O gece, yeni bir deneme için meditasyon sandalyemi kendimi en rahat hissettirecek pozisyonda hazırlamıştım. Apartmanın altındaki elektrikçimizden aldığım fotoselli mavi gece lambamı prize takarak sonuna kadar kapalı kalın perdelerin ardında kalan gecenin zifiri karanlığına inat hafif bir aydınlatma elde etmiştim kendime. Üzerimde bana en ufak bir rahatsızlık vermeyeceğine inandığım penye bir tişört ve bir şort vardı. Uzun zamandır sadece meditasyon sırasında kullandığım çam kokulu tütsümü yakıp yanıbaşıma yerleştirdim. Dışarıdan gelebilecek küçük ama dikkat dağıtıcı çıtırtıları bastırabilmek için de walk-man’imde radyodan boş bir frekans ayarlayarak süngerli kulaklıkları geçirdim kulaklarıma. Yaşadıklarımı unutmamak için seans sonrası not alacağım kalem ve küçük bir not defterini de hemen sandalyemin yanına, yere bıraktım.

Hiçbir adımı atlamadan azami dikkat göstererek ilerlemem gerekiyordu. Tam rahatlama egzersizleri ile başladım seansa. Her zaman yaptığım gibi vücudumun en altından başlayarak yukarı doğru bütün kaslarımı birer birer sıkıp gevşetiyordum. Bedenime ait bütün parçaların farkında olmalıydım. Hiç yapmadığım kadar uzun tuttum bu egzersizleri, aşağı yukarı yirmi dakika kadar rahatlama çalışması yapmış olmalıyım. Yastıklarla döşeli sandalyeye bir külçe gibi yığılıp kalmış olduğumu hissedene kadar egzersizi sürdürdüm. Bu çalışma sayesinde fiziksel bedenimi pasifize etmiş, enerji formundaki astral bedenimi aktive etmek için uygun şartları sağlamıştım.
Tıpkı fiziksel bedenimde olduğu gibi çakralarımı da aşağıdan yukarıya doğru uyarmam ve onu iyice tanımam gerekiyordu. Daha önce onlarca kez yapmış olduğum gibi zihnimde yarattığım sanal ellerimle bedenimi saran enerji kümesini topluyor ve bunu çakralarımı uyarmak için kullanıyordum. Su gibi akışkan bir ışık kütlesi olarak tasvir ediyordum bu enerjiyi. Ben onu yukarıya çektikte hayali avuçlarımın içindeki ışık giderek büyüyordu. Sonra biriktirdiğim bu ışık kümesini sırasıyla omuriliğimin alt ucundaki mulahadra, karnımın alt bölgesindeki svadisthana, midemin giriş kısmındaki manipura, göğüs kafesimin üzerindeki anahata, boynumun alt kısmındaki vishuddi, alnımın ortasındaki ajna ve başımın üst kısmındaki sahasrara adlı enerji girdaplarına aktararak onları besliyordum. Ben onları besledikçe o bölgelerde önce karıncalanma ve uyuşma, hemen ardından da bir ısınma meydana geliyordu. Böylece astral bedenimin enerji rotasını bütünüyle açmış oluyordum. Her bir bölgeyle, fiziki etkilerini hissedene kadar uzun uzun ilgilendim. Bu çalışma da iki saate yakın sürmüş olmalıydı. Yedi enerji kapısını da öyle uyarmıştım ki vücudumun bu bölgelerinde neredeyse birkaç dereceye varan sıcaklık farkı meydana gelmişti. Derimin altında bir şeylerin sürekli titreştiğini hissedebiliyordum. Özellikle kalp çakramda akıl almaz bir faaliyet vardı, sanki içimde küçük bir motor çalışmaktaydı. İşte bedenimi terk ettiğim zaman beni idare edecek olan merkez burasıydı.
