Aniden ve büyük bir korkuyla gözlerini açtı. Gözleri güneş ışığından kamaştı. Kısa bir süre elleriyle yüzünü kapadı. Hızlı bir şekilde nefes alıp veriyordu. Biraz da terlemişti. O an hiçbir şey idrak edecek durumda değildi. Kendine gelmeye çalışıyordu. Bir süre sonra kendine geldi. Şaşırdı. Hayret güvenlik beni erkenden uyandırmamış, diye düşündü. Sabaha karşı dört ile beş arası evsizleri buradan temizlik bahanesiyle kovarlardı. Sanki kalacak yerleri varmış da zevkleri için bankta yatmayı seçmişler gibi…
Yattığı banktan doğruldu. Çevresine baktı. Hiç kimse yoktu. Ne bir insan ne de bir hayvan… Parkın duvarlarının arkasında kalan ana yoldan tek bir araç bile geçmiyordu. Bahar rüzgarlarının hışırdattığı yaprak sesleri de olmasa neredeyse tam bir sessizlik vardı. Oysa ki erkenden uyandırıldığı vakitlerde bile etrafta yeterince gürültü olurdu. Saat kaçtı acaba? Hala rüyada mıyım, diye düşündü. Kendini cimcikledi. Canı yanmıştı. Hayır bu bir rüya olamaz, diye düşündü. Ayağa kalktı.
“Sanırım, neler olduğunu anlamaya çalışıyorsun?”
Beklemediği bir anda gelen bu soru karşısında ürperdi. Ani bir hareketle, sesin geldiği yöne döndü. Onu korkutanın; orta boylu, uzun sakalları olan, sıradan görünümlü bir erkek olduğunu gördü. Şüpheli gözlerle adamı incelemeye başladı. Hisleri, içinde bulunduğu durumda bir gariplik olduğunu söylüyordu. Yinede her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır, diye düşündü.
“İçinde bulunduğun durumu anlamaya çalışıyorsun. Bu gayet normal. Normal olmayan her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğunu düşünmen. Siz insanlar hep böylesiniz. Her şeyin ‘mantıklı’ bir açıklaması olduğunu düşünürsünüz.”
“Kimsin be? Ne durumu, ne düşünmesi? Burada neler oluyor?”
“Seni gayet iyi anlıyorum ama emin ol yaşayacaklarının yanında şu an ki durumun hiçbir şey. Tanrıya inanır mısın?”
“Sen ne hakla bana soru soruyorsun?! Terso bir hareket yapma bak. Façanı alırım aşağı!”
Adam, kadının son söylediklerine gülerek yanıt verdi. Kadın, bu gülümsemeyi bir tehdit olarak algıladı. Yıllardır sokaklarda yaşıyordu. Ondan çok daha irilerini alt etmeyi başarmıştı. Elini pantolonunun cebine soktu. Çakısını sıkıca avuçladı. Her hangi bir ters durumda hiç çekinmeden onu kullanacaktı. Ancak hisleri bu kez kavga etmek yerine, kaçması gerektiğini söylüyordu. Adamın son söylediği söz aklına geldi. “Tanrıya inanır mısın?” Uzun zaman önce inanmayı bırakmıştı. Bunun sebebini yaşadıklarına bağlardı. Bunca acıyı çekerken O buna kayıtsız kaldı, diye düşünürdü.
“Ruhunun bir köşesinde dahi inanç olmaması çok kötü. İnanç ruhu diri tutar. Algılamasını artırır. Kötülüklere karşı dik durmasını ve savaşmasını sağlar. Kötü hemde çok kötü!”
Kadın, sinirlerinin gerildiğini hisseti. Aklımı mı okuyor acaba, diye düşündü. Ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Olduğu yerde kalakalmıştı. Yinede, “Ne istiyorsun? Herkes nerde?” diyebildi. Adam, ilk defa bulunduğu yerden hareket ederek kadına doğru bir iki adım yaklaştı. Bu hareketi, kadının sinirlerinin biraz daha gerilmesine neden oldu.
“İşte siz insanlar böylesiniz? Hep soru sorarsınız, hep sorgularsınız? Karanlıkta olmadığınız sürece ışığı taktir edemezsiniz. Hastalanmadıkça sağlığınızın değerini anlayamazsınız. Üzüntüyü tanımadıkça asla nedenini bilemezsiniz. Adaletsizliği yaşamadıkça Tanrının merhametini taktir edemezsiniz ancak O’nun sayesinde bulduğumuz teselli ile bizde başkalarını teselli ederiz. Aklınız hep karşı taraftadır. Bulunduğunuz yeri beğenmez ve karşı tarafı ele geçirmek istersiniz. Bunun için planlar yaparsınız. Planlarınız siz onları yerine getirene kadar hayallerinizde kalır. Oysa ki en küçük eylem, en büyük niyetten daha iyidir.”
Birkaç adım daha yaklaştı. Kadın ise adamın hareketlenmesi karşısında huysuzlansada şu an yalnızca gözlemlemekle yetiniyordu ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ama tedbirliydi. Ters bir durumda ne yapacağını çok iyi biliyordu. Cebindeki çakısını daha sıkı tuttu. Adam, yüzündeki garip gülümsemeyle bir adım daha attı.
“Korkularınla yüzleş, kabullen, itiraf et ve onlara karşı daha sağlam bir duruş al. İnancı sadık bir dost olarak kabul et. Korku kapını çaldığı zaman karşılığında inancı gönder.” Ani bir hareketle ellerini havaya kaldırdı ve iki yana açtı.
“Ey kainatın efendisi! Ey yüce yaradan! Bu inançsız kuluna gücünden bir parça göster. Çünkü o senin verdiğin nefesi inkar edenlerden!”
Kadının olup biteni şaşkınlık ve korkuyla izliyordu. Gökyüzü ağır ağır kararmaya ve kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı. Kadın bu sahne karşısında küçük dilini yutacaktı neredeyse. Yalnızca “Ha siktir! Bu da ne be?!” diyebildi. Adam ise istifini hiç bozmadan, kadına yaklaşmaya devam ediyordu. Giderek artan karanlık ve kuvvetli bir rüzgar…

