Bakışlar çoğalmıştı. Kimi meraktan kimi ise korku dolu gözlerle olayı izliyordu. Aralarında çaresizliğin verdiği sıkıntıyla gereksiz yere oraya buraya koşturanlar vardı. Kurak manzarada tek renk kendileri ve üzerlerindeki giysileriydi. Tabiat ana bu bölgede yeşili yasaklamıştı. Ne esen kuru rüzgar ne de havada oluşan tozlu topraklı ufak hortumlar duyuluyordu. Sadece dokuz kişi olmalarına karşın çıkardıkları gürültü kendilerini aşıyordu. Herkes aynı anda bir şeyler söylüyor ama kimse birbirini dinlemiyordu.
“Yardım çağırmalıyız!” diye bağırdı aralarında en uzun yapılı olanı.
“Nereden çağıracaksın, kimi çağıracaksın? Dağ başındasın, kime ulaşırsın?”
“Kimin telefonu çalışıyor?”
“Hepimizin telefonu çalışıyor, asıl kiminki çekiyor!”
Sesler kulaklarına gitgide daha da uzaktan geliyordu. Başını kaldırıp sesleri dinlemeye çalıştı. Yukarıdan ona bakan gözlere ulaşamıyordu. Dediklerini anlamakta güçlük çekiyordu. Yukarı baktığında tek görebildiği yan tepenin üzerinde toz bulutu içinden ona bakan hareketli figürlerdi. Kimin kim olduğunu seçemiyordu.
Bu duruma gelmesine sebep sadece kendisiydi. Yine de ona bakıp yardım bile edemeyen arkadaşlarına kızıyordu. Oysa kaç defa onlar tarafından uyarılmıştı. Başaramayacağından değil, tehlikeli olduğu için endişelenmişlerdi. Bunu düşünmek gururunu okşasa da şu anki haliyle düşünecek epey önemli sorunu vardı.
Hayatı gibi.

Tırmanma sporuna başlayalı beş yıl olmuştu. Henüz yirmi dört yaşında olmasına karşın bu spora hep daha erken başlamış olmayı dilerdi. Çocukken erkek kardeşi ile beraber her yaşıtı gibi ağaçlara tırmanmayı oyun haline getirmişti. İki kardeş bu sayede pek çok ağacı özellikleriyle tanımışlar, hangi ağacın dallarının daha dayanıklı olduğunu pek de hoş olmayan deneyimleri sayesinde öğrenmişlerdi.
Öğrendikleri sadece ağaçların dayanıklılığı değildi. Okulda öğretilen fen bilgisinden çok daha fazla botanik bilgisine sahip olmuşlardı. Akrabalar ve aile dostları iki kardeşin kesinlikle doğa alanında bir meslek sahibi olacaklarını düşünüyordu. Aralarında marangoz olacaklarını söyleyen dahi vardı.
Oysa onları ilgilendiren sadece tırmanmaktı. Hep daha yükseğe, hep daha yukarı. Ağacı seçmelerinin nedeni oturdukları bölgede başka seçeneğin olmamasındandı. Birkaç kez duvarlara tımanmayı denemişler, etraftaki büyüklerin sert uyarılarına maruz kalmışlardı. Onlar tarafından “Gayet gereksiz ve tehlikeli bir oyun” olarak tanımlanan duvara tırmanma, söz konusu ağaçlar olduğunda masumlaşıyordu. İki kardeş bir süre gizlice binaların dış duvarında pencereden pencereye geçme oyununu oynamış, küçük kardeşin kol kırığı ile bu oyuna son vermişlerdi. Elbette büyüklere söylenen okul parkındaki büyük meşe ağacıydı. Ne de olsa iki kardeş için tek önemli olan tek şey yukarı doğru ilerlemekti.
Zamanla ağaç repertuarlarını genişleterek birbirleriyle yarışmışlardı. Aralarında sadece iki yaş farkı vardı. Yarışma için adil kabul edilebilecek bir farktı. Oysa yıllar sonra aralarında çok daha fazla fark oluşmuştu.