Şimdi bütün konsantrasyonumu aldığım soluklara vermiştim. Yükseliş öncesi son adımı tatbik ediyordum, bilinç noktası öteleme. Nokta öteleme egzersizinde bilincimi bedenimin bir karış ötesinde düşünmem gerekiyordu. Kendimi bir şekil olarak değil, bir bilinç noktası olarak, bedenimden bir kaç parmak ötede düşünmeye başladım. İlk başlarda bana oldukça zor gelen bu çalışmayı şimdi kolaylıkla becerebiliyordum. Büyük bir dikkatle alıp verdiğim soluklar arkamda kalıyordu. En az bir saat kadar da bu pozisyonda kalmış olmalıyım. Bazı denemelerimde çıkış sıçrayışını yaparken kaslarım tepki vermiş ve bedenimle birlikte kendimi ileri fırlatmıştım, haliyle sandalyeden sert bir düşüşle sonuçlanmıştı bu tecrübeler. Aynı akıbete uğramamak için bilinç noktamı birden değil, yavaş yavaş öteledim. Birkaç parmaktan başlayıp iki ayak kadar ilerlemeyi başardığımda çıkış için bütün koşullar hazırdı.
“Şimdi dışarı çıkıyorum”, diye tekrar ettim kendi kendime. “Az sonra maddesel dünyanın bütün kurallarından kurtulacağım.”
Ani bir hamle gerekliydi bana ama hala zamanı gelmemişti. İçimde çok kuvvetli bir niyet oluşturmaya çabalıyordum.
“Tek bir hareket, ve dışarıdayım. Hiçbir kasım buna tepki vermemeli. Sadece astral bedenim ileri fırlayacak hepsi bu kadar.”
Kalp çakramın titreşimleri hızlanıyordu. Göğsümün içindeki küçük motorun devri giderek artıyor gibiydi. Önceki iki tecrübemde bu beni biraz korkutmuştu ama artık alışmıştım, ona aldırmıyordum. Ani bir çıkış gerekliydi şimdi bana.
“Şimdi!”
Bir anda kendimi birkaç adım ötede buldum. Rüyada mıydım yoksa gerçek bir projeksiyon mu gerçekleştirmiştim, emin olamıyordum. Sersemlemiş bir vaziyette orada öylece kaldım bir süre. Zaman ve mekan kavramını yitirmeye başlamıştım. Kendimi toparlamak için zihnimde beliren sorulara cevap vermem gerekiyordu. Ellerimi göz hizama kadar kaldırıp avuçlarımın içini incelemeye başladım; işte parmaklarımın boğumları, ikişer tane, baş parmağımda bir tane, işte hayat çizgisi, kader çizgisi ve diğerleri, elimin üst yüzünde herkesin dikkatini bir bakışta çekmeyi başaran geniş damarım, dibine kadar kesilmiş tırnaklar. Her şey canlı ve parlak.
Beni tam kök çakramdan fizik bedenime bağlayan ince, gümüş rengi, parlak kordonun ucunda bir balon gibi ağır ağır yükselmeye başladım. Zemine iki metre kadar mesafeden, aşağıda meditasyon sandalyesine kurulmuş olan bedenimi izliyordum şimdi. Bu yükseklikteyken odanın içinde birkaç tur atmak istedim. Odayı çevreleyen dört duvara teğet geçerek yavaş yavaş dönmeye başladım havada. Kelimelerle anlatılamayacak güzellikte bir duyguydu bu, rüzgara kapılıp oradan oraya süzülen bir bulut kendisini nasıl hissederse ben de kendimi öyle hissediyordum işte.
Odamın içinde daireler çizerek salınmaktayken, ben havada asılı duruyormuşum da aşağıdaki eşyalarım bir merkez etrafında dönüyorlarmış gibi görünüyorlardı astral gözüme. Hızımı sabit bir ivmeyle arttırmaya başladığımda eşyalar ve odamın duvarları da attıkları turun hızını arttırdılar ve git gide şekilleri seçilmez oldu. Bir süre sonra akıl almaz bir sürate ulaşmış ve rüzgarın yarattığı bir hortum gibi dönmeye başlamıştım. Aşağıda kalan çekyatımın, perdelerin, sandalyemin, çantamın, dolabımın ve bedenimin renkleri birbirine karışmıştı artık. Gördüğüm şey, kendi çevresinde hızla dönen kahverengi bir girdaptan başka bir şey değildi. Bir müddet, kendimden geçmiş bir halde yarattığım bu tuhaf girdabı izledim zevkle.
