BABALAR, OĞULLAR VE DÜNYA - Haşmet Babaoğlu

Denemeler Yorum Yok »
Freud´un keskin inceliklerle bezenmiş saptamalarından biridir şu: “Babasının haklı olabileceğini düşünmeye başlayan bir adama bakın, göreceksiniz ki, büyük ihtimalle oğlunun yanlış yaptığını düşünen bir babadır.”
Baba-oğul ilişkisi iklimi sert bir coğrafyadır…

Baharlar kısa sürer. Ya güzel ama çok sıcak yazları vardır ya da hiç bitmeyecekmiş sanılan soğuk kışları…

Bazen o kadar güçlü rüzgarlar eser ki, babayı bir yana oğlu bir yana savunur.

Ama o sert rüzgarlar sayesinde serpilip büyür oğullar; hayatla baş edecek güce öyle kavuşurlar.

Ve babalar da ancak o sayede anlar “dünyanın hakimi” olmadıklarını; zamanın bir halı gibi ayaklarının altından çekildiğini ve oğullarının kendilerine değil, hayata ait oldukları gerçeğini…

Ne garip ve manidar bir süreçtir! Oğullar, kişiliklerini babalarıyla çatışarak şekillendirirler. Üstü örtülü ya da açık açık…

Sonra, epey sonra gün gelir ve oğullar birden fark ederler ki, onca çatışmaya, onca kan, ter ve gözyaşına karşın sonunda sanki babalarının hık demiş burnundan düşmüş adamlar olup çıkmışlar! Olgunlaşma dedikleri budur.

Babadan çok uzaklara savrularak çıkılan yolu babaya kavuşarak (yani onu ve onun hayatla kavgasını anlayarak) tamamlamak…

Bir zamanlar, bir Babalar Günü´nün ardından şöyle bir okur mektubu almıştım. Sakladım.

“Geçen pazar evdeki çalışma odama girip çekmeceden babamın fotoğrafını çıkardım. Uzun uzun bakıp, itiraf edeyim ağladım. Annem halimi görse, inanmazdı.

Gençlik yıllarım babamla kavgalı geçti. Neredeyse her şey aramızdaki çatışmayı alevlendiriyordu. Hiç anlamadık birbirimizi. Sonra evlendim. Babamla çatışmamın durduğu dönem geldi. Hani denizde fırtınadan sonra müthiş bir durgunluk olur, öyle. Yani o süt liman hal de garipti.
Çatışmıyorduk ama doğru düzgün konuşmuyorduk, bir şeyleri paylaşmıyorduk da!

Epey sonra, babamın kendisiyle, benimle ve hayatla kavgasını anlamaya başladım. Meğer olay benimle onun arasındaki bir karakter çatışması değilmiş! İyi bir “baba” olmaya çalışmanın zorluklarından kaynaklanıyormuş her şey!

Şimdi yaptığım her şeyin, söylediğim her sözün babama benzediğini görüyorum ve buna bazen çok şaşırıyor bazen de bundan huylanıyorum.

Ağlayışım, babama artık bu duygularımı aktarma imkânımın olmayışından. O yok artik.”

Bu mektubu şimdi yeniden okurken New Yorker´ın tanınmış editörlerinden Howard Moss´un bir sözünü hatırladım: “Babam… Bir tek gece hariç ömrüm boyunca her gece rüyalarımda öldürdüğüm adam. O tek geceye gelince, babamın ölümüyle beni öldürdüğü geceydi.”
Babayla çocuk ilişkisi, insanın ilk sosyal ilişkisidir.

Çocuğun anneyle ilişkisine benzemez.

Kapalı bir sevgi çemberi değildir yani, bir yolun iki ucunda olmak gibidir babayla çocuk ilişkisi.

Biraz çocuklar babalarına doğru gider. Biraz da babalar çocuklara doğru gelir.

Fakat doğrudur, çocuklar kadar babalar da bu yolda yürümeyi pek bilmezler, acemisidirler, yavaş yavaş öğrenirler…

Kimi baba tökezleyerek, kimisi ikide bir duraklayarak, kimisi ilgisi dağılıp vazgeçerek, kimisi ise yuvarlanırcasına koşarak kat eder o yolu…

İşte tam bu yüzden çocuğun babayla kurduğu ilişkiyle anneyle kurduğu ilişki çok farklı kapılara açılır.

