Bizi büyük beyaz bir odaya soktular, gözlerim kırpışmaya başladı, ışık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sonra bir masa ve masanın arkasında dört herif gördüm, sivildiler, kâğıtlara bakıyorlardı. Öteki tutukluları dibe yığmışlardı; onların yanına kadar gidebilmemiz için bütün odayı baştan başa geçmemiz gerekiyordu. Aralarında pek çoğunu tanıyordum; ötekiler yabancı olmalıydılar. Önümde duran ikisi yuvarlak kafalı, sarışındılar. Birbirlerine benziyorlardı. Fransızdılar sanıyorum.

Küçük olan durmadan pantolonunu yukarı çekiyordu: sinir iÅŸte. Bu üç saate yakın sürdü. SersemlemiÅŸtim; kafam bomboÅŸtu. Ama oda iyiden iyiye sıcaktı; bu da hoÅŸuma gitmiyor deÄŸildi; yirmi dört saatten beri buz kesmiÅŸtik. Muhafızlar tutukluları birbiri ardısıra masanın önüne götürüyorlardı. O zaman dört herif, tutuklulara, adlarını ve iÅŸlerini soruyorlardı. ÇoÄŸu zaman pek derine inmiyorlar ya da Muhimmat depoları sabotajına katıldın mı? Ayın dokuzunda sabahleyin neredeydin, ne yapıyordun? gibilerden ÅŸuradan buradan sorular soruyorlardı. Yanıtları dinlemiyorlardı, dinler gibi bile görünmüyorlardı. Bir an susuyorlar, dosdoÄŸru önlerine bakıyorlar, sonra da yazmaya koyuluyorlardı. Tom’a Uluslararası Tugay’da çalıştığının doÄŸru olup olmadığını sordular.

Ceketinin içinde ele geçirilen kâğıtlar yüzünden Tom aksini söyleyemiyordu. Juan’a hiçbir ÅŸey sormadılar, ama odanı söyledikten sonra uzun uzun birÅŸeyler yazdılar.

— AnarÅŸist olan erkek kardeÅŸim Jose’dir, dedi Juan. Artık burada olmadığını pekâlâ biliyorsunuz. Ben hiçbir partiden deÄŸilim, ben hiç siyasetle uÄŸraÅŸmadım.

Yanıt vermediler. Juan yine:

— Ben bir şey yapmadım. Başkaları uğruna gürültüye gitmek istemiyorum, dedi.

Dudakları titriyordu. Bir gardiyan onu susturdu ve götürdü. Sıra bana gelmişti:

— Sizin admız Pablo Ibbieta mı?

— Evet, dedim. Herif kâğıtlara baktı.

— Ramon Gris nerede? diye sordu.

— Bilmiyorum.

— Ayın altısından ondokuzuna kadar onu evinizde saklamışsınız.

— Hayır.

Bir an birşeyler yazdılar, sonra gardiyanlar beni çıkardılar. Koridorda Tom ile Juan iki gardiyanın arasında bekliyorlardı. Yürümeye koyulduk. Tom gardiyanlardan birine sordu:

— Şimdi ne olacak?

— Ne olmuş ki? dedi gardiyan:

— Bu bir soruşturma mıydı, yoksa bir yargılama mı?

— Yargılamaydı, dedi gardiyan.

— Peki, şimdi bizi ne yapacaklar? Gardiyan, kuru kuru:

— Karar size hücrelerinizde bildirilecek, dedi.

Gerçekte bize hücre olarak verilen yer hâstanenin mahzenlerinden biriydi. Burası, hava akımı yüzünden korkunç soğuktu. Bütün gece buz kestik; gündüz de bundan daha iyi değildi durum.

Bundan önceki beş günü ortaçagdan kalma bir çeşit zindan olan başpiskoposluk mahzeninde geçirmiştim. Çok tutuklu olmasına karşılık yer az olduğundan neresi olursa olsun yerleştiriyorlardı.

Ben kendi yerimden yana şikâyetçi değildim, soğuktan üşümüyordum, ama orada yalnızdım. Zaman uzayınca da bu sinir bozucu bir şey oluyor. Mahzende can yoldaşı vardı. Juan hiç konuşmuyordu.

Korkuyordu ve üstelik söyleyecek bir sözü olmayacağı kadar gençti. Tom konuşkandı ve İspanyolcayı iyi biliyordu.

Mahzende bir bank ve saman dolu dört şilte vardı. Gardiyanlar bizi getirip bırakınca oturduk, sessizce beklemeye koyulduk. Bir süre sonra Tom,

— İşimiz bitik, dedi.

— Bence de, dedim. Ama bana öyle geliyor ki ufaklığa bir şey yapmayacaklar.

— Ona bir suç yükleyemezler, dedi. O eylemcilerden birinin kardeşi, hepsi bu.

Juan’a baktım; söylenenleri iÅŸitirmiÅŸ gibi bir hali yoktu. Tom yeniden söze baÅŸladı:

— Saragossa’da ne yapmışlar, biliyor musun? Adamları yerlere yatırmışlar, sonra üzerlerinden kamyonlarla geçmiÅŸler. Bunu bize asker kaçağı bir Faslı söyledi. Mermi harcamamak için böyle yaptıklarını söylüyorlarmış.

— Ama onun yerine benzin harcıyorlar, dedim. Tom’a kızdım; böyle ÅŸeyler söylememeliydi.

— Yolda dolaşan, durumu kolaçan eden subaylar var, diye devam etti. Elleri ceplerinde, ağızlarında sigarayla bu olanları seyrediyorlar. Adamların işini bitirdiklerini mi sanıyorsun? Hepsine vız geliyor. Bağıra bağıra gebermelerine aldırmıyorlar bile. Bazan bir saat sürüyor. Faslı, diyordu ki: bunu ilk gördüğünde neredeyse kusuyormuş.

— Burada da böyle yapacaklarını sanmıyorum, dedim. Ama cephaneleri yetersizse, bilemem.

Solda, tavana açılmış, gökyüzüne bakan yuvarlak bir delikten ve dört hava deliğinden içeri ışık giriyordu. Çoğunlukla bir kapakla kapalı duran bu yuvarlak delikten mahzene kömür boşaltılırmış. Tam deliğin altında kalın bir toz yığını vardı. Kömür hastaneyi ısıtsın diye getirilmişti, ama savaşın başlamasıyla hastalar hastaneden çıkarılmışlar, kömür de orada işe yaramaz bir halde kalmıştı.

Yukarıdan içeri yağmur giriyordu, çünkü kapağı kapatmayı unutmuşlardı.

Tom titremeye başladı.

— Hay Allah, titriyorum, dedi. İşte yine başlıyor.

Ayağa kalktı, el kol hareketleri yapmaya başladı. Her hareketiyle beyaz ve kıllı göğsü üstünde gömleği aralanıyordu. Yere sırtüstü uzandı, bacaklarını havaya kaldırdı, makas hareketleri yaptı. İri sağrısının titrediğini görüyordum. Tom topuz gibiydi, ama yağlıydı da. Tüfek mermilerinin ya da süngü uçlarının tıpkı bir topak tereyağa dalar gibi bu yumuşak et yığınına gömülüvereceğini düşündüm. Tom sıska olsaydı aynı şey aklıma gelmeyecekti.

Ben o kadar üşümüyordum, ama sanki kollarım omuzlarım benim değildiler. Zaman zaman bir şeyim eksikmiş gibi geliyordu da çevremde ceketimi aramaya koyuluyordum, sonradan birden ceketi bana vermedikleri aklıma geliyordu. Bu daha da kötüydü. Elbiselerimizi kendi askerlerine vermek için almışlardı ve kala kala bize gömleklerimiz kalmıştı; bir de hastanede yatan hastaların yaz ortasında giydikleri bu keten pantolonlâr. Bir süre sonra Tom kalktı, oflaya puflaya gelip yanıma çöktü.