Pencereye doğru yöneldim sonra. Arkamda kalan bedenime son bir bakış atarak önce sonuna kadar kapalı perdelerin, sonra da iki kat camın içinden geçerek binanın dışına çıktım. İnsanlar evlerine çekilmiş, sokaklar kediler ve farelere kalmıştı sadece. Apartmanın dış duvarının birkaç santim önünde süratle çatıya doğru yükseldim. Yukarıya vardığımda bana dosdoğru boğazı gösterecek olan bacayı bulup onun önüne geldim. Astral formda görüş mesafem düşük olacağı için gündüzden bir işaret olarak belirlemiştim bu bacayı. Bütün süratimle batıya doğru uçuyordum şimdi.
“Kimim ben?”
Avrupa’nın bulutsuz semalarında uçarken sürekli aynı soru dönüp dolaşıyordu bilincimde. Eğer şimdi gönlünün estiği gibi, kuralsızca gökyüzünde dolaşan bu ışıklı varlık bensem, binlerce kilometre ötede, odasındaki sandalyede bilinçsizce oturan beden kimdi? Bu beden bana kullanmam için verilmiş olan bir makineyse ben aslında nereye aittim? Zihnimi kurcalayan bunun gibi sorular eşliğinde, belli bir varış noktam olmadan, aklıma estiği yönde uçtum saatlerce.
Benim yaşadıklarımın, gördüklerimin binde birinden bile haberdar olmayan babamın söyledikleri geliyordu aklıma.
“Hepimiz aslında aynı kaynaktan çıktık, aynı kaynağa döneceğiz. Aynı ağacın yaprakları gibiyiz. Sararıp toprağa düştüğümüzde yeniden kökle buluşup yeni yapraklar oluşturmak üzere ağaca katılacağız. Yaprak, bir dalın ucunda başladığını sanır hayatına. Oysa ki oraya gelene kadar onu oluşturan ham maddenin geçtiği kocaman bir gövde var.”
Daldığım derin düşüncelerden ayılınca dimdik gökyüzüne doğru uçtuğumu gördüm. Birden, dünya gözü ile asla göremeyeceğim yerleri keşfetmenin heyecanı sardı içimi. Çok uzaklarda hayal meyal parlayan yarımay bana dosdoğru rotamı gösteriyordu. Hiç tereddüt etmeden sürdürdüm yükselişimi.
Yukarıya doğru giderken, alışık olduğum fizik kuralları hızıma sınır koyuyorlardı. Beni arkamda bıraktığım yer yüzüne doğru çeken kuvvet yalnızca bilincimdi, bundan kurtulamıyordum. Belki de henüz çok erkendi bunun için. İlerlemenin yolu, bizi sınırlayan kuralları yıkmaktan geçiyor. Madem ki bu kuralları yıkamıyordum, o halde onları kendi lehime çevirecek bir bakış açısı yaratmalıydım.
“Arkamda kalan bir dünya yok. Sadece ay var ve ben oraya doğru baş aşağı düşüyorum.”
Sürekli bu cümleyi tekrar ettim kendi kendime. Ardımda bıraktığım dünyayı unutmaya çalışarak bütün dikkatimi kendime hedef aldığım ayın ışığına verdim hızlanabilmek için. Kendimi kandırmayı başarmıştım, artık ay beni kendisine doğru çekiyor gibiydi ve git gide süratleniyordum.