***

Aniden ve büyük bir korkuyla gözlerimi açtım. Kısa bir süre hareketsiz kaldım. Bilinçsizliği üzerimden atıp hatırlamaya çalıştım. Terlemiş olduğumu fark ettim. Hatırladığımda büyük bir panikle hemen çevreme baktım. Her şey “normaldi.” Biraz ilerimde duran adamın biri bu halimi görünce gülmeye başladı. Onun bu davranışı iyice kendime gelmemi sağladı. Korktuğum şeyin bir kabus olduğunu idrak edebildim. Şaşkındım. Bugün her zamankinden daha çok uyumuştum. Tıpkı gördüğüm kabustaki gibi güvenlikçiler erkenden uyandırmamışlardı. Sabaha doğru dört ile beş arası benim gibi evsizleri buradan temizlik bahanesiyle kovarlardı. Oysa ki sabahın ilk ışıklarına kadar uyumuştum. Tıpkı rahat yatağında yatan insanlar gibi. Belki alışık olmadığım bu rahatlık yüzünden kabus görmüştüm. Onlar şimdi kahvaltı masasındaydılar. “Hatırlayamadığım zamanlarda” ben de bu saatlerde kahvaltı ediyordum galiba. Uzun zaman oldu annem, babam ve kardeşlerimi görmeyeli. Bazen onları özlemiyor değilim ama bu benim seçimimdi. İnsanlar bir seçim yaparlar ve bu seçimin iyi veya kötü sonuçlarına katlanmak zorundadırlar, ben de katlanıyorum. Daha doğrusu yaşamaya çalışıyorum. Her şeye rağmen hiçbir zaman intiharı bir kurtuluş yolu olarak seçmemiştim. Belki de beceremedim. İnsanlar, kim ne desin aslında her şartta yaşamaya programlanmışlardır. Çok azı bu programı kırabilir. İntihar edebilme başarısını göstermiş yani bu programı kırmış olanlara her zaman saygı duymuşumdur. Çok zor bir işi başarabildikleri için.

Parktan ayrıldım ve yakın çevrede dolaşmaya başladım. Karnımı doyuracak bir iş bulmam gerekiyordu, param bitmiş ve acıkmıştım. Bu zamanda iş bulmak çok zordu. Hele ki benim durumumda olanlar için. Bazen talihim yaver gider ve bana acıyan insanlar bir güzel karnımı doyururdu. Açlık ve gurur birbiriyle bağdaşmayan iki şeydir. Birinin olduğu yerde diğeri hiçbir zaman olmaz. Bu yüzdendir ki hiçbir gurur belirtisi göstermeden bana ikram edilen yemeği bir güzel yerdim. Sokaklarda yaşamama rağmen her zaman temiz olmaya özen gösterirdim. Belki de bu yüzden çok fazla hastalanmamış ya da berbat görünmemişimdir. Tam bu sırada lokantanın camındaki iş ilanını gördüm. Tekrar para kazanıp, karnımı doyurabilirdim. Bugün diğer günlerden farklı başlamıştı. Ürkerek içeri girdim ve ilanla ilgili görüşmek istediğimi söyledim. Dükkan sahibi sabah beş ile gece on iki arasında çalıştıklarını, bazen işlerinin erken bittiğini, haftada bir gün çalışmadıklarını ve tüm bunların karşılığında öğün yemeklerimi karşılayacağını ayrıca da beş yeni lira yevmiye verebileceğini söyledi. Fazla düşünecek bir durum yoktu. Hemen kabul ettim. Sıkılarak yatacak yer verip veremeyeceğini sorduğumda, gülerek ve dalga geçer bir şekilde “Olur başka bir isteğin var mı?!” dedi. Bunun evet mi hayır mı olduğunu algılayamamıştım, olsun geceyi bekleyecektim yinede. Mutfağa girdim ve hemen bulaşıklara başladım. İki kişiydik diğer çalışanın ismi Gamze’ydi. Bulaşıkları yıkarken bir yandan da sohbet ediyorduk. İki aydır burada çalıştığını ve geceleri de burada kaldığını söylediğinde, sevinmiştim demek ki bende burada kalabilecektim. Nitekim öyle de oldu. Böylece kafama takılan sorulardan kurtulmuş olarak yeni işimde bütün gücümle çalışmaya devam ettim.