— Isındın mı?

— Ne gezer, soluğum kesildi.

Akşamın saat sekizine doğru yanında iki falanjist ile bir komutan içeri girdi. Elinde bir yığın kâğıt vardı. Gardiyana seslendi:

— Nedir onların adları? Şu üçünün?

— Steinbock, Ibbieta, Mirbal, dedi gardiyan.

Komutan kelebek gözlüklerini taktı, elindeki listeye baktı:

— Steinbock… Steinbock… İşte. Ölüme mahkûm edildiniz. Yarın sabah kurÅŸuna dizileceksiniz.

Yine baktı:

— Öteki ikisi de aynı, dedi.

— Olamaz, dedi Juan. Ben değilim.

Komutan, şaşkın bir tavırla ona baktı:

— Sizin adınız nedir?

— Juan Mirbal, dedi.

— İyi ya, adınız işte burada, dedi komutan. Ölüme mahkûm edildiniz.

— Ben hiçbir şey yapmadım ki, dedi Juan.

Komutan omuz silkti, Tom’la bana döndü:

— Bask mısınız?

— Yok, Bask değiliz. Canı sıkılmış gibiydi.

— Bana üç tane Bask olduğunu söylediler. Onların peşinden koşup zaman kaybedemem. Papaz istemezsiniz herhalde, değil mi?

Yanıt bile vermedik. Komutan,

— Şimdi bir Belçikalı doktor gelecek, dedi. Geceyi sizinle geçirmek için emir aldı.

Askerce selâm verip çıktı.

— Evet, dedim, olan ufaklığa oldu.

Bunu âdil olmak için söylüyordum, ama ufaklığı sevmiyordum. İpince bir yüzü vardı; korku, ıstırap yüzünü yüz olmaktan çıkarmıştı, bütün çizgilerini bozmuştu. Üç gün öncesine kadar canlı bir oğlandı; böylesinden hoşlanabilir insan. Ama şimdi yaşlı bir ibneye benziyordu, ne yapılsa ne edilse bir daha gençleşemeyeceğini düşünüyordum. Ona biraz şefkat göstermek hiç de fena olmazdı, ama şefkat beni tiksindiriyor, giderek midemi bulandırıyordu.

Tek söz söylemedi, ama kül gibi oldu. Yüzü ve elleri kül gibiydiler. Tekrar yerine oturdu; iri iri açılmış gözlerle toprağa baktı. Tom temiz yürekliydi. Onu kucaklamak istedi, ama ufaklık, yüzünü buruşturarak kendini sertçe çekiverdi.

— Bırak, dedim, alçak sesle. Neredeyse zırlamaya başlayacak, görüyorsun.

Tom ister istemez boyun eğdi. Ufaklığı avutmuş olsaydı, bu onu meşgul edecek, kafası kendine takılmayacaktı. Ama bu benim canımı sıkıyordu; ölümü hiç düşünmemiştim, çünkü böyle bir fırsat olmamıştı, ama şimdi fırsat vardı ve bunu düşünmek dururken neden başka şeyler yapmalıydı. Tom konuşmaya başladı:

— Sen herifleri hakladın mı? diye sordu bana.

Yanıt vermedim: AÄŸustos başından beri altı adam hakladığını anlatmaya baÅŸladı. Durumu pek anlamıyordu; anlamak istemediÄŸini de açıkça görüyordum. Ben de tam tamına ne olup biteceÄŸini canlandıramıyordum kafamda; çok acı çekilip çekilmeyeceÄŸini kendi kendime soruyordum, kurÅŸunları düşünüyordum, bedenimi delip geçen yakıcı sivriliklerini hayâl ediyordum. Bütün bunlar gerçek sorunun dışındaydı, ama ben sakindim. Anlamak için önümüzde bütün bir gece vardı. Bir süre sonra Tom konuÅŸmasını kesti. Göz ucuyla Tom’a baktım: Onun da kül gibi olduÄŸunu gördüm; zavallı bir görünüşü vardı. BaÅŸlıyor dedim kendi kendime. Neredeyse gece oluyordu, hava delikleri ve kömür yığını boyunca donuk bir ışık süzülüyor, gökyüzünün altında iri bir leke yapıyordu.

Tavanın deliğinden belli belirsiz bir yıldız görüyordum. Gece açık ve ayaz olacaktı.

Kapı açıldı, iki gardiyan içeri girdiler. Belçika üniforması giymiş kumral bir adam geliyordu arkalarından. Bizi selâmladı.

— Ben doktorum, dedi. Bu eziyetli durumlarda yanınızda bulunmak için emir aldım.

Hoş ve kibar bir sesi vardı.

— Buraya ne yapmaya geldiniz? dedim.

— Kendimi sizin yerinize koyuyorum. Şu birkaç saatinizin ağırlığını hafifletmek için elimden geleni yapacağım, dedi.

— Neden bizim yanımıza geldiniz? Başkaları da var, hastaneler onlarla dolu.

— Beni buraya yolladılar, dedi şaşkın bir tavırla. Ah! Sigara içmek ister misiniz? diye ekledi birden. Sigara da var, yaprak sigara da.

Bize İngiliz sigaraları ve purolar sundu. Ama reddettik. Gözlerinin içine bakıyordum; sıkılmış gibiydi.

— Siz, buraya acıyıp ilgilenmeye gelmediniz, dedim. Zaten sizi tanıyorum. Beni tutukladıkları gün sizi faşistlerle kışlanın avlusunda görmüştüm.

Daha da konuşacaktım, ama birden beni şaşırtan bir şey oldu: Bu doktorun burada olması beni kendi kendimle ilgilenmekten alıkoymuştu. Çoğunlukla ben bir insanın üstüne düştüm mü kolayını bırakmam. Yine de konuşma isteği yitti gitti içimden, omzumu silktim, gözlerimi çevirdim. Biraz sonra başımı kaldırdım; meraklı bir tavırla beni süzüyordu. Gardiyanlar bir ot minderin üstüne oturmuşlardı. Koca sıska Pedro başparmaklarını çeviriyor, öteki de uyumamak için zaman zaman başını oynatıyordu.

— Işık ister misiniz? diye Pedro birden sordu doktora. Beriki, başıyla Evet, dedi. Doktorun meşe odunu kadar kafasız olduğunu düşünüyordum, ama kuşkusuz, kötü yürekli değildi. Soğuk, mavi iri gözlerine bakınca bana öyle geldi ki bu adam daha çok hayâl gücü noksanlığı yüzünden yanılgıya düşüyordu. Pedro çıktı; bir petrol lâmbasıyla geri döndü, lâmbayı sıranın köşesine koydu. Kötü aydınlatıyordu, ama hiç yoktan iyiydi. Geçtiğimiz gece bizi karanlıkta bırakmışlardı. Lâmbanın tavana vuran yuvarlak ışığına şöyle bir süre baktım. Büyülenmiştim. Sonra birden kendime geldim, ışığın yuvarlağı silindi, koskoca bir yük altında ezildiğimi hissettim. Bu ne ölüm düşüncesiydi, ne de korku; bu adsız bir şeydi. Elmacık kemiklerim yanıyordu ve kafam berbattı.

Silkindim, iki yoldaşıma baktım. Tom başını ellerinin arasına gizlemişti, ancak kalın ve beyaz ensesini görüyordum. Küçük Juan bütün bütün dağılmıştı; ağzı açıktı, burun delikleri titriyordu.

Doktor ona yaklaÅŸtı, sanki ona güç vermek istercesine elini omzuna koydu; ama gözleri soÄŸuk soÄŸuk bakıyordu. Sonra Belçikalının elinin sinsice Juan’ın kolu boyunca aÅŸağıya, bileÄŸine kadar indiÄŸini gördüm.

