Az okunan günlük bir gazetenin beşinci sayfasındaki küçük bir haber:

“Çılgın Genetikçi
Amerikalı gen uzmanı S.Ö, yarı insan, yarı hayvan yetiştirmek için patent başvurusunda bulundu. Aynı zamanda ekonomist olan 53 yaşındaki çılgın adamın mitolojideki yarı hayvan, yarı insan Kentaur’lar gibi canlı üretebilmenin patentini istemesine gerekçe olarak da, ‘‘Ben patenti böyle bir deneye kimse kalkışmasın diye almak istiyorum’’ dedi”
Bebek konuşuyor:

“Babam, hayvan hakları savunucusu ünlü bir iş adamı. Onu hemen her gün bir gazetede, dergide ya da televizyonda; başarılı bir iş anlaşması imzalarken, basın açıklaması yaparken, doğayı, sanatı ve bilimi destekleyen faaliyetlere öncülük ederken ya da finanse ederken görebilirsiniz. Spora meraklı ve doğrusu bu konuda oldukça da başarılı. Atletik vücudunu buna borçlu olduğu söylenebilir. Kumral gür saçları ve size baktığında ruhunuzu gördüğünü düşüneceğiniz, delici mavi gözlere sahip. Kalabalıklar içerisindeyken yüzünde kimsenin gerçekliğinden şüphe etmediği hoş bir gülümseyişi var. Gözlerinin mavisine de yansıyan bu gülüş onun karizmatik kişiliğinin en büyük destekçisi. Gülüşüne inanmayan iki kişi var. Biri benim, diğeri annem.

Annem çok güzel bir kadın. Babam gibi kumral ve mavi gözlü. Uzun boylu ve oldukça narin. Omuzlarından bir hayli aşağılara çağlayan gibi dökülen saçları var. Ellerimi onların arasında dolaştırmak bana huzur veriyor. Babamla evlendiğinde özel bir okulda görme ve işitme engelli çocuklara öğretmenlik yapıyormuş. Babam zamanla önce ara vermesini ve sonra, bana hamile kalınca, işini tamamen bırakmasını istemiş. Annemin mavi gözlerinin ne ışıldadığını ne de gülümseyişinin gözlerine yansıdığını gördüm. Güldüğünü bile gördüğüm söylenemez. Annemi hep hüzünlü ve ürkek gördüm. Hatta… Hatta tetikte. Evet tetikte. En doğru ibare sanırım bu. Annem sanki hep olacak kötü bir şeylerin arifesini yaşıyor. Sanırım uzun zamandır bu hal içerisinde. Babamı sevmiyor. Hayır, kesinlikle sevmiyor. Ve galiba ondan korkuyor.

Ben de korkuyorum. Toplum içinde yerleşmiş etkili bir statüye sahip, başarılı, herkesçe sevilen ve saygı duyulan bu adam bizi neden mi korkutuyor? Çünkü bunun için haklı gerekçelerimiz var. İnanın bana. Bütün spotlar söndüğünde, kameralar kapandığında, bütün o kalabalık dağıldığında, babamla, yani herkesin tanıdığı adamla değil de benim babamla, yalnız kaldığımızda korkacak çok şeyimiz oluyor.

Babam 42 yaşında, annem 29 ve ben de altı aylığım henüz. Evet yanlış değil, altı aylık. Altı aylık bir bebekten dinliyorsunuz bu öyküyü. Siz de biraz korksanız iyi olur. Altı aylık bebek vücudumda olgun bir beyne sahibim. Konuşamıyorum ama düşünebiliyorum. İstediğim hareketleri yapamıyorum ama yapmak istiyorum. Hissettiklerimi, düşündüklerimi ifade edememek ve hareket kısıtlılığı benim için çok zor oluyor. Keskin bir görme ve işitme gücüne sahibim. Bu “sahip olma” benim için kaldıramayacağım kadar zor. Bütün sahip olduğum şeyler yüzünden korkuyorum.”

Anne düşünüyor:

“Nasıl da sempatik ve samimi görünüyor!”
Televizyonda, mavi gözlerinin içi gülümseyen bir adam yanındaki gazeteciye asırlık çınar ağaçlarını ve Karaağaç Ormanı’nı bir şirketin fabrika inşaatından nasıl kurtarıp satın aldığını ve vakıf mülkü olarak kendi vakfına bağışladığını anlatıyordu. Ellerinde pankartlarla bir grup çevreci zaman zaman coşkulu alkışlarla dinliyordu adamı.