***

Akşam saat dokuz buçuğu gösterdiğinde dükkanda hiç müşteri kalmamıştı. Cumartesi olduğu için işler erkenden bitmişti. Dükkan sahibi beni yanına çağırarak yevmiyemi verdi ama beş yeni liradan fazlaydı. Acıdığı için bir defaya mahsus böyle fazla verdiğini ayrıca yarın kapalı olacaklarını ve tüm gün izinli olduğumu belirterek iyi geceler diledi.
Gamze’nin yanına gittiğimde, çoktan üstünü değiştirmiş dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Yorgun değilsem birlikte çıkabileceğimizi söyledi. Gelmek istediğimi söyleyerek, aceleyle hazırlanmaya başladım. İşe girdiğimden beri ilk defa dışarı çıkacaktım. Lokantanın bulunduğu yer kalabalık bir semti. Belki de bu yüzden gece yarısı olmasına rağmen dışarısı hala kalabalık ve canlıydı.
Oldum olası deniz kıyısını çok sevmişimdir. Sahille kadar yürüdük. Yolda bir yandan sigara içip bir yandan da vitrinlere bakıp, birbirimize kıyafetler beğendik. İskelenin yakınlarına geldiğimizde bir işinin olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Uzaklaşana kadar onu gözledim. Kim bilir ne işi vardı?
Yakınımdaki bir banka oturdum. İskeleye yanaşmaya çalışan vapuru izlemeye başladım. Vapur ağır hareketlerle iskeleye yanaştı. İnsanlar acele ederek ve birbirlerine çarparak vapurdan inmeye çalışıyorlardı ve kimse bir diğerine yol verme nezaketini göstermiyordu. Herkesin işi bir diğerinkinden daha önemliydi sanki. Hayatta böyle değil mi? Ne zaman nezaket gösterseniz ya da ne zaman bir iyilik yapıp hayat yolunda birine yol verseniz, bunun sonunda zarar eden siz olursunuz. Hayat beklemez!
İnenlerin hepsi bittikten sonra iskele kapıları sırayla açılmaya başladı. Bu sefer aynı durum, binenler için geçerliydi. Ne kadar tuhaf bir durum vapurdan inmekte, binmekte hızlı bir şekilde oluyordu. Sanki; binerken vapur kaçacakmış, inerken de şehir kaçacakmış gibi…
Gece, karanlık yüzünü iyice göstermişti. İskelenin bu tarafında sessizlik giderek artıyordu ama karşı, çok daha ışıltılı ve heyecanlı duruyordu. Hiç görmemiştim o tarafı ama artık görmem gerektiğini düşündüm. Bu ışıltının ve heyecanın kaynağını bilmeliydim.
İnsanları gözlemlemeye başladım, hemen yanımdaki bankta yaşlı ve uzun sakallarıyla bir adam oturuyordu elinde gazeteye sarılmış şişeyi, aralıklarla ağzına götürerek içiyordu ve her içtiğinde derin bir “Oh!” çekiyordu. Bir şeyler mırıldanmaya başladığında, kulak kabartarak ne söylediğini anlamaya çalıştım. Şiir gibi bir şeyler söylüyordu;

“Dolaştım yıllardır şurda burda,
Ucuz otellerde kaldım.
İğne iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.
Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.
Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.
Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım * ”