Kısa sürede atmosferi tamamen terk ettiğimi anlamıştım. Kendime hedef olarak seçtiğim ay, şimdi parlaklığını yitirmiş, gözden kaybolmuştu. Gideceğim yönü tespit edebilmek içinse elimde bir referans kalmamıştı. Sonsuz bir boşluk içinde istikametimi bozmamaya çalışarak ilerleyişimi sürdürdüm. Nasıl olsa geri dönebilmek için arkamda bıraktığım ekmek kırıntılarını, yani gümüş kordonumu takip etmem yeterliydi. Kendi sınırlarımı sonuna kadar zorlamaya kararlıydım.
Birkaç dakika boyunca, bu ulaştığım müthiş süratle yol almaya devam ettim. Üzerinde güneş panelleri dizili geniş kanatları ile metalden dev bir kuşu andıran bir uydunun yanına varmıştım şimdi. Bu büyük boşlukta bir uyduya rastlama olasılığım hiç de düşük değildi zaten. Yıllar boyu uzaya gönderilmiş bu uydularla dünyanın çevresi çoktandır bir hurdalığa dönüşmüştü bile. Güç kaynaklarının tükenmesi ya da çeşitli arızalar yüzünden ömrünü tamamlamış aşağı yukarı bin sekiz yüz kadar uydu başıboş vaziyette dönüp duruyordu gezegenin çevresinde. Bu yanımdakinin yeni teknoloji ürünlerinden birisi olduğu belli oluyordu, muhtemelen çalışır durumdaki yüzde otuzluk dilimden birisi. O an, her türlü elektronik eşyaya karşı olan merakımın, teknolojinin bu en ileri noktasında bile bilinmeyene karşı olan merakımın yanında sönük kalmış olduğunu anladım. Beni bedenime bağlayan gümüş kordonumun koyacağı sınıra kadar ilerlemeye devam edecektim.
Kordonumun her an gerilebileceği endişesi ile artık göremediğim aya doğru uçuşumu sürdürürken uzakta alacalı renklerde, küre benzeri, parıldayan bir cismin boşlukta öylece asılı durduğunu gördüm. Konumumu tam olarak bilemiyordum ama dünya ile ay arasında bir yerlerde olduğum kesindi. Böyle bir yerde bu tuhaf kürenin ne işi olabilirdi? Göktaşı ya da başka bir uzay cismi olamayacak kadar simetrik görünüyordu. Bu da farklı bir astral varlık olabilir miydi acaba? Yine merakım, korkumu yendi ve ona doğru yaklaşmaya başladım.
Bu tuhaf cisme doğru ilerlerken gırtlak çakramda hafif bir kıpırdanmanın başladığını duyumsadım. Bu daha önce hiç başıma gelmemiş bir şeydi. Onun astral bedenim üzerindeki bu etkisinden, maddi dünyanın bir parçası olmadığı çıkarımını yapmıştım. Yaklaştıkça, bunun tam bir küre biçiminde olmayıp daha çok içi su dolu bir balona benzediğini fark ettim. Bir basketbol topu büyüklüğündeydi ve yavaş yavaş genişliyor gibiydi. Yanına iyice yaklaşıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yaydığı ışıklar, kalp atışı ya da nefes alış verişi gibi bir parlıyor bir matlaşıyordu. Yaşayan bir organizma gibiydi bu şey ve büyüleyici bir biçimde beni kendisine doğru çekiyordu.
Etrafında dönerek çevresinin neye benzediğini görmeye çalıştım. Her yönden aynı görünüyordu, ağır ağır şişen, bir parlayıp bir matlaşan bir balon. Sonra nasıl bir his olacağını merak edip astral bedenimin ellerini uzatarak ona dokunmaya çalıştım. İlk temasımda, çok sıcak bir günde iyice terledikten sonra buz gibi bir bardak su içmek gibi bir ferahlık kapladı içimi. Hoşuma gitmişti, yeniden dokundum, elim içine girip gözden kaybolunca telaşlanıp hızla çektim geriye.