“Böylelikle ormanın içindeki pek çok canlının da hayatını kurtarmış olduk. Buradan herkese seslenmek istiyorum. Dünya sadece bize ait değil. Pek çok canlıyla bu dünyayı paylaşabiliriz. Hayat onlarla güzel”, dedi adam. Kameranın yüzüne odaklandığını hissedip, o muhteşem gülümsemesiyle, tüm dünyaya böyle seslendi.

“Tanrım! Nasıl böyle rol yapabiliyor!”

Bebek huzursuzca sesler çıkartıyordu. Daldığı televizyon ekranından koptu kadın. Bebeğe baktı. Gözleri ekrandaydı. Gördüğünden memnun olmamış gibi geldi kadına. Bazen bebekten korkuyordu. Görünürde bir bebekti evet, kendi bebeğiydi. Ama gözleri bir bebeğinki gibi değildi. Bebeğinin gözlerinde derin düşünce/duygu ifadeleri beliriyordu bazen. Belki de kendisi böyle yorumluyordu. Evet, öyle olmalıydı. Ne de olsa daha altı aylık bir bebekti.

Düşünürken elleri karnında dolaşıyordu, farkında değildi. Hamileliği kötü geçmişti. Sürekli doktor kontrolündeydi. İki doktor hamileliğinin başından doğumun ilk haftasına kadar sürekli malikânede kalmıştı. Kocasının parası ve nüfuzu bunu yapabilecek güçteydi. Ancak doktorların varlığı, kadını hem huzursuz etmişti-çünkü sürekli tıbbi gözetim altında yaşıyordu- hem de rahatsızlıklarını azaltmış değildi. Ağrıları çok fazlaydı. Bulantıları hamileliğinin sonuna dek geçmek bilmemişti. Kanamaları vardı. Sürekli huzursuzluk içerisinde, sinirli haldeydi. Sebebini bilmediği korkuları vardı. Kâbuslar görüyor, gecelerce uyuyamıyordu. Bazen de uyuyunca günlerce uyanmıyordu. Bildikleri kadarıyla bunlar normal değildi. Ancak doktorlar merak edilecek bir durum olmadığını söylüyordu. Malikânede bir odayı aynı hastane odaları gibi çeşitli araç gereçlerle donatmışlardı. O odada doktorlarla o kadar zaman geçirdi ki kendini bir deneyin başrol faresi gibi hissetmeye başladı. Bu hissini kocasına açtığında bunun yersiz olduğunu ve doğacak olan oğlunun sağlıklı olması için her şeyin kusursuz olması gerektiğini söyledi. Kadın ilk kez o zaman kendisinin kocası için değersiz ve önemsiz olduğunu hissetti. Ve ilk kez o zaman korkmaya başladı O’ndan.

Bebeğin huzursuzluğu artmaya başladı. Kadını düşüncelerinden kopartan da bu oldu. Vakit gece yarısını geçmişti. Bebeği alıp odasına götürmek üzere ayağa kalktı.

Bebek düşünüyor:

“Babam, yine televizyonda. Burada olmasındansa oradan görmek daha iyi ama yine de ürkütücü. Anlatırken dokunduğu çınarların ürperdiğini hissediyorum. Hissetmekten öte duyuyorum. Onları anlıyorum. Ağaçlar birbirleriyle konuşuyorlar. Hepsi huzursuz. Babamın sesini, televizyoncunun, çevre korumacıların seslerinin ötesinde, başka bir boyutta dinleyebiliyorum ağaçları. İnsanların sevinç çığlıkları ve alkışlarının ötesinde onlar pek mutlu değiller. Kurtulduklarını hissediyor da değiller. Katıksız bir korkuları var sadece. Duyuyorum. Benden başka duyan var mı, bilmiyorum.

Annem düşünüyor. Düşünüyor ama hatırlamıyor. Ne ona ne de bana olanları hatırlamıyor. Hatırlayabilse, bu ikimiz için de iyi olurdu. Annemle iletişim kurmanın bebekçe olmayan başka bir yolu olmalı. Annem bu görüntümden ve çıkarttığım bu seslerden bir şey anlamıyor. Yine de normal bir bebek olmadığımı seziyor. Aslında onunla iletişim kurabilirim. Ancak sonuçlarını kestirmiyorum. Bunun annem için “aşırı” olmasından korkuyorum. Buna hazır mı değil mi bilmiyorum.

Annemin düşüncelerini okuyabiliyorum. Aklından geçen bütün görüntüler gözlerimde. Hayır, annem, benim onunla iletişime geçmeme hazır değil. Benim normal olmama ihtimalim bile onu korkutuyor. Hazır değil.”