İçimden onunla konuşmak geldi ama ya ummadığım sert bir tepki gösterirse? Kaybedecek bir şeyim yoktu ki. En çok azarlar, diye düşündüm. “Merhaba!” diyerek yanına oturdum hemen selamıma karşılık verdi ve gazeteye sarılı şişesini kibarca uzattı. Suratında çok farklı bir ifade vardı. Sanki beni bekliyormuş ya da beklediği kişi gelmiş gibi bakıyordu bana. Teşekkür ederek sadece konuşmak istediğimi ve okuduğu şiiri merak ettiğimi, söyledim. Yüzünde bir gülümseme belirdi, bu gülümsemeden dolayı biraz rahatladım. Adı, okuduğu şiiri yazan kişiyle aynıymış. Bunu da gülerek söylüyordu, “Metin! Adım Metin.” Ben de adımı söyledim ve bir süre daha konuştuk. İçkisinin bittiğini yeni bir şişe almaya gideceğini söyleyerek yerinden kalktı ve “Görüyor musun? Denizi, geceyi, yalnızlığı ve çürümüşlüğü… Görüyor musun?” dedi. Sarhoş olduğu için söylediklerini pek ciddiye almadım. Sanki bunu fark etti, “Tanrıya inanıyor musun?” dedi. Kabusumdaki adam aklıma geldi, aynı soruyu sormuştu. Cevap vermedim. “İnanmalısın!” dedi başını sallayarak. “Unutma Aslı! Sonun başlangıcı, başlangıcın sonu olacak.”
Nedense kendimi bir garip hissetim. Yine tek başıma kalmıştım. İnsanları izlemeye devam ettim. İki sevgili birbirlerine bir şeyler fısıldayarak gülüşüyordu. Diğer bir bankta yüzünü göremediğim bir kadın durmadan telefonla bir şeylerin pazarlığını yapıyordu.
Bir süre daha izlemeye devam ettim. Gözlerimin ağırlaştığını, uykumun geldiğini hissetmeye başlamıştım. Üstelik vakit de bir hayli ilerlemişti. Yine de aklıma takılan bir düşünceyi kafamdan atamadım. Tüm bu insanların ortak bir özelliği vardı. Gerçekte hiçbiri gülmüyordu. Suratlarında sahte bir gülümseme vardı ama somurtkanlık hakim olan taraftı. Garip karşıladığım durum ise bunca yıl onları izlediğim halde daha önce bunu fark etmemiş olmamdı sanırım.
Nasıl olsa yarın iş yok, erkenden kalkıp devam ederim, diye düşünerek lokantaya doğru ufak adımlarla yürümeye başladım.
Caddenin başına geldiğimde araçların hızlı bir şekilde geçtiğini fark ettim. Gündüz trafik yoğun olurdu ve bu yoğunluk yüzünden hız yapmıyorlardı ama gecenin bu saatinde sürücülerin hız tutkularına engel olabilecek bir güç yoktu. Karşıya geçmeye çalışan insanları umursamadıkları ya da düşünmedikleri açıkça ortadaydı. Ezilme korkusuyla genelde pek yapmadığım bir şeyi yaptım ve yüz metre uzaktaki trafik ışıklarına kadar yürüdüm. Araçlara kırmızı yanmasını beklerken iki çocuklu bir aile yanıma geldi. Anne ve baba bir şeyler hakkında tartışıyorlardı. Çocuklardan biri bebekti ve arabasının içinde usulca uyuyordu. Gözüm diğerine takıldı çünkü o da bana bakıyordu. Bir süre öylece bakıştık. Beni tanıyormuş gibi bakıyordu. Henüz altı yedi yaşlarında olsa gerekti. Çocuk işte kim bilir aklından neler geçiyor, diye düşündüm ve hızla geçen arabaları izlemeye devam ettim. Çok kısa bir süre sonra gözüm tekrar çocuğa takıldı. Yüzünde şeytansı bir gülümseme belirdi kızın. İşaret parmağıyla tam arkamda kalan bir noktayı gösteriyordu. Arkama döndüğümde yolun ortasında bir adam, hızlı giden araçlara aldırmadan öylece duruyordu. Adamın bakışlarının bir an da bana döndüğünü hissettim. “Senin için geliyorlar! Kaçamazsın! Senin için geliyorlar!” diye bağırmaya başladı. Sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu. İşaret parmağıyla bizim tarafı işaret ediyordu. Neler olduğunu anlayamamıştım. Sanki beni işaret ediyordu ve bu sözleri bana söylüyordu. İçimi garip bir ürperti kapladı. Hızla giden araçlardan birinin yaptığı, acı bir fren sesiyle irkildim. Adam, otomobilin altında kalmıştı. Manzara korkunçtu. İnsanlar panik halinde trafiği durdurmaya çalışırken, otomobilin sahibi arkasına bile bakmadan, gazlayarak oradan uzaklaşmıştı bile. Bakışlarımla küçük kızı aradım. Babası kızı kucaklamıştı ve şefkatle başını okşuyordu. Ailece olay mahallinden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Küçük kız, bir an için kafasını bana çevirdi ve yüzündeki şeytansı gülümsemeyi tekrar gördüm.

