03- Aykut Arslan Yıldız – “Kin Tutsağı”
Hikaye Kasım 12th, 2007Balık tutmak, en büyük zevklerinden biriydi. Ne zaman işinden boş vakit bulsa soluğu deniz kenarında alır, bir yandan işin getirdiği stresi atar diğer yandan da doğanın tadını çıkarırdı. Bugün, oğlunu da yanında getirmişti. Ona “ Evlat, artık sana balık tutmayı öğretmenin vakti geldi! ” dediğinde dokuz yaşındaki oğlu gülümsemiş “ Oleyy! ” diyerek evin ortasında bir tur attıktan sonra babasına sıkıca sarılmıştı. Oğlunun en büyük dileği kendisi gibi polis olmaktı. Babasının katiller, yan kesiciler, hırsızlar arasında geçen hayatı onun hoşuna gidiyordu. Başını çevirdi ve balık tutmaya çalışan oğluna baktı. Büyümüştü. Onu hep kendine benzetirdi. Geçenlerde albümü karıştırırken kendi ilkokul fotoğraflarını görmüştü. Benzediğini biliyordu ama bu kadar benzerliği o ana kadar kendisi de tahmin edememişti. Bir an onu hayata bağlayan tek şeyin ailesi olduğunu düşündü. Karısı, oğlu olmasaydı ne yapardı? Sonra bütün bunları neden düşünüyorum diye hayıflandı?
Telsizi arabada bırakmıştı. Buraya stres atmak için geldiğine göre onu işine bağlayan şeylerden kurtulmalıydı. Ama ne kadar böyle düşünerek kendini rahatlatmaya çalışsa da aklı telsizdeydi. Ortalık karışıktı. Hafta sonu da olsa içinde her an çağrılma korkusu vardı. Bu korkunun ne kadar büyük bir işkence olduğunu düşündü. Hiçbir şeyden zevk alamıyordu. Kendi ister emniyet müdürlüğünün rutubet kokan duvarlarının içinde, ister Gemlik’in muhteşem dalga hışırtılarının arasında olsun aklı oradaydı. Cesedi kırk yaşlarında bir adam bulmuştu. Yeni otogar mevkiinde bir inşaatta ustaydı. Usta, her sabah olduğu gibi amelelerden önce gelir, etrafı kolaçan eder, sonra da çay keyfi yapardı. O sabah da erkenden gelmiş, iskeleleri kontrol ettikten sonra inşaatın yanındaki kum tepesine bakmıştı. Yavaş adımlarla kumdan oluşan tepenin yanına gitmiş ve yeterli kireç var mı diye kireç havuzuna bakmıştı. O sırada tüylerini ürperten bir şey gördü. Havuzdaki kirecin içinde insan eline benzeyen bir şey vardı. İyice baktı. Yanılmıyordu. Bu bir insan eline benziyordu. Kireç karıştırdıkları sopayı aldı ve elin olduğu yere soktu. Daha sonra da sopayı yukarı doğru kaldırdı. Gördüğü şey oldukça dramatikti. On, on bir yaşlarında her tarafı kireçle dolmuş bir çocuk cesediydi bu. Usta bunları kendine anlattığında çocuğun havuza düşmüş ve boğulmuş olabileceğini düşünmüştü. Çocuğun annesini bir hafta sonra ancak sorgulayabilmişti. Kadın olayın şokundan hastaneye kaldırılmış ve ancak kendine gelebilmişti. Kadının bildiği tek şey oğlunun oynamak için dışarı çıktığı ve bir daha gelmediğiydi. Çocuk akşam gelmeyince her yeri aramışlar sonunda çareyi polise başvurmakta bulmuşlardı. Polis olayın üstüne düşmüş, ama bir şey bulamamıştı. Sabah ustanın emniyete başvurusuyla çocuğun gizemi ortaya çıkmıştı. Ama geride gözü yaşlı bir aile, bir ceset vardı.
Aklından bunları geçirirken cep telefonu çalmaya başladı. Keşke bunu da kapatsaydım diye düşündü içinden. Ama ne kadar böyle düşünse de yapamayacağını biliyordu. Cep telefonuna baktı. “ Sıtkı arıyor, ” yazısını gördü. “Hayırdır inşallah! ” dedi ve telefonu açtı.
“ Efendim Sıtkı? ” dedi. Bu sırada oğlu, pür dikkat ona bakıyordu. Babasının suratının bir müddet sonra ekşidiğini gördü. Başını öne eğdi. Kaçamaklarının son bulacağını hissetmiş gibiydi.