Ben anneyle kurulmuş “iyi” bir ilişkinin insanın iç dünyasını belirlediğini; “iyileştirdiği”ni düşünürüm.

Babayla kurulan ilişkinin en kritik yanı ise onun çocukları DÜNYA´yla; şu bildiğimiz dünya ile buluşturup tanıştırmasıdır.

Madem Sigmund Freud´la başladım yazıya, yine onun bir sözüyle bitireyim: “Bir çocuğun babasının korumasına duyduğu ihtiyaç kadar güçlü bir başka ihtiyacın var olduğunu sanmıyorum.”

Haşmet BABAOĞLU

Ölüm Üstüne Deneme - Montaigne

Denemeler Yorum Yok »
Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
Sokrates’e; “Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler,” denildiği zaman: “Tabiat da onları!” demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!

Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir.

Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır?

Ölüm, uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar için zamanın uzunu kısası yoktur.
Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler.
Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimizi gülünç etmez?
Ama edebiyetin yanında, dağların, şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.

Tabiat bunu böyle istiyor.
Bize diyor ki: “Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi, birbirlerine devrederler - Lucretius).

Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.

“Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius.”

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.

Güvenmek İnanmaktır

Denemeler Yorum Yok »

                                                                                                                        Güvenmek İnanmaktır                                      Güvenmek, bir kişiye inanmak ve şüphe etmemektir. Ondan emin olmak ve bunu gerektiğinde uygulamaya koymaktır. Bir insanın tanınması, düşüncelerin ve yargıların derlenip toplanmasıdır. Bir insana yanlış yapmamaktır.   Aynanın bizim tarafımızdaki kısmı ve bir iyi niyet göstergesidir. Tırmanılan ağaçta rastlanılan sağlam dal, sudan geçerken basılan sallanmayan taştır.  Sevgiyle hep beraber giden ve dostluğun boynuna geçirilen bir çelenktir. Devamını Oku… »

İntihar Düşüncesi

Denemeler 1 Yorum »

Ne yapacağımı bilemiyorum kafamda bir sürü soru işareti var.

Ben simdi ne yapacağım sonum ne olacak?

 Felaketler geldimi üst üste geliyor.

 Hayatımda düzgün giden hiçbir şey yok peki ya çözüm ne ,  sonucun değişmeyeceğini bildiğim halde sonuna kadar savaşmak mı? Yoksa en kısa ve en kökten olan çözüm intihar etmek mi?  
   Bana göre en iyi çözüm intihar etmek çünkü o zaman hiçbir şey düşünmeyecğim ve hiçbir şeyin tasasını çekmeyeceğim ne okulumun bitmeyecek olmasını, ne ailemin yüzüne bakamayacak oluşumu, ne doğru düzgün bir iş bulamayışımı hatta etrafımdakilerin kısa zamanda buldukları ve benim bulduğum işlerden daha kallavi bir iş oluşunu yanıma gelip sevincini paylaşma duygusu altında ama aslında bana hava atışını düşüneceğim ve bunların yanında daha birçok şey hayatta beni kimsenin arzuyla sevmemesini ilişkide taviz veren tarafın ilişki için çırpınan tarafın benim olmamı evet bütün bu düşüncelerden kurtulmanın tek yolu intihar…

 Peki intihar edecek kadar cesur muydum? 

Ya da intihar edecek kadar korkak mıyım? 

İntihar nasıl bir duygu cesaret mi istiyor yoksa bu hayattan bıktığım için ve bana ne getireceğini bilmediğim için gelecekten korktuğum için mi bunu istiyordum karar veremedim ama sadece şunu biliyordum intihar etmeyi her şeyden daha çok istiyorum sebebi ne olursa olsun.   