Malikâne fısıldıyor…

Karayoluyla ulaşılamayan-hatta karayolu özellikle yapılmamıştı-hava yolundan başka bir ulaşımın mümkün olmadığı 10.000 hektarlık orman alanı içerisinde 22 odalı ve üç büyük salonlu özel bir malikâneydi. Tamamıyla ahşaptı. Bu büyüklükte bir yapı için kullanılması çok zor, çok masraflı ve riskliydi ama adam böyle olmasını istemişti. Yapım için kullanılan ağaçların hesabını tutmak çok zordu.

Adamın resmi adresi değildi malikâne. Hiç kimse de biliyor değildi. Bu kadar göz önünde yaşayan biri için, malikânenin gizli kalması zordu ama adamın başaramayacağı bir şey değildi. Son model özel bir helikopteri vardı. Geliş gidişleri ve malzeme aktarılması bu araçla yapılıyordu. Kendisine çok sadık bir pilotu vardı. Malikânenin hizmetçileri ve kâhya da yıllarca kendisine hizmet eden sadık insanlardı. Hiç birinin ne ailesi ne de arkadaşları vardı. Tecrit edilmiş bu yerde yaşamaları onlar için zor olmuyordu.

Her odası, özel amaçlarla, incelikle dekore edilmişti. Yemek ve yatak odalarıyla hizmetçi odaları haricinde her odanın bir ismi vardı. Kuş odası, yılan odası, aslan odası, ayı odası, tavşan odası, geyik odası, timsah odası… Odalar isimleriyle hem haldi. İçleri doldurulmuş, mumyalanmış hayvanlar; postları ve derileriyle kaplanmış diğer tüm eşyalar… Adam odaya, odanın ismini alan hayvana ait olmayan ya da malzemesi o hayvandan olan deri, post vb. kaplanmayan hiçbir aracı, materyali sokmamıştı. Ev içiyle dışıyla tamamıyla yaşayan-ya da ölü mü demeli- bir ormandı.

Üst katların aksine malikânenin bodrum katında, evdekilerin girmesinin yasak olduğu ve içerisinde ne olduklarını bilmedikleri, canlı hayvanlarla dolu bir de laboratuar vardı. Buraya adamdan ve arkadaşlarından başkalarının girmesi yasaktı. Kimi zaman dört beş kişilik bir grup gelir ve haftalarca oradan dışarı çıkmazlardı. Ne yaptıkları muammaydı.

Kadın buraya sonradan geldi. Önce görmüş olsaydı kaçardı. Sonradan gördü ama kaçması için çok geçti. Başlangıçta pek çok odanın kapısı kilitliydi. Adam kadının kendisini artık sevmediğini anlayınca kilitli kapılar da tek tek açıldı. Saklayacak bir şeyi artık yoktu.

Bebek burada dünyaya gözlerini açtı. Kadın bebeği pek çok odadan uzak tutuyordu. Ancak gece uyuduğunda adamın bebeği alıp tüm odaları gezdirdiğini bilmiyordu. Bebek evin bütün bölümlerini biliyordu. Bodrumdaki gizli bölümleri bile gezmişti.

Malikâne çok sessizdi. Yüksek ses çıkartabilecek hiçbir şey yoktu. Müzik yasaktı. Televizyon bir iki haber kanalına ayarlıydı ve çok sessiz seyredilebilirdi. O da sadece kadın tarafından. Ne gürültüyle çalışan bir alet vardı ve ne de tik takları duyulabilecek bir saat. Bebek içinse çok gürültülüydü. Normal insan kulağının algılayamayacağı en küçük sesleri bile almasının yanı sıra eşyaya sinen ve eşyanın gizil hafızasına aldığı sesleri de duyuyordu. Bütün odalar onunla konuşuyordu. Bütün hayvanlar. Başlangıçta fısıltılarla beliren sesler zamanla Bebeği neredeyse bayıltacak kadar yükseliyordu. Yılanlar tıslıyor, sürünüyor; aslanlar, ayılar kükrüyor, kuşlar bağırıyor ve bazen tüm hayvanların sesi malikânenin uğuldayan ağaçlarıyla karışıp korkunç bir koro kuruyorlardı.