Juan kayıtsız davranarak kendini bırakıyordu. Belçikalı dalgın bir tavırla bileği üç parmağı arasına aldı, aynı anda biraz geri çekildi ve bana sırtını dönmek için şöyle bir yerleşti. Ama ben geriye kaykıldım; saatini çıkardığını ve ufaklığın bileğini elinden bırakmadan bir süre yakaladığını gördüm. Sonra hareketsiz duran eli bırakıverdi ve gitti duvara yaslandı, acele not etmesi gereken çok önemli bir şey varmış gibi birden cebinden bir defter çıkardı, oraya birşeyler çiziktirdi.

Aşağılık herif, diye geçirdim içimden kızgınlıkla, benim de nabzımı yoklamaya kalkma sakın, pis ağzının orta yerine yerleştiririm yumruğu. Gelmedi, ama bana baktığını hissediyordum. Başımı kaldırdım, ben de ona baktım. Kimliği belirsiz bir sesle sordu:

— İnsan burada buz keser, öyle değil mi?

Üşümüş bir hali vardı, morarmıştı.

— Üşümüyorum, dedim.

Gözlerini dikip bana bakmaktan vazgeçmiyordu. Birden anladım, elimi yüzüme götürdüm: tere batmıştım. Bu mahzende, kışın ortasında, yel üfürür su götürürken, ben terliyordum. Terle keçeleşmiş saçlarımın arasına geçirdim parmaklarımı. Aynı anda gömleğimin ıslandığını, tenime yapıştığını fark ettim. En azından bir saattir terliyordum ve bunu hissetmemiştim. Ama bu, Belçikalı domuzun gözünden kaçmamıştı. Yanaklarımdan süzülen damlaları görmüştü ve marazlı sayılacak bir korku durumunun ortaya çıkması diye düşünmüştü; o kendisini doğal hissediyor, böyle olmakla da gurur duyuyordu; çünkü üşüyordu. Kalkıp suratını dağıtmak geldi içimden, ama tam davranmıştım ki utancım da, kızgınlığım da silinip gitti, kayıtsızca sıranın üstüne çöktüm.

Boynumu mendilimle kurulamakla yetindim, çünkü şimdi terlerin saçlarımdan süzülüp enseme aktığını hissediyordum; bu hoş bir şey değildi. Birden kurulanmaktan vazgeçtim zaten, yararsızdı. Mendilim sırılsıklam olmuştu ve hep terliyordum. Kaba etlerim de terliyordu ve ıslanan pantolonum sıraya yapışıyordu.

Küçük Juan birdenbire konuşmaya başladı:

— Doktor musunuz?

— Evet, dedi Belçikalı.

— İnsan uzun zaman acı çeker mi?

— Ne zaman?.. Yok canım, dedi Belçikalı babacan bir sesle, çabuk biter.

Ücretli muayene olmuş bir hastanın tasasını dağıtır gibi bir tavrı vardı.

— Ama ben… Bana dediler ki… Çoklukla iki kez yaylım ateÅŸi açılırmış.

— Bazan, diye başını sallayarak yanıt verdi Belçikalı. İlk yaylım ateşinde can alıcı yerlere bir şey olmazsa bir daha ateş edebilirler.

— O zaman tüfekleri yeniden doldurmak ve yeniden nişan almak gerekmez mi?

Düşündü, kısılmış bir sesle ekledi:

— Bu da zaman alır!

Ufaklıkta acı çekmenin korkusu vardı, bundan baÅŸka bir ÅŸey düşünmüyordu. Gençti. Bense bunu pek düşünmüyordum; beni terleten acı çekme korkusu deÄŸildi. AyaÄŸa kalktım, toz yığınına kadar yürüdüm. Tom sıçradı, kin dolu bir bakışla bana baktı; canını sıkıyordum çünkü ayakkabılarım gıcırdıyordu. Kendi kendime acaba benim yüzüm de onunki kadar kara sarı mı diye sordum. Baktım o da terliyordu. Gökyüzü muhteÅŸemdi, bu kuytu köşeye hiç ışık girmiyordu, Büyük Ayı’yı görmek için başımı kaldırmam yeterdi.

Ama artık eskiden olduğu gibi değildi, önceki gece başpiskoposluktaki zindanımda koskoca bir gök parçası görebiliyordum ve günün her saati bana bir başka anıyı hatırlatıyordu. Sabahleyin gök pürüzsüz ve hafif mavi olduğunda Atlantik kıyılarındaki plajları düşünüyordum.

Öğleyin güneÅŸi görüyordum ve hamsiyle zeytin yiyerek manzanilla içtiÄŸim, Sevilla’daki bir içki evini hatırlıyordum. Öğleden sonra gölgeye giriyordum ve arenaların bir yarısı güneÅŸten yanarken öbür yarısına düşen derin gölgeyi düşünüyordum. Dünyayı böyle gökyüzüne vuran yansısıyla görmek gerçekten acı verirdi insana.

Ama ÅŸimdi istediÄŸim kadar bakıyordum gökyüzüne. Artık gökyüzü bana hiçbir ÅŸey hatırlatmıyordu. Böylesini yeÄŸ tutuyordum. Gidip Tom’un yanına oturdum. Uzun bir zaman geçti.

Tom alçak sesle konuşmaya başladı. Hep konuşması gerekiyordu, böyle olmazsa düşünceleri içinde kendine yol bulamıyordu pek. Konuştuğu bendim, ama yüzüme bakmıyordu sanıyorum. Kuşkusuz, beni böyle kül gibi ve ter içinde, olduğum gibi görmekten korkuyordu. Birbirimize benziyorduk ve işin kötüsü birbirimizin aynası gibiydik. Capcanlı duran Belçikalıya bakıyordu.

— Sen anlıyor musun? diyordu. Ben anlamıyorum.

Ben de alçak sesle konuşmaya başladım. Belçikalıya bakıyordum.

— N’oldu, ne var?

— Anlayamadığım bir şey gelecek başımıza.

Tom’un çevresinde acayip bir koku vardı. Her zamankinden daha çok koku duyar gibi oldum. Alay ettim:

— Şimdi anlarsın.

— Anlaşılır gibi deÄŸil, dedi inatçı bir tavırla. Tam anlamıyla cesur olmak istiyorum, ama en azından olup bitecekleri bilmeliyim…

Dinle, bizi avluya götürecekler. Herifler gelip karşımıza sıralanacaklar.

— Kaç kişi olurlar?

— Ne bileyim. Beş ya da sekiz. Çok değil.

— İyi. Sekiz kişi olacaklar. Onlara Nişan al! diye bağıracaklar ve bana çevrilmiş sekiz tüfek göreceğim. Duvarı yarıp içine girmeyi isterim diye düşünüyorum; olanca gücümle duvara sırtımla yaslanacağım ve duvar karşı koyacak. Tıpkı kâbus gibi. Bütün bunları düşlüyorum kafamda. Ah bir bilsen nasıl düşlediğimi.

— İyi iyi! dedim, ben de düşlüyorum.

— Çok acı veren bir şey olmalı bu. Yüz tanınmasın diye insanın ağzına ve gözlerine nişan aldıklarını biliyorsun, diye ekledi haince. Şimdiden yaraları hissediyorum; bir saatten beri boynumda ve başımda ağrı var. Gerçek acı değil. Kötüsü de bu ya, yarın sabah duyacağım acılar. Peki sonra?

Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum, ama hiç de öyle görünmek istemiyordum. Acılara gelince, ben de küçük bıçak yaraları gibi bedenimde bu acıları duyuyordum. Alışamıyordum, ama onun gibiydim, önem vermiyordum.

— Sonra, dedim sert bir biçimde, nalları dikeceksin. Yalnızca komedi, için konuşmaya koyuldu. Gözlerini Belçikalıdan ayırmıyordu. Berikinin dinler gibi bir hali yoktu. Ben onun ne diye buraya geldiğini biliyordum. Ne düşündüğümüz onu ilgilendirmiyordu. Bizim bedenlerimize bakmaya gelmişti, diriyken can çekişen bedenlerimizi seyretmeye gelmişti.