***

… Giderek artan karanlık ve rüzgardan kurtulmak istedi. Sürekli kendisine yaklaşan adamdan ve içinde bulunduğu garip durumdan kaçmanın vakti geldiğini düşündü. Olanca gücüyle koşmaya başladı. Bütün gücüyle koşuyordu, daha önce olmadığı kadar hızlı… Sırtını rüzgara vererek daha hızlı koşmak istemişti ama sanki rüzgar garip bir şekilde her yönden esiyordu. Bir süre sonra nefes nefese kaldı hem biraz nefeslenmek hem ne kadar uzaklaştığına bakmak için durdu. Tam bu anda bir güç kendisini geriye doğru çekti. Neler olduğunu tam olarak anlayamamıştı. Her şey saliseler içinde olmuştu.
“Kaderinden kaçabileceğini sanan, aptallardan değilsindir umarım?” Bu ses… Bütün gücüyle koşmasına rağmen yeterince uzaklaşamamıştı demek ki ve garip bir şekilde tekrar eski yerine getirilmişti. Bu kez çok korkmuştu. Bütün benliğiyle… Elini seri bir şekilde cebine atarak çakısını çıkardı. “Yaklaşma ulan!” diye bağırarak çakıyı adama doğru bir iki kez salladı.
“İnançsızlığın ruhunu köreltmiş senin! Elindekinin ne olduğunu bile göremiyorsun!”
Kadın bir an elindeki çakıya baktı ama gördüğü şey karşısında şok oldu. Çakı diye salladığı şey, küçük boy pet su şişesi olmuştu. Paniklemişti. Kalbi hızlı hızlı atıyordu. Alnından boncuk boncuk terler akmaya başlamıştı. Adam ise küçümsemeyle dolu bir kahkaha attı. Bilmiş bir tavırla, “Biliyorum! Bu nasıl oldu diye, düşünüyorsun?” dedi. Kahkaha atmayı bıraktı. Ciddi bir tavır alarak, “Tek kelimeyle inanç! Bir tek inançsızlar, inanç karşısında korkarlar çünkü ‘anlamazlar.’ Sen de korkuyorsun değil mi?” dedi.
Kadın, büyük bir öfkeyle elindeki pet şişeyi adama atmak istedi ama şişe adeta eline yapışmıştı. Elini açamıyordu bile. Bu kez adama yumruklarının gücünü göstermek istedi ama bunu da yapamadı. Kımıldayamıyordu. Tamamen çaresiz bir durumdaydı. Öfkeyle ama bir yandan da korkunun verdiği çaresizlikle adama haykırdı, “Ulan pezevenk! Siktirtme şimdi inancını! Ne istiyorsun benden?”
“Güzel! Demek sadede gel diyorsun. Yalnız küfürlerin için af dilemen gerekecek. Çünkü O küfrü hiç sevmez!” Kadının yanına geldi. Elini omzuna koydu. Kadın ise bir şey yapamamanın çaresizliği içindeydi. Tam bir zifiri karanlık ortalığa hakim olmuştu. Gökyüzünde ne ay vardı ne de herhangi bir yıldız. Küçük şimşekler çakıyor, ortalığı çok kısa bir süre aydınlatıyordu. Bu döngü bu şekilde devam ederken biraz ilerilerine yıldırım düştü. Adam, ani bir hareketle gökyüzüne baktı. “Geliyorlar!” dedi. Kadın korku içinde adama, “Kim? Neden geliyor,” dedi.
“Senin için geliyorlar! Fazla vaktimiz kalmadı. Elindeki suyu içmen gerek. Kurtuluşun o şişenin içinde!”
“Nasıl yani? Bir şişe su mu, beni kurtaracak? Hem sen kimsin? Sürekli Tanrı’dan, inançtan bahsediyorsun? O halde benim için hayırlısı bu suyu içmekse, neden bu suyu Tanrı içmemi sağlamıyor ya da neden sen, bu suyu bana içir miyorsun?”
“Rabbimin bana bahşettiği tüm güçlere rağmen bunu yapamam. Özgür irade… Siz insanlara bahşedilmiş en büyük hediye. Farkında değilsiniz tabi. Her başarısızlığınızda ya da her dibe vuruşunuzda söversiniz O’na. Halbuki başınıza gelen iyi veya kötü her şeyden sizler sorumlusunuz. Siz bunları yaparken O izlemez tabi. Sizlerin önüne doğru yola gitmeniz için ‘tesadüfler’ yaratır. Yeter ki inancınızı kaybetmeyin ve sizin için hayırlı olan yolu bulun diye. Bunu anlayabiliyor musun?”
“Anlayamıyorum ve açıkça söylemem gerekirse anlamakta istemiyorum. Kimsin bilmiyorum ama madem ki özgür irade sahibiyim. O zaman bu suyu içmeyeceğim.”
Adam büyük bir öfkeyle, kadına baktı. Gözlerinden alevler çıkmaya başladı. Kadın elini yüzüne siper ederek kendini bu alevlerden korumaya çalıştı. Alevlerin sıcaklığını hissediyordu ama nedenini anlayamadığı bir şekilde bu alevler kendisine zarar vermiyordu. Bir süre sonra o müthiş sıcaklığı artık hissetmediğini fark etti. Ellerini yüzünden indirdi. Kimse yoktu. Adam bir anda ortadan kaybolmuştu. Şimşekler sona ermiş ve gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Üstelik özgürce hareket edebiliyordu. Rahatladığını hissetti.
***
Terden sırılsıklam olmuş bir halde uyandım ve sanırım bu kabusu görmeye devam ettikçe hep böyle olacaktı. Çok garip bir kabustu. Birbirlerinin devamı gibi duran dizi filmler gibi, olduğunu düşündüm. Gamze’nin sesini duydum. Kahvaltıya çağırıyordu beni. Sanki daha yeni uyumuş gibi hissediyordum kendimi. Gamze gecemin nasıl geçtiğini sordu. Ben ise gördüğüm kabusun etkisindeydim hala. Kahvaltımızı yaptık ve dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladık. Ne yapacağını sorduğumda sevgilisiyle buluşacağını ve gününü onunla geçireceğini söyledi. Demek sevgilisi var ve mutlu. Mutluluk… “Hatırlayamadığım zamanlarda,” sanki tadına bakmıştım. Gamze mutluydu ve sevgilisinin yanına gideceği için heyecanlıydı.
Bense bu gün hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya, şehrin karşı yakasına geçmeye karar verdim. İçimde farklı bir his vardı ve ben bunun adını bilmiyordum. Son günlerde yaşadığım garip olaylar ya da tesadüfler yüzünden olduğunu, düşündüm. “Tesadüfler!” Aldırmamaya çalışıyorum ama bu düşünceden sonra içim bir garip oldu. Acaba neden?