Adam hayvan mumyalarının karşısında tek tek duruyor ve bebeğin onlara bakmasını istiyordu. Bebek hayvanların gözlerinde o son dehşet anını, umutsuzluğu, öfkeyi, çırpınmayı, yenilgiyi ve korkuyu görüyordu. Hepsinin gözlerine yazılan son görüntülerde babasının yüzünü de görüyordu; Onları avlayan babasının yüzünü…

Adam bebeğin ellerini hayvanların üzerinde, postlarında, deriden yapılmış eşyalarda, malikânenin ağaç duvarlarında gezdiriyor, dokunmasını sağlıyordu. Bebek bütün duyularıyla çevresindeki dünyayı ve hepsinin ötesinde babasındaki yıkıcı gücü algılıyordu.

Mahzendeki laboratuar bebeğin en çok korktuğu yerdi. Kafesler içindeki hayvanlar insan/hayvan genetik bileşiminin tuhaf birer ürünüydü. Bebek hepsini duyuyor ve anlıyordu.

Bebek korkuyordu.

Bebek korkuyordu ve adam bunu biliyordu. Bebeğin tüm bu sesleri duyduğunu, görülmeyeni gördüğünü, duyulmayanı duyduğunu, düşünceleri okuduğunu biliyordu çünkü böyle olmasını O istemişti. Nasıl malikaneyi böyle dizayn edip yarattıysa oğlunu da böyle dizayn etmiş ve yaratmıştı. Adamın hissettiği, yapmak istediği ve başardığını düşündüğü buydu. Yaratmak.

İki özel dizayn; Bebek ve malikane.

Malikâne Bebeğe fısıldıyordu:
“İkimiz de aynıyız, sen bensin ben de senim. Senin her parçan bende de var ve benim her parçam sende de var. Biz biriz. Biz seniz. Sen bizsin.”

Bebek düşünüyor:
Her şey babamın, izleyiciden çok ta ilgi görmeyen, ‘‘Dr. Moreau’nun Adası’’ filmini izlemesiyle başladı. Oysa aynı günlerde konu, laboratuarlarında çalışan bazı bilim adamlarının son derece ilgisini çekiyordu. Bilimle ilgili olan babam, filmin de etkisiyle oldukça büyük olan servetinin bir kısmını bu araştırmaları finanse etmek için kullandı ve kendisine bilimin yer altı dünyasında gizli bir şöhret edindi. Bilim adamları, yıllar süren çalışmalar sonunda, aynı filmde olduğu gibi, insan hücrelerini domuz yumurtasıyla döllendirerek melez bir embriyo elde etmeyi başardılar. Embriyolar, yerleştirildikleri ana rahminde büyütülüp doğdular ve genetik özellikleri içeren DNA’nın yüzde doksan yedisi hücre çekirdeğinde bulunduğundan, yüzde 97 oranında insan, yüzde 3 oranında domuz özellikleri taşıyan bir canlı dünyaya geldi. Bu insan/domuz bebek kamuoyundan gizlendi. Çünkü yasalar, insan embriyonu üzerinde deneyler yapılmasını kısıtlıyordu. Daha sonra yarı insan, yarı hayvan karışımlarının, hücre ya da organ üretme amaçlı canlı fabrikalar biçiminde kullanımı düşüncesi ortaya atıldı.
Etik ve güvenlikle ilgili pek çok konuyu da gündeme taşımış oldu. İnsanların aklına bu konulardan bahsedildiğinde bilimkurgu filmlerindeki insan-hayvan kırması hilkat garibeleri geliyordu-galiba ben de bir hilkat garibesiyim- Uzun müddet bu tür yaratıkların oluşturulmasıyla ilgili tartışmalar sürdü. Tartışmalar ve karşı çıkmalara, dini kurumların yasakları ve insanların protestolarına rağmen çalışmalar gizliden gizliye kamuoyunun bilmediği kadar ilerlemişti-örnek ben- .
Babam olayın, başından sonuna en yakın takipçisi, maddi/manevi destekçisi ve gönüllüsü olmuştu. Bu işe adeta kendini adamıştı. Ve işte sonuç: Ben, babamın en büyük gayesi ve yatırımıyım. En büyük başarısı ve imzasıyım. Yüzlerce çeşit hayvan hücresiyle insan hücresinin bir karışımıyım. Bir kokteylim.
Bebek ve Anne konuşuyor:
Kadın, Bebeği karyolasına yatırdı. Derin sessizlik içini ürpertiyordu. Usulca çalan bir müzik olsaydı hem bebeği hem de kendi için çok mutlu olacaktı. Sessizliğin varlığı o kadar somuttu ki kendi soluk alıp verişini duyduğunda bile bazen ürperiyordu.