— Kâbuslarda olduÄŸu gibi, diyordu Tom, insan bazı ÅŸeyler düşünmek ister, hep böyle olduÄŸunu bilir, anlamakta gecikmez ve sonra çekilip gider, elimizden kaçar ve düşer. Kendi kendime, sonra hiçbir ÅŸey olmayacak artık, diyorum. Ama bunun ne demek olduÄŸunu anlamıyorum. Hemen hemen buraya kadar ulaÅŸtığım anlar oldu… ama sonra olan oluyor, yeniden acıları, kurÅŸunları, patlamaları düşünmeye baÅŸlıyorum. Ben maddeciyim, inan bana. Deli olmuyorum. Ama sonu gelmeyen bir ÅŸey var. Cesedimi görüyorum: güç deÄŸil, ama kendi gözlerimle kendimi görüyorum.

Düşünmeye baÅŸlamam gerekiyor… hiçbir ÅŸeyi görmeyeceÄŸimi, hiçbir ÅŸeyi iÅŸitmeyeceÄŸimi ve dünyanın ötekiler için sürüp gideceÄŸini düşünmeye baÅŸlamam gerekiyor. İnsan bunu düşünmek için yaratılmamıştır Pablo. İnan bana. Bazı ÅŸeyler bekleyerek uykusuz geçirdiÄŸim bütün bir gecede bütün bunlara ulaÅŸtım. Ama bu aynı ÅŸey deÄŸil. Arkadan saldıracak bize. Pablo, biz de hazırlıksız olacağız.

— Kes sesini, dedim ona, istersen bir günah çıkaran papaz çağırayım sana?

Karşılık vermedi. Peygamberlik taslamak, kiÅŸiliksiz bir sesle konuÅŸarak bana Pablo demek isteÄŸinde olduÄŸunu çoktan fark etmiÅŸtim: Böylesi bir ÅŸeyi sevmiyordum, ama öyle gözüküyor ki bütün İrlandalılar böyledirler. Belli belirsiz bir sidik kokuyor gibime gelmiÅŸti. Aslında Tom’a pek yakınlık duymuyordum ve her ne kadar birlikte de bulmuyordum. Bazı adamlar vardır ki onlarla olan iliÅŸki farklıdır, sözgeliÅŸi Ramon Gris’le. Ama Tom’la Juan arasında kendimi yalnız hissediyordum: Zaten böylesi daha iÅŸime geliyordu. Ramon’la bir arada olaydım belki de yumuÅŸardım. Ama ÅŸu anda korkunç derecede katıydım ve böyle kalmak istiyordum.

Bir çeÅŸit dalgınlıkla Tom, sözcükleri gevelemeye devam ediyordu. Kendini düşünmekten alıkoymak için konuÅŸtuÄŸu kesindi. YaÅŸlı prostat hastaları gibi keskin sidik kokuyordu. Aslında ben de onun gibi düşünüyordum; bütün söylediklerini ben de söyleyebilirdim: Böylesi ölmek doÄŸal bir ÅŸey deÄŸildir. Ölüm yolunu tuttuÄŸumdan bu yana hiçbir ÅŸey bana doÄŸal gelmiyordu, ne bu kömür yığını, ne tahta sıra, ne de Pedro’nun pis suratı. Yalnızca Tom’la aynı ÅŸeyleri düşünmek hoÅŸuma gitmiyordu. Pekâlâ biliyordum ki bütün bir gece, hiç olmazsa beÅŸ dakika kadar bazı ÅŸeyleri aynı anda düşünüp duracağız, terleyeceÄŸiz ya da titreyeceÄŸiz. Şöyle yandan baktım ona, bana ilk kez tuhaf gözüktü; ölümünü yüzünde taşıyordu. Gururum yaralanmıştı; yirmi dört saatlik bir süre içinde Tom’un yanıbaşında yaÅŸamıştım, onu dinlemiÅŸtim, onunla konuÅŸmuÅŸtum, biliyordum ki hiç ortak bir ÅŸeyimiz yoktu. Åžimdiyse ikiz kardeÅŸler kadar birbirimize benziyoruz, basit bir ÅŸey, çünkü birlikte geberip gideceÄŸiz. Tom bana bakmaksızın elimi tuttu:

— Pablo, kendi kendime soruyorum… İnsanoÄŸlunun yok olup gittiÄŸi gerçekten doÄŸru mu diye soruyorum.

Elimi çektim,

— Ayaklarının arasına bak, salak, dedim.

Ayaklarının arasında küçük bir su birikintisi vardı ve pantolonundan damlalar düşüyordu.

— Bu da ne? dedi korkuyla.

— Altına işemişsin, dedim.

— Doğru değil, dedi kızgınlıkla. İşemem, bir şey yok. Belçikalı yaklaşmıştı. Göstermelik bir merakla sordu:

— Hasta mısınız?

Tom karşılık vermedi. Belçikalı hiçbir şey söylemeden birikintiye bakıyordu.

— Bu da nedir, anlamadım, dedi Tom, sert bir tavırla. Ama korkmuyorum. Size yemin ederim ki korkmuyorum. Belçikalı yanıt vermedi. Tom ayağa kalktı, gitti bir köşeye işedi. Önünü ilikleyerek geri geldi, oturdu, bir daha da ağzını açmadı. Belçikalı not alıyordu.

Üçümüz birden ona bakıyorduk, çünkü canlıydı. Bir canlının hareketleri, bir canlının kaygıları vardı. Yaşayan insanlar nasıl titrerse öyle titriyordu bu mahzenin içinde. Kendi emri altında ve iyi beslenmiş bir bedeni vardı. Biz ötekiler, bedenimiz var mı yok mu bir şey duymuyorduk. Ne olursa olsun hiçbir şey. Bacaklarımın arasını, pantolonumu yoklamak istedim, ama cesaret edemiyordum. Belçikalıya bakıyordum. Bacaklarının üstünde yay gibi gergin, kaslarına hükmediyor ve yarını da düşünebiliyordu. Biz, kanımız çekilmiş üç gölge, orada duruyorduk, ona bakıyorduk ve vampirler gibi hayatını emiyorduk.

Sonunda küçük Juan’a yaklaÅŸtı. ÇocuÄŸun ensesine dokunmak istemesi meslek aÅŸkından mıydı, yoksa bir acıma isteÄŸine boyun eÄŸmesinden mi? Acımak söz konusuysa bütün bir gecede bir tek kere oldu bu. Küçük Juan’ın başını ve boynunu okÅŸadı. Ufaklık kendini bırakıverdi, gözlerini ondan ayırmıyordu, sonra birden adamın elini yakaladı, garip garip baktı. Belçikalının elini iki eli arasında tutuyordu ve ellerin hiç de hoÅŸ bir görünüşü yoktu. Bu tombul ve kırmızı eli, kül rengi iki mengene sıkıyordu. BirÅŸeylerin olacağından kuÅŸkulanıyordum. Tom da aynı durumda olmalıydı. Ama Belçikalı bir ÅŸeyin, farkında deÄŸildi, babacan bir tavırla gülümsüyordu. Bir süre sonra ufaklık, kırmızı iri eli aÄŸzına götürdü ve ısırmak istedi. Belçikalı can havliyle elini kurtardı ve sendeleyerek duvara kadar gitti. Bir saniye bize korkuyla baktı, bizim kendisine benzer adamlar olmadığımızı birden anlamış olmalıydı. Gülmeye baÅŸladım. Gardiyanlardan biri yerinden sıçradı. Öteki uyumuÅŸtu; gözleri açık ve bembeyazdı.