    İşte tam bu esnada bu düşüncemin alevlendiği esnada bu işi yapacam dediğim anda bir an duruyorum ve düşünüyorum.  İyi de intihar etmek günah değil mi bunu yapanların yeri cehennem değil mi?  
Ve bunun ardından başka bir soru  geliyor aklıma gerçekten benim günahlarım ne kadar sevaplarım ne kadar ya sevaplarım çoksa ya cennete gideceksem şimdi cehenneme kombine bilet almak ne kadar akıllıca olacak sorular böyle ardı ardına gelirken bir an bakıyorum intiharla başladığım düşünceler başka yerler de bitiyor ve şunu anlıyorum ben intihar edecek kadar cesur değilim gelecekten korktuğum kadar ölmekten de korkuyorum…
Emrah Selim Özen

Kendimi Arıyorum , Ölü yada Diri

Denemeler Yorum Yok »

Kayboldum sanırım  …

 Dalga geçen sizin gibi olsun,

 Yazıyı okuyan da..

Genç kız yürüyor ….    diye yazıyor Peter Morgen , nasıl olup da geri dönecek kendini bulmak için …

Hep kendini kaybettiği zamanlarda aynaya bakardı kendi yüzünü eli ile kontrol eder derin bi oh çekerdi kaybolmamışım diye fakat şu an aradığı sureti yada somut olan bedeni değildi kendisinin ruh u idi aynada wardı ama yoktu varlıkla yokluk arasındaki o yol da kaybolmuştu.

 Ölü olduğuna inandı ama aynada kendini görüyordu saplandı kaldı ne kendisini buldu nede gördüğünün kendisi olup olmadığını .

YAŞA-M

Denemeler 1 Yorum »

Yaşam neydi yada yaşamak nasıl birşeydi?Genel geçer tanımlara mı sahipti,yoksa herkes için farklı anlamlar mı içerirdi?Y.Erdoğan demişti ya hani:’soyulur muydu kabuğu hayatın,yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?’Belki de yaşam konulduğu kabın şeklini almayan tek akışkandı.

Onca şey söylenilmişti üzerine;farklı betimlemelerle,farklı karakterlerin içinde yer aldığı öykülerde,romanlarda bazen şiirlerde,filmlerde;insan mahsulü herşeyde.Hiçbiri tam bir tanımını yapamıyordu hayatın’ diğer insan’a göre,oysa’ yaratıcı olan insan’a göre tam da bu olmalıydı işte.İçinde yaşadığı şeyi ne kadar da merak etmişti insan-deryanın içinde deryadan bi haber yaşayanlar da bu gruba dahil edilebilir,en azından bu benim yazımda olabilir.evet dahil ediyorum.-,ne özel ne önemli bir hale getirivermişti.Çünkü aslında bazen ukalaca ve belki çok görmüş geçirmiş bir edayla söylenen:’Dünya senin etrafında dönmüyooo olm/kızım!!’  geri dönmez bu seda gerçek dışı.Neden mi?Dünya benim /bizim etrafım(ız)da dönüyor da ondan.Yaşanan tek gerçeklik benim/bizim yaşadıklarım(ız).Bu yüzden işte,yaşam;kişi ne yaşıyorsa ne yaşadıysa,ne gördü ne bildiyse bundan ibaret.Yaşam genel geçer değil,öznel.Düşünsenize bu dünyanın hatta abartıp o bilmedikleri evrenin kendileri için yaratıldığını-ki kelimeden ulaşılan bir yaratıcının varlığıdır-düşünenler aslında ne de büyük bir çelişki içerisindeler-beni şaşırtmadı-.Bu fikirle beslenen insanların kendi yarattıkları - her nasılsa cümlenin tam da bu noktasına cuk uyan, o yere- Araf’a a sıkışmış oldukları ortada.İKİ DÜNYA ARASINDA KALAKALMAK,NE BURAYA NE DİĞERİNE AİT OLMAK…

Belki de yaşam;diğer yarını aramakla geçirdiğin zaman içinde biriktirdiğin deneyimlerin bütünüdür.Bazen asıl amaç unutulur,bazense bir saplantı haline getirilir;yani ya bulunur yada hep aranır.

