Uzun kirli tırnakları metal ölümü kavradı. Dokuz milimetre bir platinle açılacaktı semanın kapıları. Daha önce de intiharı denediği bileklerindeki dikey kesik izlerinden belliydi. Yaraları taze değildi. Derisinin üzerindeki pembe izlerle belli ediyorlardı kendilerini. Ve morartılar vardı zayıf kolla-rında. Mavi ve yeşil damarların fırladığı ince bileklerindeki kararmış sigara yanıklarıyla, aynanın karşısında kendi elleriyle kazıdığı kısacık saçları, açıklamaya yetebilirdi neden burada bulunduğunu.
Henüz çok gençti. Ancak muntazam çehresindeki kararlılık bilgeliğinin bir ifadesi gibiydi. Tuhaf bir şekilde yaşlı görünüyordu bu çocuk. Ben çok insan tanıdım. Çok insanın son nefesinde yanındaydım. Lakin hiç, onlarca ömür yaşamış gibi görünen biriyle rastlantılığım olmadı. Silahına en yakın dostuymuş gibi sarılıp uzun uzun konuşanıyla da… Bedenî acılarından ötürü ölümü iştahla arzulayan insanlar gördüm. Gözlerimin içine beni tanrı sanarak yalvarırcasına bakanları… Fakat bu se-ferki başkaydı.
Nehir bugün çamurlu akıyordu. Kahverengi topraklar, gökyüzünde parçalanıp dağılan bulutlar gibi yavaşça yürüyordu suyun içinde. Ve suyun başında bir çocuk vardı. Küçük bir köyü, küçük bir ilçeye bağlayan tarihi bir taş köprünün ayağında; insanların dört elle sarıldığı umudun, şeytanın bir oyunu olduğu bilincine vardığı için bu insanlık zaafından nefret etmiş, ölümün tadını almak üzere olan genç bir ruh… Köyün mezarlığı ve cephe kamerası halini almış yüksek bir tepenin kuzey yamacına inşa edilmiş pislik içerisindeki bir öğrenci evinden çıkıp geldi sabahın karanlığında bu nehrin kenarına. Şimdi gözyaşları toprağı yaran ırmak gibi akıyordu yanaklarında.
Omuzlarında oturan meleklerle konuştum. Bu ilk isyanı değilmiş yüce yaratıcımıza. Ve ilk umutsuzluğu da değilmiş. İstanbul’un kalabalık bir caddesinde kıvırcık saçlı bir kızı cehennem ateşini bile kıskandıracak denli sıcacık öptüğünde başlamış yere düşmeye gözlerinden gümüş damlalar. Bilmiyor Ademoğlu: Boşa akmaz hiçbir göz yaşı. Aşk için yere düşen her gri parıltı, cennette bir ırmak olur onlar için. Fakat ben biliyorum. Nice gümüş ağaçlar vardır o ırmaklarla beslenen. Ve nice tat tat meyveler, nimetler… Lakin ölümü beklemek çok başkadır. Bunu benden iyi bilen yoktur.
Şimdi altın ölümü yavaşça silahına dolduruyordu. Zarif parmakları mermiyi ölüme hazırladı. Kesik kesik solumaya başladı, elleri titriyordu. Ve o an anladı: Ölüm yalnızca dile kolaydı. Belki de az sonra yere yığılacaktı tanrının bu asil oyuncağı. Soğuk namluyu öfkeyle ağzına soktu. Dilinin üzerine ölümün metalik tadı yayıldığında titredi. İnce, siyah kaşlarının arasından bir damla ecel terinin tuzlu ıslaklığı, burnunu yol edinerek gözyaşına karıştı. Artık cehennem namlunun ucundaydı. Düşündü: Göz-lerini sıkıca kapayıp beyninin köprünün duvarına saçıldığını… Etrafa yayılmış kanlı et parçalarını… Kafasının parçalanışını ve arkasında açılacak kocaman pıhtılaşmış deliği… Yere yığılışını, kanların ayaklarının dibindeki Sakarya Nehri’ne karıştığını, gazetelerde çoğu insanın göz ucuyla geçiştireceği sıradan bir ölüm haberinden daha fazlası olamayacağını… Nefesi daraldı. Yorgun bir av gibi derin derin soludu. Elleri titriyorken tekrar düşündü: Arkasında bırakacaklarını aklından geçirdi. O küçük yüzlü kıvırcık saçlı kızı düşündü. Ölüm ağzının içindeyken bile düşledi onu. Dünyayı şakaya alan gözlerini, kabarık bir yastığı andıran; siyaha çalan kahverengi saçlarını, omuzlarından akan buklelerini, küçük burnunu, küçük parmaklarını ve en az onlar kadar küçük olan sevgisini… Hayır, kimseyi arkasında bırakmıyordu; çünkü arkada bırakılanlar arkada bırakamazlardı… Gidecek olana hiç kimseyi tutamayacağını ayrılık sahnelerinin paha biçilmez bir oyuncusu olarak çok iyi biliyordu. Şimdi kendi gidişine de arkadan bakacaktı; ama bu onu rahatsız edemezdi.