Kendimi hem yorgun, hem de aşırı coşkulu hissediyordum. Sabaha karşı başımıza gelecek olanı, ölümü düşünmek istemiyordum. Bunun hiçbir anlamı yoktu, ya kelimeler ya da boşluktan başka bir şey değildi karşılaştığım. Başka bir şey düşünmeye kalktığımda, üzerime çevrilmiş tüfek namlularını görüyordum. Belki yirmi kereden fazla idam edilişimi yaşadım. Bir keresinde sahiden oldu sandım; bir dakika dalıp uyumuş olmalıyım. Beni duvara doğru götürüyorlardı, debelenip duruyordum ve beni bağışlamalarını istiyordum. Sıçrayarak uyandım ve Belçikâlıya baktım. Uykumda bağırmış olmaktan korkuyordum. Ama o bıyığını buruyordu, bir şeyin farkında değildi.

İsteseydim bir an uyurdum sanıyorum. Kırk sekiz saattir uyumamıştım, canıma tak etmiÅŸti. Ama hayattan iki saat kaybetmek istemiyordum. Åžafak atarken gelip beni uyandıracaklardı, uyku sersemi arkalarından gidecektim ve gık demeden gidecektim. Böylesini istemiyordum. Bir hayvan gibi ölmek istemiyordum. Anlamak istiyordum. Üstelik kâbus görmekten de korkuyordum. AyaÄŸa kalktım, bir uçtan bir uca yürüdüm, kafamdaki düşünceleri deÄŸiÅŸtirmek için geçmiÅŸ hayatımı düşünmeye baÅŸladım. Bölük pörçük bir yığın ânı kafama yığıldı. İyileri de vardı, kötüleri de. Ya da ben önceden bunları böyle adlandırıyordum. Yüzler ve öyküler vardı. Yortu ÅŸenlikleri sırasında Valensiya’da boynuz yemiÅŸ bir matador yamağının yüzü, amcalarımdan birinin yüzü, Ramon Gris’nin yüzü gözümün önünde yeniden canlandı. Başımdan geçenleri hatırladım: 1926′da nasıl üç ay iÅŸsiz güçsüz kaldığımı, nasıl açlıktan geberdiÄŸimi, Granada’da bir sıra üzerinde geçirdiÄŸim geceyi hatırladım: üç gündür âğzıma bir lokma koymamıştım, kudurmuÅŸtum, geberip gitmek istemiyordum. Bu beni güldürdü. Mutluluk peÅŸinde, kadınların peÅŸinde, özgürlüğün peÅŸinde koÅŸmuÅŸtum, hem de nasıl. Niyeydi bütün bunlar?

İspanya’yı kurtarmak istemiÅŸtim. Piy Margall’a hayrandım. AnarÅŸist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuÅŸmuÅŸtum. Her ÅŸeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi.

Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiÅŸ gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: Kutsal bir kuruntuymuÅŸ demek ki. Madem ki sona erecek, hiçbir ÅŸeye deÄŸmezmiÅŸ. Kızlarla nasıl dalga geçebildiÄŸimi, nasıl gezip tozabildiÄŸimi sordum kendime. Böyle öleceÄŸimi bilseydim tek parmağımı bile oynatmazdım. Hayatım önümdeydi, kapalı, saklı, bir çanta gibi. Gelgelelim içinde olanlar daha bitmemiÅŸti. Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime güzel bir hayattı demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir taslaktı. Zamanımı ölümsüzlük için uÄŸraÅŸmakla geçirmiÅŸim, bir ÅŸey anlamamışım. Hiçbir ÅŸeyden hayıflanmıyordum. HayıflanabileceÄŸim bir yığın ÅŸey vardı, manzanilla’nın tadı, Cadiz yakınlarında küçük bir koyda yazın denize giriÅŸim gibi. Ama ölüm hepsini berbat etmiÅŸti.

Belçikalının güzel bir fikri vardı: birden,

— Dostlarım, dedi, askeri yönetimin izin vereceği biçimde, sizden sevdiklerinize bir iki söz ya da bir hatıra götürebilirim.

Tom, gürledi:

— Benim kimsem yok!

Hiçbir yanıt vermedim. Tom bir an durdu, sonra bana dönüp merakla,

— Concha’ya söyleyecek bir ÅŸeyin yok mu? dedi.

İnsanlar; onlara yukarıdan bakmak gerek. Işığı söndürüp pencereye geçiyordum: Yukarıdan birisinin onları gözleyeceğini akıllarına bile getirmiyorlardı. Önden görünüşlerine dikkat ederler, bazı da arkadan görünüşlerine, ama bütün gösterileri bir yetmişlik seyirciler için hesaplanmıştır. Zaten kim kalkar da bir melon şapkanın altıncı kattan görünüşünü düşünür? Omuzlarını ve kafalarını canlı renkler, göz alıcı kumaşlarla savunmayı bir yana korlar. İnsanoğlunun bu büyük düşmanıyla savaşmayı bilmezler: Kuşbakışı görünüşle.

Eğiliyordum ve gülmeye başlıyordum: O kadar gurur duydukları eşsiz benzersiz şu ayakta olma durumu neredeydi şimdi? Kaldırıma yapışmış eziliyorlardı; yarı sürüngen iki uzun bacak omuzlarının altından çıkı çıkıveriyordu.

Altıncı katın balkonunda: Ben bütün hayatımı burada geçirmeliydim. Ahlâkî üstünlükleri maddi simgelerle pekiÅŸtirmeli, yoksa yıkılıp giderler. Öyleyse, kesinkes, insanlar üzerindeki üstünlüğüm nedir benim? Bir konum üstünlüğünden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil: İçimdeki insanoÄŸlunun üstünde yer almışım ve seyrediyorum onu. İşte bunun için Notre-Dame’ın kulelerini, Eiffel Kulesinin sahanlığını, Sacre-Coeur’ü, Delambre Sokağındaki altıncı katımı seviyorum. Bunlar eÅŸsiz simgeler. Bazı bazı sokaÄŸa inmek gerekiyordu; sözgeliÅŸi iÅŸe gitmek için.

Boğuluyordum. İnsanlarla düzayak bir yerde birlikte olunca onları karınca yerine koymak çok güçtür. Değerler. Bir kere, sokakta ölmüş bir herif gördüm. Yüzükoyun düşmüştü. Arkaüstü çevirdiler, yüzü kanıyordu. Açık gözlerini de, solgun bezini de, kanı da gördüm. Kendi kendime: Bir şey değil, yeni boyanmış bir resimden daha fazla heyecan verici değil. Burnunu kırmızıya boyamışlar işte, o kadar, diyordum. Ama beni bacaklarımdan ve ensemden yakalayan pis bir ağrı duydum, bayıldım. Bir eczaneye götürdüler, omuzlarıma vurdular, alkol içirdiler. Onları öldürecektim neredeyse.

Onların benim düşmanım olduklarını biliyordum, ama onlar bunu bilmiyorlardı. Aralarında sevişiyorlardı, dayanışıyorlardı; bana gelince, şurada burada yardım eli uzatacaklardı, çünkü benim kendi hemcinsleri olduğuma inanıyorlardı. Ama gerçeğin en küçük yanını öğrenebilselerdi beni döverlerdi. Zaten daha sonra o da oldu. Beni yakalayıp da kim olduğumu anladıkları zaman tozumu silktiler, komiserlikte iki saat sırtıma vurdular, tekme tokat giriştiler, kollarımı büktüler, pantolonumu indirdiler, sonunda gözlüklerimi yere çarptılar; ben yere kapanmış, gözlüklerimi ararken gülerek kıçıma tekmeler attılar. Beni sonunda döveceklerini her zaman önceden bilmişimdir. Güçlü değilim ve kendimi savunamıyorum.

Uzun süredir beni onlar gözlüyorlar: Büyükler yani. Sokakta, gülmek için, ne yapacağımı görmek için beni itip kakıyorlardı. Hiç sesimi çıkarmıyordum. Hiçbir şey anlamamış gibi davranıyordum.

