olacak yaşamımız… Bir şeyler yarım kaldı ortada, ben de anlayamadım. İşe gidiyorum diye çıktı bir sabah erkenden baban… Başka bir yere de gitmezdi zaten… Hiçbir kötü alışkanlığı da yoktu. Ama… Sanırım işe gittiği için öldü baban, işçi olduğu için… İşçi ne demek diye soracaksın şimdi evladım. Nasıl olsa öğreneceksin günü geldiğinde ama şu kadarını söyleyeyim sana, yaşamak adına başkaları için çalışanlara işçi denir… Kimileri işçi olduğunu bilmez yada reddeder, kimileri ise bunu çok kutsal sayar, kimileri ise hiç önemsemez veya aşağılar, ama şu kadarı açık ki onlar olmasa… Şu etrafına bak… Göz alabildiğine genişçe bak… Hadi şimdilik senin yerine ben bakayım, işte tüm bunlar da olmazdı… Olmazdı ama zaten bizim de olmadı….Amcanların da yok, dayınların da… Babanın iş arkadaşlarının da yok… Galiba işe gittikleri için hiç olmamış…. Hiç de olmayacak…
Aslında bu yokluk halinin onlar da farkında, mesela yılda bir kez bayram seyran diyerek kutlama yapmaya, haklarını aramaya kalkıyorlar… Diyeceksin ki ne cesur babam varmış… Yok çocuğum yok… Evet gerçi cesurdu cesur olmasına ama… Dayakları, biber gazlarını, copları yiyip sularını içip geliyorlardı eve… “Biber gazı da ne?” diye mi sordun, boş ver şimdi, nasıl olsa sonra anlarsın, sen de bakarsın tadına… Ha bir de “ayak takımı” meselesi var… Aman sakın unutma çocuğum… İleride duyduğunda da şaşırma sakın… Yok yok senin o yumuşacık, güzel ayakların değil bahsedilen… Bazı insanlar baban gibilerinden kendi aralarında ayak takımı diye bahsederler… Muhtemelen de ilerde senden de öyle bahsedecekler… Ama sen bakma onlara… Yada bak, bak ki iyi belle… Niye mi senden de ayak takımı diye bahsedecekler…Galiba sen de baban gibi işe gideceğin için çocuğum…”
Sekiz aylık hamileyken üstelik, eşini kaybeden bir annenin karnındaki çocuğu ile babası hakkındaki konuşmasını, dertleşmesini kestirmek ne kadar zor. Duyguların ağırlığı, gerçekliğin acımasızlığı kadarmış. Böyle durumlarda daha iyi anlıyor insan bunu.
Doğmamış işçiler rahat uyuyun diyemiyorum sizlere. Zira bugün de ölüm haberi gelecek mi Tuzla’dan diye rahatsızız her daim. Ama şunu biliyorum ki Tuzla’daki işçiler 16 Haziran’da eylem yaptılar. O gün greve giden hiçbir işçi ölmedi, o gün greve giden hiçbir işçinin çocuğu yetim kalmadı, o gün greve giden hiçbir işçinin eşi, hiçbir anne benzer ağırlığı taşımak zorunda kalmadı. Keşke grev olmadan da hiçbir işçinin ölmeyeceği günler olsa. Keşke hiçbir çocuk hele ki doğmadan yetim kalmasa…
Arzu Kök