Panik yapmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu sporda ilk öğretilen, dikkatsizliğin ve paniğin hayati tehlike yaratabileceği tüm diğer sporlarda olduğu gibi, asla panik yapmaması gerektiğiydi. Bu, kurtulma imkanı olsa dahi ölüme sürükleyebilecek bir unsurdu. Düşüncelerinde paniğe yer olmamasına rağmen vücudu onu dinlemiyordu. Elleri daha çok titriyor, güneş altında yanan teninden soğuk terler akıyordu. Bunun sadece yorgunluktan olduğunu hatırlatıyordu kendine. Ama kendi bile buna inanmıyordu.
Beline sarılı kemere bağlı ipin diğer ucu yukarıda çakılı ufak bir demir halkanın içinden geçiyor ve yine ona dönüyordu. Halkayı ilk tırmanışta kendisi çakmış inişe geçerken güvenli olması için en sert noktayı aramıştı. Sorun da inişe geçmeye başladığında yaşanmıştı. Tırmanmaya başladığı dar zemin çökmüştü. Üzerinde bulunduğu zirve ile ikiz tepeciğin arasındaki tek bağlantı bu çöken daracık, doğal patika idi. Aşağıya baktığında başlangıç noktası olarak kullandığı patika yerine yüksekliğini hayal bile edemeyeceği bir uçurum uzanıyordu. Manzarayı resimlerde görmek veya televizyondan izlemek yerine ayaklarının altında olduğunu bilmek insanın midesini altüst edecek kadar rahatsız edebilirdi. Bacaklarının arasından inebileceği bir yer olup olmadığını ararken gözlerini dipsiz boşluktan kaçırmaya çalışıyordu. Yükseklik korkusu olmamasına karşın içinde bulunduğu durum onu buna zorluyordu. Ne kadar yükseklikte olduğunu istemeden düşünüyordu. Aşağıda uzanan seçemediği görüntü su olsa bile bu kadar yükseklikten sonra beton etkisi gösterirdi. İpinin uzunluğu ise asla onu aşağıya indirmeye yetmezdi. Asılı bulunduğu zirvenin yapısını düşününce arkadaşlarının ona dediğini hatırladı:
“Kumdan kuleye tırmanamazsın, vazgeç.”
Onların dediğine katılacak kadar tecrübeliydi. Kayaya tırmanmak elbet daha güvenli olurdu. Bu doğal duvarlarsa çekiç değdiğinde un ufak oluyordu. Dağların tepesinde bunca yıl aşına aşına bu garip upuzun sivri tepecikler oluşmuştu. Zirveyi ilk gördüğünde bu dünyaya ait olmayan bir yapısı olduğunu düşünmüş, bu biçimsiz sivri üçgenlerin üzerine tırmanmayı hayal etmişti.
Tüm arkadaşları ona karşı çıkmış, yok yere sorun çıkarmaması için onu uyarmışlardı. Ama yine de denemek istemişti. İçinde geliştirdiği tırmanma güdüsü üstün geliyor onu denemeye zorluyordu. Fazla kilolu sayılmazdı. Aksi takdirde bu durum için fazladan bir riski daha olurdu. Tırmanmak için son derece kaliteli malzemeler kullanıyordu. En önemlisi kendine çok güveniyordu. Grubun onu bu zirveye tırmanmaktan vazgeçirmesi için daha fazlasını yapması gerekiyordu. Sonuçta o galip geldi ve kendini belki de hayatının en son tehlikeli oyununda buldu.
Arkadaşları bunun cesaret mi, doğaya karşı güç gösterisi mi olduğuna karar verememişlerdi. Bıçak gibi sivri ikiz zirvenin tuhaf yapısı onları da çekiyordu. Çöl rengi arazinin ortasında gelişigüzel uzanan sivri tepeli sayısızca zirve hayatlarında hiç görmedikleri kadar ilginç bir doğa yapısıydı. Ama tırmanmak? Aralarında bu akılsızca oyunu oynayabilecek başka kimse yoktu, belki de sadece biri daha vardı.