Gelgelelim onların elindeydim. Onlardan korkuyordum: Bu bir önseziydi. Ama düşünün ki onlardan nefret etmem için çok ciddi nedenlerim vardı.

Bu bakımdan, her şey, bir tabanca satın aldığım günden başlayarak çok iyi gitti. İnsan, üstünde patlayabilen ve gürültü çıkaran şeylerden birini sürekli taşırsa kendini kuvvetli hissediyor.

Pazar günü onu alıyor, pantolonumun cebine şöyle sokuveriyor, dolaşmaya çıkıyordum,

genellikle bulvarda dolaşırım. Onu pantolonumun üstünden bir çaÄŸanoz çekiÅŸtirir gibi çekiÅŸtirdiÄŸini hissediyordum; onu kalçamda buz gibi hissediyordum. Ama yavaÅŸ yavaÅŸ, bedenime deÄŸe deÄŸe ısınıyordu. Belli bir sertlikle yürüyordum; cinsel organı dikleÅŸmekte olan, her adım atışta onu gemleyen bir adam görünüşü vardı bende. Elimi cebime sokuyor ve nesne’yi yokluyordum. Zaman zaman genel tuvalete giriyordum -orada, içeride bile çok dikkat ediyordum, çünkü yanlarda insanlar olur- tabancamı çıkarıyordum, okkalıyordum, siyah tırtıklı kabzasına ve yarı kapalı bir gözkapağını andıran siyah tetiÄŸine bakıyordum. Dışarıdan bakanlar, ötekiler, ayrık ayaklarımı ve pantolonumun paçalarını görenler iÅŸediÄŸimi sanıyorlardı. Ama ben genel tuvaletlerde hiç iÅŸemem.

Bir akÅŸam insanlara ateÅŸ etmek düşüncesi geldi aklıma. Bir cumartesi akÅŸamıydı; Montparnasse Sokağında bir otelin önünde nöbet tutan sarışını, Lea’yı aramak için çıkmıştım. Bir kadınla yakın iliÅŸkim hiç olmadı. Olsaydı kendimi soyguna uÄŸramış hissederdim. Onların üstüne çıkarsın, tamam, ama onlar da tüylü koca ağızlarıyla sizin apış aranızı yer bitirirler. DuyduÄŸuma göre de bu alışveriÅŸte kazançlı çıkan onlar olurmuÅŸ.

Ben kimseden bir şey istemiyorum, ama artık bir şey vermek de istemiyorum. Ya da, bana tiksintiyle boyun eğen soğuk ve sofu bir kadın gerekiyor olmalıydı. Her ayın ilk cumartesi günü Lea ile Duquesne Otelinin bir odasına kapanıyordum. O soyunuyordu, ben de elimi sürmeden ona bakıyordum. Bazı zamanlar ne olursa pantolonumun içinde oluyordu, bazı zamanlarda da işin sonunu getirmek için eve gidecek kadar vaktim olmuyordu. O akşam onu yerinde bulamadım. Bir zaman bekledim, gelmediğini görünce soğuk algınlığı geçirdiğini düşündüm. Ocak ayının başıydı; hava çok soğuktu. Üzülmüştüm: Ben hayâlci bir insanımdır; bu akşam çıkaracağım zevki canlandırmıştım kafamda. Odessa Caddesinde sık sık gözüme çarpan biraz geçkince, ama etine dolgun bir esmer vardı. Biraz geçkince kadınlardan nefret etmem: Soyundukları zaman ötekilerden daha çıplakmış gibi olurlar. Ama benim huyumu soyumu bilmiyordu, açık açık ona anlatmak da beni biraz utandırıyordu. Sonra yeni yeni tanışıklıklardan kaçınırım. Bu kadınlar bir kapının arkasına bir hırsız saklayabilirler ve herif üstünüze saldırır, paranızı alır. Bir yumruk da yemezseniz talihiniz varmış sayılır. Gelgelelim bu akşam nereden geldiğini bilmediğim bir kahramanlıkla eve gidip tabancamı almaya ve bir serüvene atılmaya karar verdim.

Kadına yaklaştığımda aradan bir çeyrek saat geçmişti; tabancam da cebimdeydi, artık hiçbir şeyden korkmuyordum. Yakından bakılınca daha çok acınacak bir görünüşü vardı. Karşı komşuma, çavuşun karısına benziyordu. Bundan da aşırı hoşnut oldum, çünkü uzun süreden beri canım onu çıplak görmeyi istiyordu. Çavuş gidince, pencere açık giyiniyordu; ben de onu yakalamak için genellikle perdenin arkasına gizleniyordum. Ama tuvaletini odanın dibinde yapıyordu.

Stella Otelinin yalnız dördüncü katında boş bir oda vardı. Çıktık. Kadın oldukça ağırdı, soluk almak için her basamakta duruyordu. Bense pek rahattım: Göbeğime rağmen kuru bir bedenim var ve soluğumun kesilmesi için dört kattan fazla olması gerekir. Dördüncü katın sahanlığında kadın durdu; derin bir soluk alarak sağ elini kalbine bastırdı. Sol elinde de odanın anahtarını tutuyordu.

Beni güldürmeye çalışarak, — Yüksek, dedi.

Hiç yanıt vermeden elinden anahtarı aldım, kapıyı açtım. Tabancamı cebimin içinde önüme çevrik olarak sol elimle tutuyordum, elektrik düğmesini çevirene kadar da elimden bırakmadım. Oda boştu. Lavaboya bir kalıp yeşil sabun koymuşlardı. Gülümsedim: Benim için bidelerin, sabun kalıplarının hiçbir önemi yoktu. Kadın arkamda durmadan soluyordu, bu beni coşkulandırıyordu. Döndüm; bana dudaklarını uzattı. Kadını ittim.

— Soyun, dedim.

Tüylü bir koltuk vardı, rahatça oturdum. Bu gibi durumlarda sigara içmediğime üzülürüm. Kadın, giysisini çıkardı, sonra bana kuşkuyla bir göz atarak durdu.

Arkaya doğru kaykılarak,

— Adın ne senin? dedim.

— Renee.

— Peki Renee, çabuk ol, bekliyorum.

— Sen soyunmuyor musun?

— Hadi, hadi, dedim ona, sen işine bak, benimle uğraşma.

Donunu ayaklarına indirdi, sonra çıkarıp sutyeniyle birlikte özenle giysisinin üstüne koydu.

— Sen küçük bir yaramaz, bir tembel misin yoksa şekerim? diye sordu kadın. İster misin karıcığın her işi yapsın? Aynı zamanda bana doğru geldi, oturduğum koltuğun dirseklerine elleriyle dayanarak bütün ağırlığıyla bacaklarımın arasına diz çökmeye kalktı. Kadını sertçe kaldırdım,

— Böyle değil, böyle değil, dedim. Şaşkınlıkla bana bakıyordu.

— Ne yapayım istiyorsun ama?

— Hiç. Yürü, dolaş, senden daha fazlasını istemiyorum. Beceriksiz bir tavırla bir boydan bir boya yürümeye başladı. Kadınların çıplakken yürümeleri kadar hiçbir şey canlarını sıkamaz. Topuklarını yere basmaya alışık değillerdir. Yosma sırtını kamburlaştırıyor ve kollarını salıveriyordu. Bense pek hoşnuttum; burada bir koltuğa sakin sakin oturmuş, boğazına kadar giyinik bir durumda, eldivenlerim bile elimde; şu geçkince kadınsa benim emrim üzerine çırılçıplak soyunmuş, çevremde dolanıp duruyor.

Başını bana doğru döndürdü, görünüşü kurtarmak için fettanca gülümsedi.

— Beni güzel buluyor musun? Göz banyosu mu yapıyorsun?

— İlgilenme sen.