“ Nerede olmuş? ” dedi. Bu sırada başını boynu bükük bir şekilde kendini izleyen oğluna çevirdi. Daha sonra oğlunun bu halini görmek istemezcesine başını denize çevirdi. Kendisine doğru gelen dalgaları izledi.
“ Tamam, yarım saate oradayım, siz çalışmaları başlatın! ” dedi. Telefonu kapattıktan sonra cebine koydu ve hala kendisini izlemekte olan oğluna döndü.
“ Gidiyor muyuz baba? ” dedi oğlu Emre. Kaşlarını çattı ve elini oğlunun saçlarına götürdü. Okşadı. Daha sonra gülümsedi.
“ Şansına küs delikanlı, ” dedi. Emre oltasını toplamaya başladı. Komiser Şükrü Bey oğluna bir süre baktı.
“ Polis olmak istiyorsun ya… İşte bu meslek böyle. Ne tatilin belli, ne çalıştığın? ” dedi. Emre gözlerini kısarak babasına baktı.
“ Olsun, ben yinede polis olmak istiyorum hem de cinayet masası, ” dedi. Şükrü Bey güldü.
“ Sen bilirsin evlat…” dedi.
Toparlanmaları uzun sürmedi. Emre arabaya isteksiz bindi. Oğluyla yeterince ilgilenemediğinin farkındaydı. Ona ne zaman vakit ayırmak istese mutlaka bir şey çıkıyordu. Yoksa bu kendini kandırmak için kafasında uydurduğu bir savunma mekanizması mıydı? İstese oğluna daha fazla vakit ayırabilirdi. Arabaya binerken komiser Şükrü’nün kafasında bunlar vardı.
Gemlik’in insanın ruhunu okşayan kıyısından uzaklaştıklarında saat öğleden sonra iki buçuktu. Komiser Şükrü’nün dikkatini, yaklaşmakta olan karabulutlar çekti. Oğluna baktı. Başını eğmiş torpido gözüne bakıyordu.
“ Zaten fazla duramayacakmışız baksana, yağmur geliyor, ” dedi. Emre başını kaldırarak babasının gösterdiği yere baktı. Daha sonra babasına döndü.
“ Cinayet mi? ” dedi. Komiser, oğlunun bu tip konuları açmasını sevmiyordu. Onun kandan, cinayetten, ölümden uzak olmasını istiyordu ama bunlar da hayatın gerçekleriydi. Şimdi öğrenmese hayatının bir döneminde mutlaka karşısına çıkacaktı.
“ Evet, ” dedi.
“ Neredeymiş? ” dedi Emre. Babasını sorgularmış gibi baktı. Kaşlarını çattı.
“ Otogarın yanında, ” dedi. Emre’nin gözleri parladı. Parmağıyla torpido gözüne bir şeyler yazıyormuş gibi yaptı. Sonra da konuşmaya başladı.
“ Baba, ” dedi. Komiser bu ses tonunu çok iyi biliyordu. Çünkü oğlu ne zaman bir şey istese hep bu tonu kullanırdı.
“ Efendim oğlum? ” dedi ve Emre’ye baktı.
“ Beni oraya götürsene, ” dedi. Komiser’in aklının ucundan bile geçmeyen bir teklifti bu. Şaşkındı. “ Yok canım, orası olamaz, ” dedi içinden. Emin olmak için sordu.
“ Nereye? ” dedi. Emre muzipçe gülümsedi.,
“ Anlamazmış gibi yapma. Cinayetin olduğu yere, ” dedi. Düşündüğü şeydi.
“ Oğlum sen delirdin mi? ” dedi. Emre’nin suratı bir anda asıldı.
“ Çok merak ediyorum baba ya! Hadi! ” dedi. Oğlunun yüzüne tekrar baktı. Hiç de şaka eder gibi bir hali yoktu.
“ Oğlum, annen beni öldürür! ” dedi. Bu sıkıştığında kullandığı bir yoldu. Ama oğlu bu defa çok ısrarlıydı.
“ Annem bilmeyecek ki, ” dedi.
“ Neler söylüyorsun Emre? ” dedi ama artık sabrı tükeniyordu.
“ Anneme söylemeyiz olur biter! Sen nasıl polissin ya? ” dedi.
“ Olmaz Emre! Eve gidiyoruz, ” dedi. İsteğini kabul ettiremeyen Emre başını önüne eğdi.