Kararını verdi. Yaşam ilahi bir oyundu ve bunu bir gün daha sürdürmek, bir gün daha oyuncak olmaktı. İnce kemikli parmağını tetiğe yerleştirdi. Kulaklarım keskindir benim, gittikçe hızlanan bir ritim: Kalbinin çarpışı içime işliyordu. Ecel terleri vücudunda yol açıyordu. Ölüm bir kurşundan da hızlı gelir bazı zaman. Ve barutun mermiye yakın olduğu kadar uzaktır insana. Lakin insanlar bunu bilmez. Ruhları bedenlerinden çıktığı an başlar feryatları. Kendi bedenlerini defnedilirken gördüklerinde ve artık bir mevta olduklarını anladıklarında duyarlar pişmanlığı.
Şimdi silahın kabzasına bileğindeki bütün güçle asıldı. Tek bir saniye… Tek bir ses… Par-mağın küçük bir oynayışı yetebilirdi yaşamın denge ve dizaynını bozmaya. İçli içli ağlamaya başladı. Ölüm dişlerinin arasındaki demir parçasından da yakındı. Kendini düşünmekten alıkoyamadı yine: Ya ölmeseydi, ya tek bir kurşun onu öldürmeye yetmeseydi? Kafasının üzerinden araba geçen bir kedi gibi çırpınıp dursaydı çaresiz bedeni bu kimsenin görmediği kuytuda. Ya tek başına çişini bile yapamayacak bir yatalak olsaydı?
Yere akan sıcakkanların görüntüsü sert bir rüzgâr gibi çarptı seçimin gerçeklerini yüzüne. Ancak bu bir seçimdi ve o hiç bir seçiminden pişmanlık duymayacağı bir kibre sahipti. Bu tanrıya ve onun yazgısına karşı bir cephe alışsa, umurunda olmamalıydı bir yaprağınki kadar titrek bedeninin ne şekilde yere düşeceği. Ama umurundaydı. Ve bu yüzden başı sebatla önüne düştü. Derken ben, bana vazife edilmiş görevimi yerine getirmek için ona yaklaştım. Usulca hareket etmeme gerek yoktu, nasılsa varlığımı hissedemezdi. Sonra parmak uçlarımdaki sıcacık nurla omzuna dokundum. O an hıçkırıklara boğularak silahı elinden bıraktı. Ve ardından güneş, kızıl saçlarını ufuktan göstererek fani âlemi aydınlattı. Gözyaşları çenesinde birleşen bu körpe ruh sokakları ışıtan kızıl aleve umutla baktı, umuttan her ne kadar nefret etse de… Bense kanatlarımı semaya doğru çırparken aklını okuyabiliyordum:
Bir gün daha savaşlara göz yumacaktı. Bir gün daha yoksulluktan ölen insanların çaresizliğine şahit olacaktı. Bir gün daha haksızlıklara, sefalete ve kıyımlara aldırmamaya çalışacaktı. Bir gün daha insanlığın bencil olduğu gerçeğine alışmak zorunda kalacaktı. Bir gün daha insanların salt kendilerini sevdiği ve bu yüzden hizmet ettikleri egolarından başka hiçbir şeyi tümüyle ve derinden sevemeyecek-leri gerçeğini bilerek ve bundan nefret ederek uyuyacaktı. Bir günü daha korkularını çelikten kaleler yapan insanlarla savaşarak geçirecekti ve kendisi kaleler yapmak zorunda bırakıldığında onunki, denizden gelecek bir dalgayla yıkılacak kumdan bir kale olacaktı. Her yeni güne yalanlarla uyanan insanlığı düşünecekti. Temiz şeylerin çok çabuk kirlenebileceklerini de… İnancın ve paklığın politik oyunlara alet edildiğini, sanatın çirkinleştirilip basitleştirildiğini, dünyanın; menfaatlerini gerçekleştirmek isteyen insanlar tarafından bir oyun haline getirildiğini televizyondan izleyecekti. Sevginin çürütüldüğünü, aşkın, şehvetin terleriyle düşünmeksizin takas edilebileceğini ise belki de bizzat yaşayacaktı. Ve yaşayabilmek için tuvalet adabı bile görmemiş insanların pisliğini temizlemeye giden temizlikçi kadının çaresizliğini de umursamayacaktı. Belki bu kurşunu sıkmamakla böylesi bir sistemin bir parçası olacağını da…
“Umurumda değil,” diye mırıldandı gözyaşlarını silerek, “Hiç biri umurumda değil!” Fakat umurundaydı. Ve yaşadığı sürece de hep umurunda olacaktı.
Bugün de ölmedi işte. Bu günü de dünyaya armağan bıraktı. Bu günü de belki tanrıya, belki de karşımda bu anlamsız oyuna gülümseyip duran şeytana bir sadakaydı.

TARİH

Dünya ziyaretimden,
sonsuzluğun akışında bir zaman dilimi.

+++++


Bu yazının okunma sayısı: 255