Bana, birden dışa vuran bir isteksizlikle:

— Söyle bakalım, dedi, beni böyle uzun zaman yürütmek niyetinde misin?

— Otur.

Yatağın üstüne oturdu; sessizce birbirimize bakıştık. Tüyleri diken diken olmuştu. Duvarın öteki yanından bir çalar sâatin tik takları duyuluyordu. Birdenbire,

— Aç bacaklarını, dedim.

Bir çeyrek saniye duraksadı, sonra boyun eğdi. Bacaklarının arasına baktım ve burnumdan soludum. Sonra öyle bir güldüm, öyle bir güldüm ki gözlerimden yaşlar geldi. Kadına sadece,

— Anlıyor musun? dedim.

Ve yeniden gülmeye başladım.

Aptalca bana baktı, sonra kıpkırmızı oldu, bacaklarını kapattı.

Dişlerinin arasından,

— Aptal, dedi.

Ama ben bir güzel güldüm, sonunda ayağa fırladı, iskemlenin üstündeki sutyenini aldı.

— Yooo, dedim kadına, daha bitmedi. Şimdi sana elli frank vereceğim, ama paramın karşılığı isterim.

Kadın sinirli sinirli külotunu da aldı.

— Yetti artık, anlıyor musun? Ne istiyorsun bilmiyorum. Beni buraya dalga geçmeye çıkardınsa…

Sonunda tabancamı çıkardım, kâdına gösterdim. Ciddi bir tavırla bana baktı, hiçbir şey demeden külotunu bırakıverdi.

— Yürü, dedim. Dolaş.

Beş dakika dolaştı. Sonra kamışımı eline verdim ve kadını uğraştırdım. Donumun ıslandığını hissedince ayağa kalktım, kadına elli franklık bir kâğıt para uzattım. Kadın parayı aldı.

— Hoşça kal, diye ekledim. Bu paraya karşılık seni pek yormadım.

Kadını bir elinde sutyeni, ötekinde elli franklık kâğıt parayla odanın ortasında çırılçıplak bırakıp gittim. Verdiğim paradan yana içim sızlamıyordu: Kadını şaşırtmıştım. Bir orospu böyle kolay kolay şaşırtılmazdı. Merdivenleri inerken: İşte benim istediğim, herkesi şaşırtmak, diye düşündüm. Bir çocuk gibi sevinçliydim. Yeşil sabunu alıp götürmüştüm; eve gelince parmaklarımın arasında incelinceye ve uzun zaman emilmiş naneli bir bonbon şekerine benzeyinceye kadar sabunu sıcak suyun altında uzun uzun ovuşturdum.

Gece sıçrayarak uyandım; kadının yüzünü, tabancamı gösterdiğim zaman gözlerinin aldığı şekli ve her adım atışında hoplayan yağlı karnını yine gördüm.

Kendi kendime, amma, aptalmışım, dedim. Acı bir piÅŸmanlık duydum: Oradayken ateÅŸ etmeli, o karnı kalbura çevirmeliydim. O gece ve daha sonraki üç gece, rüyamda göbeÄŸinin çevresine dizilmiÅŸ altı tane küçük kırmızı delik gördüm. Kısacası, tabancam olmadan artık sokaÄŸa çıkmadım. İnsanların sırtına bakıyordum ve yürüyüşlerine göre, üstlerine ateÅŸ etsem nasıl yere yuvarlanırlar diye aklımdan geçiriyordum. Pazar günü klasik konserlerin çıkış yerine, Châtelet’nin önüne gidip dolaÅŸmayı âdet edindim. Saat altıya doÄŸru bir zil sesi duyuyordum, yer gösterici kadınlar camlı kapıları açıp çengelliyorlardı. Bu baÅŸlangıçtı:

Kalabalık ağır ağır boşalıyordu. İnsanlar, gözleri hâlâ hülyalı, yürekleri hâlâ tatlı duygularla dolu, kararsız adımlarla yürüyorlardı. İçlerinde çevresine şaşkın şaşkın bakan pek çok kişi vardı. Sokak onlara masmavi görünüyor olmalıydı. Üstelik esrarlı bir gülüşle gülüyorlardı. Bir dünyadan bir ötekine geçiyorlardı. Öbür dünyada onları bekleyen bendim, ben. Sağ elimi pantolonuma daldırmıştım ve olanca gücümle silâhımın kabzasını sıkıyordum.

Bir süre sonra kendimi üstlerine ateÅŸ ederken görüyordum. Deynekler gibi deviriyordum onları, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı; hayatta kalanlar telâşa kapılıp kapının camlarını kırıp gerisin geriye tiyatrodan içeri dalıyorlardı. Çok sinir bozucu bir oyundu bu: Ellerim titriyordu sonunda ve kendime gelmek için Dreher’de gidip bir konyak içmek zorunda kalıyordum.

Kadınları öldürmezdim. Barsaklarına ateş ederdim. Ya da daha olmazsa oynasınlar diye baldırlarına. Henüz bir şeye karar vermemiştim. Sanki kararım kesinmiş gibi davranmayı yeğledim. İşe, önemsiz ayrıntıları düzene koymakla başladım. Denfert-Rochereau Fuarında, bir kapalı atış yerinde kendimi yetiştirdim. Hedeflerim pek öyle büyük değildi, ama insanlar, özellikle yakından ateş edildiğinde geniş bir hedef oluştururlar. Sonra kendimi tanıtmak işiyle uğraştım. Bütün arkadaşlarımın işyerinde toplandığı bir günü seçtim. Bir pazartesi sabahı. Her ne kadar ellerini sıkarken dehşete kapılsam da görünüşte aram çok iyiydi onlarla.

Günaydın demek için eldivenlerini çıkarıyorlardı; eldivenlerini sıyırırlarken el ayalarının çizik çizik ve yaÄŸlı çıplaklığını ortaya sererek parmaklarından yavaşça eldiveni çekerlerken müstehcen bir havaları vardı. Bense hep eldivenliydim. Pazartesi sabahı önemli bir ÅŸey olmadı. Ticaret bölümünün yazıcısı, terkleri getirdi bıraktı bize. Lemercier, kıza kibarca takıldı, kız gidince de bıkkın bir çokbilmiÅŸlikle kızın güzelliklerini sayıp döktüler. Sonra Lindbergh konuÅŸuldu. Lindbergh’i pek seviyorlardı.

— Ben siyah kahramanları severim, dedim.

— Zenciler mi? diye sordu Masse.

— Hayır. Büyücü denen siyahları. Lindberg beyaz bir kahramandır, beni ilgilendirmez.

— Git gör bakalım Atlantik’i geçmek kolay mı? dedi Bouxin, tersçe.

Onlara siyah kahramandan ne anladığımı anlattım.

— Bir anarşist, diye özetledi Lemercier:

Yavaşça:

— Hayır, dedim, anarşistler kendi tarzlarındaki adamları severler.

— Öyleyse kafadan sakat biri olmalı.

Bu sırada, mürekkep yalamış biri olarak, Masse araya girdi:

— Ben sizin kahramanınızı anladım, dedi bana. Adı Erostrate. Tanınmış biri olmak istiyordu; bunun için Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Efes Tapınağını yakmaktan başka bir şey bulamadı.

— Ya tapınağı yapan mimarın adı neydi?

— Pek hatırlamıyorum, diye itiraf etti, sanıyorum adı bilinmiyor.

— Sahi mi? Erostrate’ın adını hatırlıyorsunuz ama? Görüyorsunuz ki pek de yanlış hesap yapmamış.