***

Gişeden jeton aldım. Vapurun gelmesine yirmi dakika vardı. İskelenin bekleme salonuna girmeyip, dışarıda biraz daha vakit geçirmek istedim. Susamıştım, yüz metre ilerde büyük bir cami vardı, o tarafa yürümeye başladım.
Tam caminin kapısından içeri girerken birinin, “Su içer misiniz?” dediğini duydum. Kapının kenarına yaslanmış gelenleri izleyen bir adamdı ve elinde parayla satılan su şişeleri vardı. Fakat benim su için verecek param yoktu. Caminin çeşmelerinden akan su bedavaydı ve daha soğuktu. Adam su şişesini zorla elime sıkıştırmaya çalıştı. Almadım ve yürümeye devam ederken adamın bağırarak söylediği sözleri duydum. “Bu suyu içmen gerek! Unutma! Su bazen bir ömrün bitmesine sebeptir.”
İrkilmiştim, arkama döndüğümde adam yoktu. Olanlara bir anlam veremedim. Yüce Tanrım! Deliriyor muyum yoksa?
Vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım ki yıllardır duymadığım bir müzik… Babamın en çok sevdiği türküydü çalan. (İşte gidiyorum çeşmi siyahım…) Hemen o tarafa yöneldim ve kasetçinin karşısındaki bankta oturarak, parçayı dinlemeye başladım. Babam gözlerimin önündeydi sanki… Acaba yaşıyor muydu?
“Bunu anlaman için çok fazla zaman geçmeyecek!” Babamın sesine benziyordu ve kimin söylediğini anlamak için etrafıma baktım ama etrafımda kimse yoktu. Sağımda solumda uçan güvercinler dışında, yakınımda kimse yoktu. Türkünün beni duygusal olarak etkilediğini, düşündüm.
Oturduğum yerden kalkarak iskeleye doğru yürümeye devam ettim. Vapur iskeleye yanaşmıştı. Yolcu indirme işlemi bittiğinde bekleme salonunun kapıları tek tek açılmaya başladı. Herkes aceleyle vapura binmeye çalışıyordu.
Vapurun kenar tarafına doğru ilerledim. Dışarıda oturarak hem denizi hem de şehri karşıya geçene kadar izlemek istiyordum. Vapur yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Ne kadar güzeldi. Püfür püfür esen bir rüzgar, martı sesleri, deniz… Muhteşemdi! Şehir ise alabildiğince büyük ama keşke şu “betonlar” olmasaydı.

Önümden çekilirsen İstanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
…**

Sonunda şehrin öteki tarafına gelmiştim! Gerçi nereye gideceğimi bilmiyordum. Sahil tarafından yürümeye başladım. Duvarların çoğunda afişler, ilanlar, tanıtım broşürleri asılıydı. Bazıları oldukça ilgi çekiciydi, “Kırık çıkık hemen düzeltilir. Yalnızca bayan hastalara. 0535 1153609.” Neden sadece bayanlara, erkekleri muayene edemiyor mu bu arkadaş, diye düşünürken devasa bir yapının önünden geçtiğimi fark ettim. Bu bir saray olmalıydı. Ne kadar güzel, ne kadar çekiciydi. Ne güzelmiş buralar!