Bu tuhaf nesnenin içinde bir şeyler vardı mutlaka. İçini görebileceğim bir açıklık bulmayı umarak yeniden etrafında dönmeye başladım. Defalarca döndüm durdum çevresinde, ama bir faydası olmamıştı. Cesaretimi toplayarak yeniden elimi soktum içeriye, yine aynı ferahlık duygusu kapladı bütün bedenimi. Diğer elimi de uzattım. Nesne, tuhaf bir şekilde beni kendisine çekiyordu. İyice cesaretlenmiştim, başımı da sokarak içinde ne olduğunu görmeye karar verdim.
Biraz tereddüt ederek de olsa yaklaştırdım başımı balonun yüzeyine doğru. Yaptığım projeksiyonlarda ilk kez soğukluk hissini yaşıyordum. Üşümüyordum ama soğuğu hissedebiliyordum. Buz gibi suyla dolu bir havuza dalış yapıyor gibiydim. Birden bire bütün bedenimin çekildiğini hissettim. Önce zaten içeride olan ellerim, sonra başım ve ardından bütün bedenim içeriye doğru çekildi. Garip cisim kelimenin tam anlamıyla beni yutmuştu.
Parlak beyaz ışıklarla dolu bir boşlukta buldum kendimi. Az önce etrafında döndüğüm basketbol topu büyüklüğündeki balonun içinde olduğumu biliyordum, fakat içeriden bakınca kürenin çapı onlarca kilometre uzunluğunda görünüyordu. Dışarıya bir daha çıkamayacağımdan korkarak hemen kürenin duvarına doğru uçmaya başladım. Dünyadaki kadar hızlı hareket edemiyordum ama birkaç dakika içinde kürenin sınırına varmış ve hızla dışarı kaçmayı başarmıştım. Balon, buradan bir basketbol topu büyüklüğünde görünüyordu yine.
İstediğim zaman girip çıkabildiğimi anlayınca daha detaylı görebilmek için daldım içeri yeniden. Alice’in tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na atlaması geldi aklıma. Küçücük bir kapıdan kocaman bir odaya giriyordum şimdi.
Balonun içi irili ufaklı parlak taşlarla doluydu. Hemen yanımdaki taşlar, sarmal bir biçimde dizilmişler ve bir merkez etrafında hızla dönüyorlardı. Onlara yaklaşıp daha yakından baktığımda bunların bazılarının kendi içlerinde bazı başka parlak taşlar etrafında dönmekte olduklarını gördüm. Daha geniş açıdan bakınca da bazı başı boş dolaşan parçalar hariç bütün taşların belli bir merkez etrafında döndükleri görülebiliyordu. Bunlar, her turda etrafında döndükleri merkezden biraz daha uzaklaşıyorlardı ve küre giderek genişliyordu.
Uzun bir süre bu harika gösteriyi izledim. Çok büyük bir taş, önce giderek parlaklığını yitirmeye ve sonra da küçülmeye başladı. O kadar küçüldü ki, bir nokta haline geldi. Çevresinde ona yaklaşan ne varsa yutuyordu. Bunun bir kara delik olduğunu anladım hayretle. İçine girdiğim balon, güneşin, dünyanın ve diğer yıldızlarını ev sahibi, bizim evrenimizin küçük bir modeli gibiydi. Gezegenler yıldızların etrafında dönüyorlar, yıldızlar mensubu oldukları galaksilerin merkezi etrafında, galaksiler de evrenin merkezi etrafında dönüyorlar. Bu küçük evren de, tıpkı bizim bilim adamlarımızın ön gördüğü gibi giderek genişliyordu.
Merakla izlemeye devam ettim az önce büyük bir hızla oluşan kara deliği. Parlak ışıklı taşların arasında kapkara bir bölgeydi burası ve giderek genişliyordu. Bir süre sonra genişlemeyi durdurdu ve belli belirsiz ışıklar yaymaya başladı. Artık ortada karanlık bir bölge kalmamış, neredeyse mükemmel bir küre şeklinde bir bölgeden yayılan hafif ışıklar görülmeye başlamıştı. Kısa süre sonra bu ışıklar da kayboldu gözden.