KonuÅŸma bu sözcüklerle son buldu, ama ben iyice sakindim. Bunu zamanı gelince hatırlayacaklardı. Bense, ÅŸimdiye kadar Erostrate adını hiç duymamıştım; ama hikâyesi beni yüreklendirdi. Öleli iki bin yıldan fazla olmuÅŸtu, yaptığı iÅŸse bir siyah elmas gibi parıldayıp duruyordu. Alınyazımın kısa ve dokunaklı olacağına inanmaya baÅŸladım. Bu beni önceleri korkuttu, sonra sonra alışmaya baÅŸladım. Bu durum belli bir biçimde ele alınırsa tüyler ürperticidir, ama öte yandan, geçen zamana azımsanmayacak bir güç ve güzellik verir. SokaÄŸa indiÄŸimde, bedenimde garip bir kuvvet hissediyordum. Üstümde tabancam oluyordu; patlayan ve gürültü yapan ÅŸu nesne. Ama kendime güvenim bu nesneden ileri gelmiyordu, bu bendendi: Tabancalar, kundaklar ve bombalar cinsinden bir varlıktım ben. Ben de bir gün, karanlık ömrümün sonunda, patlayacak ve magnezyum parıltısı gibi ÅŸiddetli ve kısa bir alevle dünyayı aydınlatacaktım. Bu döneme doÄŸru, birçok geceler aynı düşü görür oldum: Bir anarÅŸisttim. Çar’ın geçeceÄŸi yola pusu kuruyordum ve üzerimde bomba. Söylenilen saatte alay geçiyordu, bomba patlıyor ve kalabalığın gözü önünde ben, Çar ve giyimli kuÅŸamlı üç subay havaya uçuyorduk.

İşe gitmez oldum haftalarca. Bulvarlarda, gelecekteki kurbanlarım arasında geziniyordum ya da odama kapanıyor, tasarılar yapıyordum. Ekim ayı başında işimden çıkarıldım. Boş vakitlerimi aşağıdaki mektubu kaleme alarak, yüz iki kopya çıkararak değerlendiriyordum.

Bayım, Tanınmış birisiniz, kitaplarınız otuz bin basılıyor. Bunun nedenini size söyleyeyim:

İnsanları seviyorsunuz da ondan. İnsancıllık kanınızda var: Talihin işi. Topluluk içinde olduğunuzda çiçek gibi açıyorsunuz. Hemcinslerinizden birini görür görmez, tanımasanız bile, ona karşı kanınızın kaynadığını hissediyorsunuz. Bedenine, konuşma biçimine, istenildiği zaman açılıp kapanan bacaklarına ve özellikle ellerine bayılıyorsunuz, ellerine:

Her elde beş parmak olması ve başparmağın öteki parmakların karşısına çıkartılabilmesi hoşunuza gidiyor. Yanınızdaki komşunuz masanın üstünden bir fincan aldığı zaman haz duyuyorsunuz, çünkü insana özgü ve kitaplarınızda sık sık betimlediğiniz, maymunun hareketinden daha az yumuşak ve daha az hızlı bir fincanı tutma biçimi var, ama daha zekice, değil mi? İnsanın etini, yeniden hareket etmeye alışan bir ağır yaralının yürüyüşünü, her adımda yeniden icat eder gibi olan görünüşünü ve yırtıcı hayvanların bile dayanamayacağı eşsiz bakışını da seviyorsunuz. İnsana kendi kendinden söz etmek için uygun olan söyleyiş biçimini bulmak da kolaydı sizin için: Edepli, ama çılgın bir biçim. İnsanlar kitaplarınızın üstüne iştahla atılıyorlar, onları rahat bir koltukta okuyorlar, sizin onlara ulaştırdığınız bahtsız ve ölçülü büyük aşkı düşünüyorlar ve bu birçok şeyin avuntusu demek oluyor onlar için; çirkin olmanın, kötü olmanın, aldatılmış koca olmanın, yılbaşında aylıklarının artmamış olmasının. Son romanınız övülerek dillerde dolaşıyor: İyi bir çalışma.

İnsanları sevmeyen bir insanın olabileceÄŸini bilmek sizi meraklandıracaktır sanıyorum. İşte ben, hem de öylesine az seviyorum ki onları, yarım düzinesini hemen ÅŸimdi öldürebilirim. Belki kendi kendinize sorarsınız: Neden sadece yarım düzine diye? Çünkü tabancam altı mermi alıyor. İşte bir canavarlık, deÄŸil mi? Üstelik de tam anlamıyla siyaset dışı bir davranış. Ama size diyorum ki: ben onları sevemem. Ne hissettiÄŸinizi çok iyi anlıyorum. Ama onlarda sizi çeken ÅŸey beni tiksindiriyor. Bir iktisat dergisini sol eliyle karıştırarak edepli edepli yemek yiyen adamlar gördüm ben de sizin gibi. Fokların sofrasında olmayı yeÄŸlemem benim hatam mı? Yüz çizgilerini bir yana bırakırsanız, insan yüzüyle hiçbir ÅŸey yapamaz. AÄŸzını kapalı tutarak bir ÅŸey gevelediÄŸi zaman aÄŸzının kenarları iner ve kalkar, sanki durmaksızın dinginlikten aÄŸlamaklı bir ÅŸaÅŸkınlığa geçer gibidir. Siz bunu seversiniz, biliyorum, siz buna Zekâ’nın uyanıklığı diyorsunuz. Ama bu benim midemi bulandırıyor, nedendir bilmiyorum, ben doÄŸuÅŸtan böyleyim.

Aramızda ancak bir beğeni ayrımı olsaydı tedirgin etmeyecektim sizi. Ama her şey sizin yeteneğiniz varmış da benim yokmuş gibisine akıp gidiyor. Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm, ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve günışığında bana yer yok. Onlar hayatın anlamını kendi tekellerine aldılar. Umarım ki söylemek istediğimi anlıyorsunuz. Üstünde: İnsancıl olmayan buraya giremez yazılı kapıları otuz üç yıldır zorluyorum işte. Giriştiğim her şeyi bırakmak zorunda kaldım. Seçmek gerekiyordu: Ya uyumsuz ve mahkûm edilmiş bir girişimi, ya da ergeç onların çıkarına yönelmesi gereken bir girişimi. İnsanlara kesin olarak aktarmadığım düşünceler; onları kendimden ayırmayı başaramıyordum, düzene koymayı başaramıyordum. Düşünceler, hafif organik devinimler olarak içimde kalıyorlardı. Kullandığım aygıtlar da öyle, başkalarına ait olduklarını hissediyordum. Sözgelişi sözcükler; Bana ait sözcükler olsun isterdim. Ama kullandığım bu sözcükler, bilmiyorum kaç bilinçte sürüklendi. Sözcükler, başkalarında kazandıkları alışkanlık gereğince benim kafamda kendi kendilerine düzene giriyorlar ve size yazarken bu sözcükleri kullanırken tiksinti duyuyorum. Ama bu sondur artık. Size söyledim: İnsanları sevmek gerekiyor ya da ufak tefek işlerle uğraşmanıza izin verilirse bu yeter. İyi, ama ben ufak tefek işlerle uğraşmak istemiyorum. Şimdi tabancamı kaptığım gibi sokağa ineceğim ve onlara karşı bakalım ne yapılabilirmiş göreceğiz. Hoşça kalın bayım, karşılaşacağım insan siz de olabilirsiniz. Kafanızı patlatacağım zaman duyacağım zevki siz hiç bilemeyeceksiniz.

Böyle olmazsa -büyük bir olasılıkla böyle olmayacak- yarının gazetelerini bir okuyun. Gazetede Paul Hilbert adında birinin bir öfke anında sokağa fırlayıp Edgar-Quinet Bulvarında beş yayayı temizlediğini yazdığını göreceksiniz: Büyük günlük gazete haberlerinin ne anlam taşıdığını sizin kadar kimse bilmez. Benim öfkeli bir adam olmadığımı anlayacaksınız şu halde.

Tam tersi, ben çok sakinim ve en derin duygularımın kabulünü rica ederim bayım.

Paul HILBERT


Bu yazının okunma sayısı: 492