Sekiz yıl kadar önce bir yazdı iki kardeşin yollarını ayıran. Tek bir olaydan söz etmek pek de doğru olmazdı. Her şey zincirleme gelişmiş, bir tatsız olay öncekini unutturmuş, aralarındaki mesafe gitgide artmıştı. İnsanların üzerindeki bir lanet gibi, yeryüzünde saçma sapan sorunlar yüzünden bitmiş ve bitecek milyonlarca dostluk vardı. Onlarınki de bunlardan farklı sayılmazdı. Anne babaları durumdan rahatsız olmalarına karşın buluğ çağına vermişler, kendileri de bir zamanlar bu deli çağı yaşadıklarından olanların geçici olduğunu düşünmüşlerdi. Oysa üniversite zamanı gelip de başka şehirlere gitmek zorunda kaldıklarında, aynı evde yaşamalarına karşın birbirlerinden yabancı olarak ayrılmışlardı. Çocukken oynadıkları tırmanma oyunu yerini profesyonel anlamda dağcılık sporuna bırakmış ve her ikisi de akrabalarının tahminlerinin aksine, edebiyat ve matematik alanında üniversite öğrenimine başlamışlardı.
Birbirlerini sadece tatillerde ailelerini ziyarete geldiklerinde görüyor, hal hatır sormak dışında neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Birbirlerinden haberleri dağcılık sporu ile uğraşanlardan duyuyorlardı. İkisi de isim yapacak kadar başarılıydı. Bugün bulundukları zirveye yapılacak geziyi iki kardeşin de aynı anda duyması tesadüf sayılmazdı.

Kurtulmak için bir yol bulmalıydı. Bakışlar karşısında yalnızdı. Gruptaki kimse ona yardım edemiyordu. Yan tepenin üzerinden ona bakıyor, moral vermek için konuşmaya çalışıyorlardı. Aralarında onun için hayatını tehlikeye atacak kimse yoktu. Ama o oradaydı. Kelimeleri anlamasa da ona seslenenler arasında onun olmadığını çok iyi anlayabiliyordu. O hiç bağırmazdı. Aralarında böyle durumlarda soğukkanlı kalabilecek en iyi dağcıydı ve gruptan kendisiyle kan bağı olan tek kişi.
Tek başına bir çare ararken birden asılı olduğu halkanın yerinden oynadığını hissetti. Yavaşça hareket etmeye çalışarak yukarı doğru baktı. Halka yerinden çıkıyor, minik toz zerrecikleri yüzüne çarpıp ve aşağıya doğru düşüyordu. Hayatının burada, dağ başında, sonsuz bir uçurumun dibinde sona ereceğini düşünmeye başladı. Yerçekimi, tek yönlü yolculuk. Tıpkı bu toz zerrecikleri gibi. Birkaç saniye havada hızla aşağı doğru ilerleyecek, rüzgarı kuvvetlice tüm vücudunda hissedecek ve…
Sırtında soğuk terini hissetti. Vücudu gitgide ağırlaşıyordu. Sanki damarlarında kan yerine kurşun akıyordu. O an hayatında daha önce hiç bu kadar korkmadığını hissetti. Vücut yükünü azaltmak için parmak uçlarını destekleyecek daha derin çukurlar aradı. Asılı olduğu ip yerinden oynadı.Parmak uçlarını acıtana kadar duvara saplamaya çalıştı. Yüzey pürüzsüz denecek kadar düzgündü. Yavaşça ellerini oynatmaya çalıştı. Hareket etmeye korkuyordu.
Birdenbire kırbaç sesine benzeyen bir ses duyuldu. İpi ve halkası duvardan kurtulmuş duvarı yalıyarak ona doğru geliyordu. Saniyeden bile kısa süren bu olaydan sonra beline sarılı ipin ağırlığı ile aşağı doğru havada süzülmeye başladı. Havanın basıncını yanaklarında hissediyordu. Bitti, dedi içinden. Korku içinde ateş gibiydi.
Gözlerini kapadı.
Ansızın düşüş bitti. Rüzgarı artık hissetmiyordu. Zemine henüz ulaşmamıştı. İpi yerçekimine itaate devam etti kendi vücudu ise olduğu yerde kalmıştı. Parmak uçlarıyla duvara temas ediyordu. Tıpkı bir kertenkele gibi duvara doksan derece açıyla asılı duruyordu. Olayın imkansızlığını birkaç saniye düşünmeye çalıştı. Bir nedeni olmalıydı. Uzayda ilerler gibi yerçekiminin sıfırlandığı bir noktadaydı. Kapalı alanda bu tür deneyimlerin yaşanabileceğini biliyordu. Yerçekimsiz ortamda tıp ve botanik alanında son yıllarda pek çok deney gerçekleştiriliyordu. Sadece eğlence olarak kullanmak için bunu ticarete dahi çeviren kuruluşlar vardı. Ama açık alanda bu tarz bir deneyin gerçekleşmesi imkansızdı. Buna dair hiçbir şey duymamıştı.
Havada asılı öylece duruyordu. Gruptakilere seslenmek istedi, yapamadı. Birden midesinin bulandığını hissetti. Elleri karıncalanıyor, kalp atışları hızlanıyordu. Asılı kaldığı noktada kuvvetli bir ışık belirdi, derken bu ışık heryeri kaplamaya başladı. Sadece çok parlak bir beyaz ışık. Tıpkı çocukken resmini çizmek için gözlerini uyuşturana kadar sürekli baktığı şimşek gibi. Kör edecek kadar beyaz.