Bebeğin üzerini örttü. Bebek gözlerine bakıyordu. Bakışlarını yadırgadı. İçi ürperdi. Bebek küçük elini uzatıp kadının bileğini tuttu.

“Anne”
Kadın başını hızla geriye attı. Beyninin içinde duyduğu ses dizlerinin bağını çözmüştü. Dizlerinin üstünde yere çöktü.
“Anne”
Kadın bebeğin dokunduğu bileğini hızla çekti.
“Korkma anne. Açıklayacağım sana her şeyi ama korkmadan dinlemen gerekir”
Kadın, “Konuşuyor olamaz, dudakları kıpırdamadı bile, hem bu mümkün değil, deliriyorum ben, Allah’ım yardım et!”, dedi içinden.
Bebek,
“Hayır, anne, delirmiyorsun. Bu gerçek. Babam bunu biliyor, bana bunu o yaptı. Sana ihtiyacım var anne. Hatırlamalısın. Bilmelisin. Sana dokunmama izin ver.”

Kadın adamın söz konusu olduğu olaylarda imkânsızlığın olmadığını biliyordu. Yere kapandığı yerden bebeğin yatağına doğru uzandı. Ciddi bir yüz ifadesiyle ve endişe dolu gözlerle bekleyen bebek, kadının yüzüne uzunca bir müddet baktıktan sonra gülümsedi. Kadının yüzü allak bullaktı. Gülümseyişi de öyle oldu. Gözlerinden yaşlar akarken gülümser gibi oldu.
“Anne”
“Bebeğim”
Elleri buluştu. Bebeğin küçük elleri kadının elinde bir müddet ipek gibi kayarak dolaştı. Sonra sertçe kenetlendi.

Kadın hatırlıyor:
Bebek bütün bildiklerini, gördüklerini, duyduklarını kendi dilinden, eşyanın dilinden ve diğer yaratıkların dilinden kadına aktardı. Kadın gözleri irileşmiş, vücudu buz kesmiş ve kasılmış vaziyette kendini bebeğin aktarımlarına bıraktı. Yaşayıp da hatırlamadığı her şeyi hatırlıyor; bilmediği her şeyi de öğreniyordu. Üzerinde yapılan çalışmaları, doktorları, kocasını, iğneleri, ilaçları, ameliyatları, hayvanları, hayvanların seslerini…

Bebek ve kadın konuşuyor:
“Güçlüyüm. Biyolojik açıdan biraz daha büyüdüğümde bir kaplan çevikliğinde, aslan kaslarına sahip, bir maymun kadar kıvrak, bir yılan kadar sessiz, bir yarasa gibi yön duygusu gelişmiş, bir örümcek gibi tırmanabilen bir… Neyse, birçok şeye sahip, babamın beni dünyaya sunacağı bir genetik mucizesi olacağım.

Güçlüyüm anne. Ancak babamın bilmediği, en zayıf yanım olarak gördüğü, ama bence en güçlü yanım insan duygularım. Ve insan olmanın en büyük belirtisi ve hediyesi olan iradeye sahibim. Ben ölmeyi irade ediyorum. Kendi irademle, ölmeyi tercih ediyorum anne.

İstedim ki ölmeden önce, seninle konuşabileyim. “Anne” diyebileyim. Babamla hiç konuşmadım anne. Bunu hiç istemedim. İnsan yanımı seviyorum anne. Seni seviyorum. Ancak içimdeki diğer yaratıklarla yaşamak, varlığımı paylaşmak bana ağır geliyor. Korkuyorum anne. Beni anlıyor musun?”

Kadın gözyaşları içerisinde gözlerini onaylarcasına kapatıp açtı. “Anlıyorum”, dedi içinden.
“Sende cennet düşüncesini okudum geçen gün anne. Bebeklerin gittiği yere. Cennete gitmek istiyorum anne.”
“Beni de götür”
Bebek gözlerini acıyla annesine dikti. Uzun uzun baktı. Sonra gülümsedi. Kadın da bebeğe gülümsedi.
“Beni öper misin anne?”
Kadın bebeğin dudaklarına doğru uzandı. Yılan zehrine sahip bebeğin ön dişleri kadının dudağına hafifçe battı. Kadın gülümsedi. Zehir kadının vücudunda hızla yol alırken bebekte iradesiyle kendi kalp atışlarını yavaşlatmaya başladı. İkisinin de ölümü acısız ve insani iradeleriyle gerçekleşti.

+++++


Bu yazının okunma sayısı: 461