Sabah kalkıyoruz. Ev arama ve muhtemelen bulamadan eve dönme olayını kim bilir kaçıncı kez yaşamak üzere umutsuz bir hazırlık var üzerimizde. Yıllardır bizi bir türlü kendisinden kabul etmeyen bu şehirde inatla tutunmaya çalışıyoruz. Öğrencisinin sevilmediği batının sanayi merkezinde çirkin ördek yavrularıyız. Bu yüzden en ücra köşesinde ancak icazet vermişler oturmamız için. Bizse yinede terfi için bu şehir yaşamında, her tatil gününde bir kez daha deniyoruz “kiralıktır” yazılı camların sahiplerini ikna etmeyi. Bir kümesi bize kiralamaya çalışan bizden çok daha az bu şehirli olan kümes sahibinin bizi ikna çabaları karşısında çaresiz,mutsuz,kırık dakikalar yaşıyoruz. Bu yenik halimiz esnafı daha umutlandırmış olacak ki bir kat daha arttırıyor ısrarını. Sıkılıyorum. O ara telefonum çalıyor. Açıyorum, annem. Sesimdeki pes tonu yutarak neşeli konuşmaya çalışıyorum. Telefondaki de aynı numarayı oynuyor. İki kişi aynı oyunu oynayınca bir kat daha endişe verici oluyor bu sevmediğim telefon sohbeti.

Endişeleniyorum.
“ne zaman geliyorsun”
“bu aralar düşünmüyorum”
“bir günlüğüne gelemez misin”
“niye ne oldu ki”
“babaannen biraz rahatsız”
bir silah olup patlıyor telefon kulağımda. Uğuldayan kulağımda kendi sesimi duyamayarak “durumu nasıl” diyebiliyorum sadece. Sesi titriyor karşıdakinin “soru sorma” diyor “gel lütfen”
kapatıyor telefonu. Yada farkına varmadan ben kapatıyorum.rengim mi atmış ölmüş müyüm bilmiyorum.arkadaşlarım gözlerindeki korkuyla izliyorlar beni. Biri sormaya cesaret ediyor bir zaman sonra. “ne oldu” ….
“babaannem” diyorum “ölmüş”. Sonra kimseye bir şey demeden şuursuzca yürümeye başlıyorum gara doğru, ilk trenle evime gitmek için. Eve gidip kendimden geriye kalanları gömmek için.


Bu yazının okunma sayısı: 130