***

Duyduğum bir sesle irkildim. Bu ses, bana camide su satmaya çalışan adamın sesine benziyordu. Beni mi takip ediyordu? Neden takip etsin ki beni tanımıyor bile, diye düşündüm. Sesin geldiği yöne doğru yöneldim ama aynı adam değildi. Yürümeye devam edecektim ki “Su bazen bir ömrün bitmesine sebeptir!” diye söylendiğini duydum. Şaşırmıştım, bunu neden söylemişti acaba? Sormak istedim ama sanki bir şeyler bana engel oluyordu. Uzaklaştım oradan. Şimdi geldiğim yer daha kalabalıktı. Bir çeşit meydandı. Tam ortada bir heykel etrafında oteller, taksiler, insanlar, güvercinler ve tramvay…
Çok kalabalık… Herkes bir şeylerle uğraşıyor. Durakta bekleyenler, telefonla konuşanlar, yukarı çıkanlar, aşağı inenler, bankta oturanlar, kitap satanlar, elbise satanlar, simitçiler… Şimdi niye karşıdan bakıldığında buraların daha ışıltılı ve heyecanlı gözüktüğünü anladım.
Vapurun son saatine kadar doya doya dolaşarak günümü gün etmeye karar verdim. Tıpkı lunaparka ilk defa giden çocuk misali ancak İstanbul’un değişken havası buna engel oldu ve durduk yere şiddetli bir sağanak yağış çıktı. O büyük kalabalık aceleyle sığınacak bir yer bulma telaşına düştü.
Hemen yakınımda bir kitapçı gördüm ve kitaplara bakma bahanesiyle içeriye girdim. Yağmurun öfkesinden kurtulduğum için seviniyordum ve bir yandan da raflardaki kitapları incelemeye başlamıştım. Bir çok yazar tarafından yazılmış, pek çok türde ve muhtelif kalınlıkta kitap vardı raflarda. Kitaplar raflara gayet güzel bir şekilde yerleştirilmişti. Türlerine göre ayrılmışlar ve okuyucunun rahat rahat aradığını bulması için yönergelerle belirtilmişlerdi. Tek tek hepsini incelemeye başladım. Arada ismi hoşuma giden kitabı alıp arkasını okuyordum. Bir süre sonra yağmurun etkisini biraz olsun kaybettiğini fark ettim. Daha fazla burada kalmak anlamsız olacağı için dışarı çıkmaya karar verdim. Kapıya doğru yönelirken, dükkanın ortasına kurulu raflardan birine hafifçe çarptım. Kitaplardan biri yere düştü. Almak için eğildim. Kitabın ismi dikkat çekiciydi, “Çılgınlığın Ötesine Giriş.” Arkasını çevirdim. Hiçbir şey yazmıyordu. Rasgele sayfalarını açmaya başladım. Bütün sayfalar boştu. Garip bir durumdu. Bir kitaptan çok adeta boş bir “deftere” benziyordu. Herhalde matbaa hatasından olacak, diye düşündüm. Kitabı rafa koydum ve dükkandan çıktım.
Hemen kapının önünde yaşlı bir ihtiyar yere oturmuş, içiyordu. Dikkatli bakınca bunun geçen gün gördüğüm adam olduğunu gördüm. İsmi, Metin’di yanılmıyorsam. O da beni gördü. Tanımıştı. Gülümseyerek bana baktı.
“Kitapta bir şey yazmıyordu, değil mi?”
Tam sen nereden biliyorsun diyecekken, kitabı düşürdüğüm rafın kapının önünde olduğunu hatırladım. İçeri bakarken görmüştü demek ki. Ben sayfaları karıştırırken hatalı üretim olduğunu da görmüştü. Alaylı bir gülümsemeyle, “İyi denemeydi,” dedim. O ise bana, acırmış gibi bakıyordu.
“Evladım, kitap boş ise daima yeni bir ümit vardır. Asla unutma! Sonun başlangıcı, başlangıcın sonudur ama bunun için kitabın yazılı olması gerekir!”
İyice içmiş olduğundan bir şeyler zırvaladığını düşündüm. “Eminim öyledir,” dedim. İçmekten beyin hücreleri ölmüş olan bu adamın yanından bir an önce uzaklaşmayı düşündüm. Hızlı adımlarla adamın yanından uzaklaşmaya başladım. Arkamdan seslendiğini duydum.
“Kaçamazsın! Senin için geliyorlar! Bu inançsızlığın seni öldürecek! Ne zaman inanacaksın?”
Bu sözlerine de aldırmadım. Yağmur sağanak halini yitirsede hala yağıyordu. Keyfim kaçmıştı. Gerek son günlerde yaşadığım tuhaf şeyler, gerekse yağmur buna neden olmuştu. Hızlı adımlarla yürümeye devam ederken, hislerim buradan gitmemi söylüyordu. Hatta bu şehirden…
Deliriyor muyum? Peşpeşe gördüğüm kabuslar… Sadece kabuslar olsa problem yok bir şekilde açıklanabilir, diye düşündüm. Peki ya diğer şeyler? Kabusumdaki adam ne demişti, “Sizlerin önüne doğru yola gitmeniz için ‘tesadüfler’ yaratır.” Doğru olabilir miydi? Belki de soruyu yanlış soruyorum. Neden doğru olmasın? Her şeyden önce karşı kıyıya geri dönmeliydim. Sebebini bilmiyorum. Belki cevapların hepsi o taraftaydı ya da başka bir şey…
Geldiğim yoldan, dönmeye karar verdim. Seri adımlarla birkaç dakika yürüdüm. Büyük ve kalabalık meydandan yeterince uzaklaşmıştım. Bir süre sonra sebepsizce bir daha arkama bakma gereği duydum.
Ürkek bir şekilde tekrar arkama döndüğümde, o tarifi imkansız patlama ve kulakları sağır eden bir sesle yere yığılmam bir oldu. Birkaç dakika yerde öylece kaldım. Kendimi toparlamaya ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ağır ağır ayağa kalktım.
Yüce Tanrım! Manzara korkunçtu. Meydan yerle bir olmuştu. Pek çok insan hareket etmeden yatıyordu. Bazılarının uzuvları parçalanmıştı. Şuursuz bir halde parçalanmış olan uzuvlarını arıyorlardı. İnleyen insanların sesi korkunçtu. Sağlam sayılabilecek olanlar panikle sağa sola koşuşturuyorlar ve yaşadıkları büyük şokun etkisiyle etrafa haykırıyorlardı. Tanrının laneti miydi tüm bunlar? İnanmayanlara verilmiş bir ceza… Daha önceki zamanlarda da olmuştu. Lut kavminin başına gelenler… Onunla kıyaslandığında gerçi, bu en çok bir uyarı şeklinde algılanabilirdi. Bir süre sonra ambulans sirenleri, polis sirenleri, itfaiye sirenleri duyuldu fakat hepsi birbirine karışmıştı. Adeta bir can pazarı yaşanıyordu. Garip bir duman etrafı kaplamaya başlamıştı. Yağmur belki bunun içindi. Ölülerine ağlayan bir şehri başka ne ifade edebilir ki?
İçgüdüm artık gitmem gerektiğini söylüyordu. Sırılsıklam olmuştum. Aldırmadan, geldiğim yolu takip ederek iskeleye doğru koşmaya başladım. Yalnızda değildim üstelik. Benden beklenmeyecek bir refleks ve çabuklukla vapura bindim. Nefes nefese kalmıştım. İlk gördüğüm boş yere oturdum. Nefesim yavaş yavaş düzelmeye başladı. Yanımdaki insanlar dakikalar önce olan patlamayı konuşuyordu. Yaşlı bir amca radyodan dinlediklerini aktarıyordu. Herkes hayret ve dikkatle onu dinliyordu. Bu sırada vapur iskeleden ayrıldı. Ağır ağır yol almaya başladık. Bir an sonra iskele megafonlarından bir ses duyuldu. Vapur seferleri ikinci bir duyuruya kadar iptal edilmişti. Neyse ki bizim vapur kalkmıştı bile.
Çok ıslanmıştım. Bu halimi gören yolculardan biri çantasından çıkardığı havluyu bana verdi. Biraz kurulandım ve teşekkür ederek havluyu sahibine geri verdim. Yaşlı amca hala radyodan duyduklarını anlatmaya devam ediyordu. Daha önce söylediklerine dikkat etmemiştim ama bu kez kulak kabartım anlattıklarına. “Patlamalar devam edebilirmiş. Emniyet birimleri ve bazı medya kuruluşlarına gelen ihbarlarda, patlamanın sorumluluğunu El-Kaide bağlantılı “İmanın Gücü” adlı örgüt üstlenmiş ve örgüt pek çok tehditte bulunmuş.” Sebebini tam olarak bilmiyorum ama gördüğüm kabusta söylenen bir sözü hatırladım, “Özgür irade… Siz insanlara bahşedilmiş en büyük hediye. Farkında değilsiniz tabi. Her başarısızlığınızda ya da her dibe vuruşunuzda söversiniz O’na. Halbuki başınıza gelen iyi veya kötü her şeyden sizler sorumlusunuz…” Haklıydı ve ne demek istediğini şimdi çok iyi anlamıştım. Artık bende inanıyordum.
“İnanmana sevindim.”
İrkildim. Arka tarafımda oturan biri söylemişti bunu. Hemen o tarafa döndüm. Bana gülümseyerek bakan adamı gördüm. Kabuslarımda gördüğüm kişiydi. Nutkum tutulmuştu adeta ve tek bir kelime söyleyemedim. O da halimden anlarmış gibi bakıyordu bana. Elindeki su şişesini uzattı.
“İsterseniz biraz su için, sanırım bu suyu içmeyi artık istiyorsunuz?”
Nedenini bilmeden elime aldığım suyu, kana kana içmeye başladım. Zaten artık bu kadar şeyden sonra nedenler önemini kaybetmişti çünkü sonun başlangıcı belki de başlangıcın sonu olmuştu.