“ Zaten ne zaman dediğimi yaptın ki? ” dedi. Bu söz komiserin kalbini yaraladı adeta. Oğlu belki de en hassas yerinden vurmuştu onu. Dudaklarını ısırdı. Sonra başını çevirdi.
“ Ayıp ediyorsun ama… Yaptıklarımız, senin iyiliğin için. Oraya gidersen göreceğin şeylerin seni kötü etkilemesinden korkuyorum, ” dedi. Emre istifini bile bozmamıştı. Suratı asık bir şekilde torpido gözüne doğru bakıyor ve gözlerini oradan hiç ayırmıyordu.
“ Başka zaman söz, ” dedi. “ Anlaştık mı? ” diye de ekledi. Sağ elini oğlunun omzuna koyarak salladı.
“ Hey aslanım, sana bir soru sordum. Anlaştık mı? ” dedi. Emre başını cama doğru çevirdi. Komiser ne yapacağını düşünüyordu. Oğlunu üzmek istemiyordu. Ama küçücük bir çocuğu öyle yerlere götürmek ne derece doğruydu? Emre’ye tekrar baktı. Gözünden yaş geldiğini gördü. İşte buna dayanamadı. Zaten balık tutma serüvenini bitirerek çocuğu hayal kırıklığına uğratmıştı. En azından bunla mutlu olsun diye geçirdi içinden.
“ Tamam, ama benim de bir şartım var, ” dedi. Yenilgiyi kabullenmişti. Emre bir anda babasına doğru döndü.
“ Oley! ” dedi. Gözlerinin içi gülmüştü.
“ Arabadan dışarı çıkmak yok! Benim işim bitene kadar orada duracaksın, ” dedi. Emre, şansını fazla zorlamak istememişti. Zaten istediğini almıştı.
“ Tamam, anlaştık! ” dedi.
Cinayet mahaline geldiklerinde kara bulutlar gökyüzünü baştan başa istila etmişti. Saat üçe on vardı. Polis arabaları, ağaçlık bir alanın yanında konvoy halinde duruyorlar, polislerden kimisi meraklı kalabalığı uzaklaştırmak istiyor, kimisi telsizle konuşuyordu. Komiserin arabası, meraklı kalabalığı yararak geçti. Polislerden birisi önce arabanın önüne geçmek istedi ancak komiseri görünce başıyla selamlayarak arabanın önünden çekildi. Güvenlik hattından içeri girdikten sonra araba yavaşladı. Ambulansın önüne doğru ilerledi ve durdu. Komiser arabayı park ederken “ Buradan hiçbir şey göremez! ” dedi içinden. Oğlu Emre’ye baktı. Heyecanlı gözlerle etrafına bakıyordu. Bir şey kaçırmamak istediği belliydi.
“ Ben gidiyorum, ne olursa olsun arabadan çıkmak yok! Söz mü? ” dedi. Emre babasına baktı.
“ Söz! ” dedi. Düşünmeden söylemişti. Oğlu sözünden çıkmazdı, ama yine de emin olmak istedi.
“ Eğer dışarıya çıkarsan seni bir daha hiçbir yere götürmem ona göre! ” dedi. Emre babasına tekrar baktı.
“ Baba söz dedim ya! ” dedi.
“ Tamam o zaman… Ben gidiyorum! ” dedi ve arabadan çıktı. Bu sırada arabanın yanın koşar adımlarla bir polis geldi.
“ Hoş geldiniz komiserim! ” dedi.
“ Pek hoş gelmedik Sıtkı! Ortalık yine karışmış! ” dedi.
“ Öyle komiserim, etraf mezbahaneye döndü, ” dedi yüzünü buruşturarak. Komiser Şükrü cebinden sigara paketini çıkardı. Paketi salladı ve içinden bir tane sigara aldı.
“ Anlat Sıtkı, vaktim çok yok, ” dedi. Bu sırada cebinden çakmağını çıkardı ve sigarasını ateşledi. Sıtkı’nın canı da sigara istemişti ama amirinin karşısında böyle bir şey yapması kabul edilemez bir şeydi. Rüzgarla yüzüne gelen dumanı içine çekti. “ Bu da yeter! ” dedi içinden. Boğazındaki gıcığı temizleyerek, konuşmaya başladı.
“ Telefonda da dediğim gibi altı yaşında bir oğlan amirim. Cesedi kuzeni bulmuş, ” dedi. Komiser Şükrü cesedin olduğu yere doğru yürümeye başladı. Sıtkı da komiserin arkasından gitti.