Hiç kıpırdamadan aslında hepsi minik yıldızlar ve gezegenler olan bu taşların hareketlerini izledim bıkmadan. Kimi zaman bazı yıldızlar sönüyor, kara delikler ya da daha küçük cisimlere dönüşüyorlar, kimi zaman kuyruklu yıldızlar geçip gidiyor, kimi zaman da küçük çarpışmalar meydana geliyordu etrafımda. Bu büyüleyici kürenin içindeki devinim hiç durmadan sürüp giderken birden genişlemenin durduğunu fark ettim. Taşlar birbirlerinden uzaklaşmayı durdurmuşlardı ve aralarındaki mesafe belli belirsiz azalmaya başlamıştı.
Küçülme önce otomobil lastiğinin bir delikten hava kaçırması gibi belli belirsizken zamanla hızlanmaya başladı. Her bir turda biraz daha yaklaştı taşlar birbirlerine. Kürenin ince bir zarı andıran duvarları içeriye doğru sıkışıyordu.
“Büyük çatırtı…”, dedim kendi kendime. “Büyük patlamanın tersi, evrenin çöküşü.”
Bilim adamlarının ön görüleri, bu hızlandırılmış modelde bire bir gerçekleşiyordu işte. Belki de bir kara deliğin az önce gözlemlediğim gibi ışıma yaparak yok olmasının ardından küçük bir “büyük patlama” ile ortaya çıkmış olan bu bebek evren, ömrünü kendi zaman ölçeğine göre tamamlamış ve çökmeye başlamıştı.
Artık taşlar birbirlerine çarpmaya ve parçalanmaya başlamışlardı. Kim bilir, belki de bu bebek evrenin benim ölçeğimde sadece birkaç saat süren ömründe sıradan bir galaksisinin kenarlarında bir yerlerinde gezinen orta halli bir yıldızının sıradan bir gezegeninde bir yaşam alanı ortaya çıkmış ve şimdi de yok olmaktaydı. Her ne olursa olsun bu kıyamet bölgesini terk etme zamanım gelmişti artık. Çapı giderek küçülen bu balonun duvarını geçerek kendi ait olduğum evrene dönüş yaptım.
Bebek evrenin büyük çatırtısına dışarıdan tanıklık ediyordum artık. Sönmekte olan bir balona benziyordu. Ben içinden çıktığım esnada bir tenis topu büyüklüğüne gelmişti bile. Giderek küçüldü, çeperindeki renkler matlaştı en sonunda bir tekillikte yok oldu. Bebek evrenden geriye kalan sadece toplu iğne başı büyüklüğünde bir kara delikti artık. Bir sonraki büyük patlamaya neden olacak şartların sağlanmasını bekleyen bir tekillik.
Her yeni çözülen sır, pek çok yeni gizemi doğuruyor. Bilinmeyene doğru gittikçe aslında bilmediklerimizin tahmin ettiklerimizin çok çok ötesinde olduğunu görüyoruz. Her devirde aynı yanılgıya düşmedik mi? Bilim adamları kim bilir kaç kez evrenin sırrını çözmeye çok yaklaştıklarını sandılar. Kaç kez icat edilecek pek az şey kaldı diye düşündük. Oysa ki öğreneceklerimizin hiç bir sınırı yok, sadece bazı aşama çizgileri var. Bu aşama çizgilerinden birisini aşınca diğerine doğru büyük bir hızla koşuyoruz ve hedefteki aşama çizgisine yaklaştıkça hızımız düşmeye başlıyor. Bu döngü böylece sürüp gidiyor ama öğrenme merakımız asla tükenmiyor. Bense yüzyıllardan beri insanların birbirlerine ve kendilerine sordukları pek çok sorunun cevabına bizzat tanıklık etmiş ve pek az adem oğluna nasip olacak büyük sırlara nail olmuşken, zihnimin bir köşesi hala tek bir yanıtı arıyor:
“Kimim ben?”

+++++


Bu yazının okunma sayısı: 517