***

Son dakika haberi;
Şok, şok! İstanbul da ikinci patlama Beşiktaş’tan Kadıköy’e yol alan vapurda gerçekleşti. Yetkililer, ilk açıklamalarında bunun da ilk olay gibi canlı bir bomba tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğini söylediler ve vatandaşların mümkün olduğunca sokağa çıkmalarını istediler.
Canlı kurtulan olmadığı belirtildi.

***

Güneş ve ay arasında bir suliet…
Daha önce şehrin bir yakasından diğer yakasına baktığımda çok hoşuma gitmişti. Şimdi hemen hemen tüm dünyayı görebiliyorum ve bitmek bilmeyen bir acıyla olanları izliyorum. Biz insanlar elimizdekilerin değerini bilmiyoruz. Açgözlü ve kirlenmiş yaratıklarız. Sadece tüketiyoruz. Hep karşı tarafta gözümüz. O tarafı elde ettiğimizde ise sıra diğer tarafa geliyor. Bir türlü doymak bilmiyoruz ve bu doyumsuzluk bizi gün geçtikçe sona yaklaştırıyor.
Nerede olduğumu, buraya ne dendiğini ya da nasıl geldiğimi bilmiyorum. Kısacası kim olduğumu bile bilmiyorum. Aslında tüm bu soruların cevaplarını öğrenmekte istemiyorum. Aklıma takılan ve cevaplanmasını istediğim tek bir soru var.
“Şimdi ne olacak?”

Şiirler;
* Şair Metin ALTIOK’un “Sondeyiş” adlı çalışmasından alıntıdır.
** Şair Atilla İLHAN’ın “Rüzgar Gülü” adlı çalışmasından alıntıdır.

+++++


Bu yazının okunma sayısı: 433