“Bana tutun! Tutun bana!”
Gözlerinin açık olduğunu sanıyordu. Ama gözkapakları tekrar açıldı. Bu sefer gördüğü burnunun dibinde yeşil bir dağcı montu ve kendisininkine benzeyen kahverengi düz saçlardı. “Sıkıca tutun!” diye yenilendi ses. Kollarında kuvvet kalmamıştı, yine de beceriksizce kollarını önündeki yeşil monta doladı. Ayakları boşlukta sallanıyordu. Düşmeden önceki noktasından en fazla yirmi metre kadar daha aşağıda asılı duruyordu.
Belindeki ip gitmiş sadece kemeri kalmıştı. Tüm vücudu uyuşmuş gibiydi. Hala havada olduğunu kavrayınca gözlerini daha dikkatle bakmaya zorladı.
“Meşeden daha zor değil” dedi yeşil montlu. Zorlandığı sesinden anlaşılıyor yine de yavaş hareketine devam ediyordu. Yükü kendisi kadar ağırdı. Çift ipin üzerinde yatay olarak ilerlemeye çalışıyor, grubun bulunduğu ikiz tepeciğe ulaşmaya çalışıyordu.
Rüya içinde rüya gördüğünü sanıyordu. Tüm ağırlığını taşıyan sırta daha sıkıca sarıldı. Tamamen kendine geldiğinde kardeşinin onun için geldiğine inanamadı. Hayatını kurtarmak için başka kim bu kumdan kuleye tırmanırdı. Kim başkası için ölümü gözüne alırdı. Bunu gerçekten ona yardım etmek için yapıyordu. Daha sıkı sarıldı, bu defa sarılışında teşekkür vardı. Hayatı için değil özlediği kardeşi için sarılıyordu. Ne tuhaf bir buluşma diye düşündü. Gördüklerinin yanında, ya da gördüğünü sandıklarının yanında bu o kadar da olağandışı sayılmazdı.
Tepeye yanaştıklarında arkadaşları ellerini uzatıp iki kardeşi hızla toprak zemine çektiler. Nefes nefese kalan iki kardeş birbirlerine bakarak tehlikenin bittiğini gözleriyle anlattılar.
“Neden yardım ettin diye sormayacağım, sen olsan tek başına başarırdın.”
Kardeşi gülümsedi:
“Annem üzülmesin diye geldim, tabii duvarın içinden birden çıkan şu acayip çubukların da faydası olmadı değil, yoksa başka planım yoktu.”
Dönüp asılı kaldığı noktaya baktı. Sivri tepeli zirvenin yüzeyini kaplayan kum rengi yerini metalik gri ile gök mavisine bırakmıştı. Tepenin neredeyse düz sayılabilecek yan cephelerinde ise aşağıya doğru yaklaşık birer metre uzunluğunda metalik çubuklar sıralanıyordu. Doğa yapısı olamayacak kadar geometrik ve metal bir yapısı vardı. İnsan yapısı olması içinse çok özel nedenleri olması gerekirdi. Üçüncü olasılığı düşünmek içinse şu an fazlasıyla yorgundu.
Bir an kurtarılmadan önce tepedeyken yaşadıklarını anlatmayı düşündü. Sonra aklına büyük ihtimalle oksijen yetersizliğinden kendini kaybetmiş olabileceğini geldi.
Yine de bu garip biçimli metalik tepenin ne olduğuna mantıklı bir açıklama getiremiyordu. Bunu her biri kendine soruyor olmalıydı. Gün sonu evlerine dönerken yaşadıklarını anlatacakları kişileri düşünüyorlardı.
Kuşkusuz bugünkü keşiflerine hep beraber geri döneceklerdi. İki kardeşse, zaten hep beraberdi.

+++++


Bu yazının okunma sayısı: 242