Acınası bir haldeyim. Yıllardır süregelen asaletimin, hayatımı bir mahkumunkinden farksız kıldığını yeni anlıyorum. Karanlık gökyüzünün kasvetini hissedebiliyorum bedenimde. Siyaha olan bağımlılığım yüzyıllardır azalmak bir yana, çığ gibi büyüdü. Korku olduk. Nefret olduk. Acı olduk. Hüküm sürdük ve asil kanımızı asırlar boyunca yücelttik. Ama sonunda zamana boyun eğdik. Soğuk tepelerimiz, puslu ormanlarımız, yalnızlıkla taçlandırılmış kalelerimiz; insanoğlunun medeniyetiyle yok olmaya yüz tuttu. Zenginliğimiz ve gücümğlang1033zün temsili sadık birlikteliğimiz, insanların yarattığı göz kamaştırıcı renklerin pırıltısında eridi ve sonunda yok oldu. Tüm dostlarımı kaybetmem ve onlardan bihaber yaşamamdır, tarifsiz acılarımın başlangıcı. Artık yalnızca hayallerimde varolabiliyor, bizim hüküm sürdüğümüz topraklara geri dönebilmek inancı. Acınası bir haldeyim. Taze kan kokusuna bile hasretim. Damarlarımda yükselişi yaşamayalı günler oldu. Tarihin en kıdemli süvarilerinden birinin bu hale düşeceğini kim bilebilirdi? Orta Çağ Avrupasında dilden dile dolaşan şanlı isimlerimiz, şimdi yalnızca hikayelerde, romanlarda yaşayabiliyor. Ve belkide yalnızca küçük çocukları korkutuyor. Eskiden dehşetle anılan varğılımızf0ın ideolojilere dönüşmesi, pek çok kişice hayran olunması gurur vericide olsa, içlerinden kaç tanesi alabilirki bu sorumululuğu? Bu gücün nelere mâl olduğunun farkında bile değiller. Yaşamadan anlamak zor olsa gerek… *** Kulaktan kulağa yılları eskitmiş bir öykü vardir. Asil Vladimir’in öyküsü; “Tanrı’nın bile unuttuğu bir köyde, zayıf bir çiftçinin ve tüm hayatı boyunca ikinci sınıf insan muamelesini kabullenmiş bir kadının tek oğlu olarak dünyaya gözlerini açmıştı Vlad. Sakin ve sıradan yaşamına rağmen; güçlü, tutkulu ve lider yapıda biri olarak yetişmişti. Daha on yaşındayken tüm yaşıtlarını dikte edebilecek zekaya ve asalete sahipti. Babası kendisi gibi, basit bir çiftçi olmasını beklerken, Vlad hep gözü pek bir şövale olup, dört nala at koşturacağı günleri düşlerdi.Fakat bir gün geldiki o küçük köy, kana susamış gece konuklarğlang1033nı ağırladı. Damdan dama atlayıp, savaşmak bir yana dursun, karınca sürüsü gibi kaçışan köylülerin damarlarına taktılar dişlerini. Ama bütün olanların içinde, ufak bir çocuğun kaçmak yerine, elindeki tahta parçasıyla bu vahşi canavarlara karşı koymaya çalışması, iki kapkara gözün dikkatini çekmişti. Bir vampir çocuğun elindeki sopaya aldığı gibi fırlatmıştı. çocuğu tek hamlede boylu boyunca yere serdi. Köydeki acizliğin aksine o hala bir umut varmışçasına teslim olmuyor, var gücüyle üzerindeki canavara yumruklar savurmaya çalışıyordu. Bu sırada canavar burnunu çocuğun boynuna yaklaştırdı ve kokuyu derin derin çekti içine. “Taze kan” dedi ve batırdı ensesine sipsivri dişleri. Tam yutkunacağı sırada, kül olup hayava karıştı. Çocuk buğlu bakışlarıyla ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hemen yanında diğerlerinin iki katı büyüklüğünde ve insanın bakmaya bile korkucağı bir vampir duruyordu. Kapkara gözlerini Vlad’a dikmişti. Ağır ağır eğildi ve boynundan akan kanı sildi. Kendi dişlerini yerleştirdi. Çocuk öleceği anı beklerken korkmuyordu. Sadece artık olmayan ailesini, hergün beraber dolaştığı arkadaşlarını bir daha görememek fikrini kabul edemiyordu. Yenilgi kabullniyordu artık. Üzerindeki ağırlık geldiği gibi yavaşça kalkmıştı. Ölümü bekliyordu bu küçük yaşına rağmen olgunca. Bedenin soğuduğunu hissediyordu. Damarlarında dolaşan kanın sesini duyuyordu sanki. Hızla dalgalanışını ve açlığını… Ölüm hiçde hayal ettiği gibi değildi. Daha çok vücuduna yayılan gücü, aklına yerleşen acımazsızlığı hissediyordu. Görüşündeki bulanıklık dağıldı. Boynuna bir ağrı oturdu. Büyüdü, büyüdü ve sonunda bir çığlık patlattı Vlad. Elleriyle boynunu tutarken, yerde kıvranıyordu… Günler sonra oda diğerleri gibiydi. Geçmişi geçmişte bırakmayı öğrenmişti. O gece yaşanan tüm her şey unutturulmuştu ona. Yeni bir dönem başlamıştı. Yeni hayatı, eskisinde büyük farklarla ayrılıyordu. Aydınlık yoktu artık. Gün ışığıyla beraber, hayaller ve inanç da kaybolmuştu. Korku olmayınca, hedeflerin bir önemi de kalmıyordu. Bu bir zincirdi aslında. İçlerinden biri kırılınca diğer halkalar dökülüveriyordu yavaş yavaş. En sonunda hiçbir sorun kalamayıncaya kadar. Ve sadece keyif gecelerinin tadına varmak kalıyordu onlara. Vlad’da kısa sürede alıştı bu gerçeklere. Bazen yaşadığı sakin köyü, dayısıdır diye beklediği nal seslerini, uçurumundan gün batumunu izlediği tepesini, beraber büyüğü arkadaşlarını ve gözlerinin önünde çaresizce ölen masum annesini özlese de, düşünmemeyi seçiyordu çoğu zaman. Kabul ederse, kaybederdi diğerlerine karşı. O kadar katıydı ki hepsi, zaman zaman onların daha önce bir yaşamı olmadı merak ediyordu Vlad. Onlar kadar duygusuz olamasa da, sildi zamanla kalan izleri…” *** O Vlad şimdi burda bu sokakta öylece oturuyor, son gelip kendini alsın diye… “İmkansız gibidir bizler için zamanın geçişini fark etmek. Saatler, aylar, yıllar yoktur bizim için. Bizler ölümsüzüzdür çünkü. Önemsenecek bir vakit kaybı yoktur. Sadece karanlıktan öncesi ve sonrası vardır zamanı fark ettirebilecek. Karanlık öncesi ne kadar ölümse bize, sonrası da insanlar için o kadar ölüm olmalıydı. Ama kuramadık dengeyi ve yenildik. Sanırım gururlu bir karar vermeliyim asaletime yakışır.” Ve gün doğuşunu beklemeye koyuldu. Son kez bunu görmek ve sonunda ait olduğu yere; ailesinin yanına dönebilmek umuduyla… +++++


Bu yazının okunma sayısı: 316