                              Seni bulduğum gün değişmişti herşey

                              Artık ne ben eski bendim,ne sen eski sen…

Ben onu siliyorum artık hem de iz kalmamacasına

Denemeler Yorum Yok »

Kara tahtaya tebeşirle yazılmış kelimeleri silmenin zor olduğunu hatırlıyor musun?
Evet,silinirdi ama mutlaka izi kalırdı….
Dikkat edilirse pekala okunabilirdi geride kalan gölge harfler…
Bu silintilerin üzerine yeni tebeşir darbeleri…
Bir daha silmeler ve yine illa ki tebeşir izleri….
Silik….Harf harf…Belli belirsiz…
Ben onu siliyorum artık….
Hem de iz kalmamacasına…
Bastıra bastıra silgiyi…
Ama ne gam..Kara tahta iz tutyor…
Silgi elimden düşüyor zaman zaman…
Eğilip alıyorum üşenmeden…
Ve ben silmeye devam ediyorum…………………

çabamın bavulu

Denemeler Yorum Yok »

…tek bildiğim, dün babamın bugün benim ödediğim faturaların üzerindeki her harfin benim bavulumdan çalındığı. tek bildiğim, her sabah o iğrenç çalar saatin alarmının melodisinin bir zamanlar bir başkasının bavulundaki bestelerden çalındığı. tek bildiğim, bugün herhangi bir ofisin fotokopi makinesinden kağıda yayılan kopyanın kim bilir kimin bavulundaki röprodüksiyon denemelerinden çalındığı. tek bildiğim tüm bunları hem benim çaldırdığım, hem onların haince benden aldığı…ama geri alacağım, o zinciri kıracağım ve o çabalarımın karşılığına varacağım, biliyorum.

isveç akademisi’nin değerli üyeleri ve değerli konuklar ve onlardan da değerli  romanlarımı çalanlar ve o matematik öğretmeninden fotoğraflarını ve o dış ticaret uzmanının şarkılarını ve tüm amatör tiyatrocuların oyunlarını ve heykeltıraşların kirli ellerini ve ressamların fırçalarını çalanlar ve bizzat kendim ve dahi sevgili babam, o bavulu geri istiyorum ulan !

ruhuma sahip olabilirsin ama bedenime asla

Denemeler Yorum Yok »

…hava da sogukmus. üsüyo mu ki acaba? kalin birseyler giyseydi üstüne bari. hiç isik da yok etrafta, kafami kaldirip bakiyorum ama güç bela seçiliyo silüeti. bir tuhaf gölge sadece, yildizlarin arasinda gecenin karanliginda zar zor ayirt edilebilen. nasil simdi yüz ifadesi, sesi iyi geliyo gerçi ama… yorgun mu bakiyodur? endiseli midir? sasirmis midir? mutlu mudur? anlayabilmek için ne var ki elimde? bedensiz olmuyo mu yoksa? yoksa insan noolursa olsun görüp dokunmayinca, koklamayinca, kendi bedeni üstünde duymayinca onu hiçbirsey hissedemiyor mu? ama bu içimdeki ne o zaman? en tuhaf zamanlarda bir gelip bir giden bu tuhaf kelebek uçusmalari midemde? ya bu ellerimin titremesi, nerden çikti ki? bedensiz, çiplak, bir basina bir ruh bunu yapabilecek kadar güçlü olabilir mi? uzakligi asip ta içine isleyebilir mi insanin? yapabiliyormus demek…

Derste ..

Denemeler Yorum Yok »

nefes almak bu kadar zor gelirken inadına yaşamaya çalışmak ve her seferinde biraz daha sona yaklaşmak…

belki de aslında yaşamak istememek ama bir taraftan da bırakamamak nefes almayı,durduramamak zamanı ve her geçen saniye biraz daha yok olmak..

kafanı kaldırdığında sana bakan onlarca çift göz ama dudaklarda kocaman bir gülümseme sen her saniye yok olurken senin yokluğunla var olan bir sürü canlı…

her geciken kalp atışı senin sonunu hazırlarken başkalarına mutlu yarınlar bırakıyor..NE GARİP!!!

ölmek isteyip ölememek asıl zor olan!yaşamak bu kadar zor gelirken neden ölmeyi denemiyoruz o zaman?neden cesur değiliz ölebilecek kadar??

yok olmak mı ölmek mi?hangisi daha az acıtır??aslında cesaret isteyen hangisi?..

BİLMİYORUMMMMMM!!!


Tema & Yazılım Düzenleme : Koray Yalçın   1998 - 2009 Copyright © Tüm Hakkı Saklıdır. 
    Login