Nelere bağlanmadık ki körü körüne sanki başkası yokmuş ve olmayasıymış gibi ve hangi bağlılıklar geçip gitti hayatımızdan en kör düğüm hallerinden.
Kimlere ağlamadık ki gider gibi olduklarında bile, oysa genelde giden olandık, kimseyi gidesiye bekletmedik, kalan olmak istemezdik yani. Bu yüzden her ayrılma işleminden sonra bir eksilendik.
Çok kişilerleyken bile kimsesiz kalmaktan korkuyu yaşamak için her fırsatta olunmaz bir köşeye attık kendimizi, korkumuzu büyütmek için, korkumuzdan korkmak için, oysa gerçekten yalnız kaldığımızda yaşantımızın eksik yanlarını gördük, korkulanın korku kadar kötü olmadığını(hatta bazen çok daha iyi gelirdi bünyeye) gördük.
“Bizi seven”i sahiplendik hep, belki bize de sevmenin ne demek olduğunu öğretir diye, sevmeyi bile bilmezdik yani, ama ne zaman “bizi seven” anlamsızlaşsa kendi evreninde aslında bize sevgi diye diretmeye çalıştığı şeyin bizim sevgiden anladığımızdan çok uzak olduğunu fark ettik.
Biz sevgiyi, bize öğretenlerden daha iyi biliyorduk. Biz sevginin değilse de aşkın var olmadığına inanıyorduk. İki günlük alışkanlıkların, ezber söylevlerin ve ulu orta ziyan edilen sevgi sözcüklerinin aşk olmadığını biliyorduk. Üstelik seviyorsan bunu yapmalısın, şu günleri şu saatlerde hatırlamalısın, günde şu kadar aramalısın gibi tüm emir kipleriyle biten sevgi formüllerinden kaçanlardandık. Aşkı yaşamayanlardandık.
Sonunda yalnız kalmaktı bu oyunda bizim kabul ettiğimiz ve üzerimize de en yakışan rol. Ve bu yalnızlık rölünü öyle güzel yaşardık ki tüm hayatımız kapalı gişe oynadı. Ama biz hiç gişeciye sormadık o karanlığın içinde bizi izlemeye gelenlerden “sevdiğimiz” var mı diye…


Bu yazının okunma sayısı: 104