“ Saklambaç oynuyorlarmış. Saklanma sırası Alp Ünver, yani maktüldeymiş. Kuzeni saymış, sonra da aramaya başlamış. Bir süre bulamamış. Bulduğunda ise…” bu sırada cesedin yanına gelmişlerdi. Sıtkı yerde sereserpe yatan çocuğa baktı ve yüzünü buruşturdu.
“ İşte bu haldeymiş, ” dedi. Kaç yıldır bu işi yapıyordu. Kim bilir kaç tane ceset görmüştü ama bir türlü alışamamıştı. Ceset görünce midesi bulanıyor ve kusmak istiyordu. Komiser Şükrü, dikkatle yerde yatan cesede baktı. Yüzü mosmor olmuştu. Göz kapakları açıktı, gözleri ise adeta dışarı fırlayacak gibi görünüyordu. Boğazında ip izi vardı.
“ Birisi ip ya da sicim gibi bir şeyle boğmuş olmalı ” dedi Sıtkı. Bu sırada komiserin dikkatini çocuğun sağ elindeki sarı tenis topu dikkatini çekti.
“ Bu da ne? ” dedi.
“ Tenis topunu sımsıkı elinde tutuyordu amirim, nedenini çözemedik. ”
Ceset bir zeytin ağacının altında uzanmaktaydı. Çocuk siyah beyaz, arkasında “Del Piero” yazan bir forma giyiyordu. Altında ise şort vardı. Yine başına giydiği anlaşılan, ancak yere düşmüş siyah beyaz bir kasket vardı. Kasket ağacın altında bulunan kovuğun önüne düşmüştü. Komiser ağzında sigara olduğu halde eğilerek kovuğa baktı. İçeride bir şey yoktu. Daha sonra doğruldu ve etrafa baktı. Önce sağına döndü ve araziyi, ağaçları dikkatlice süzdü. Sonra soluna baktı ve orasını taradı. Polis arabalarının olduğu yere doğru baktı. On üç yaşlarında, zangır zangır titremekte olan bir kız çocuğu gördü.
“ Sıtkı, bu kim? ” dedi. Sıtkı yüzünü ekşitmeye devam ediyordu. Sıtkı tam komiserin dediği yere bakıyordu ki her taraf bir anda aydınlandı ve eski haline döndü. Kurşunlanmış gibi sendeledi. Altı üstü şimşek çakmıştı ama boş bulunmuş ve titremişti. Komiser Şükrü Sıtkı’ya dönerek;
“ Sıtkı sana şu kız kim dedim? ” dedi. Sıtkı tam cevap verecekti ki bu defa da gök gürüldedi. Ama bunu bekliyordu. Bu defa korkmadı.
“ Maktülün kuzeni, cesedi bulan kız, ” dedi.
“ Burada ne arıyor Sıtkı? Ceset burada, bulan kız çocuğu orada… Allah’ım sen sabır ver. Ne oluyorsunuz yahu? Amatör gibisiniz. O çocuğun ruh hali ne olur? Yok mu bunun ailesi? ” diyerek soruları arka arkaya sıraladı. Sıtkı dişlerini sıktı. Her fırça yediğinde böyle yapardı. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı.
“ Ailesi maalesef yok efendim! ” dedi ve komiserin tekrar bağıracağını sanarak dişlerini sıktı. Ama bu defa beklediği gibi olmadı.
“ Nasıl yani? ” dedi komiser. Sıtkı derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.
“ Ayaküstü edindiğim bilgiye göre efendim, kız burada amcasının yanında kalıyormuş. Kızın babası iki sene kadar önce intihar etmiş, annesi ise daha bir bebek olan kardeşini fırında yakmış ve kadını Bakırköy’e kaldırmışlar. Keçileri kaçırmış anlayacağınız. Kıza bakacak kimse kalmamış. Yetimhaneye gidecekmiş ki amcası acımış ve yanına almış. Tabi olay olunca maktülün annesi fenalaştı. Hastaneye kaldırdılar. Kızın amcası kadının yanında ambulansla gidince kız burada kaldı. ”
“ Keşke çocuğu hastaneye götürseydiniz, burada psikolojisi iyice bozulacak.”
“ Götürtelim amirim! ” dedi Sıtkı. Komiser Şükrü Sıtkı’nın yüzüne baktı.
“ Gerek yok Sıtkı! Gerek yok. Artık iş işten geçmiş. Gel çocuğun yanına gidelim, ” diyerek titreyen on üç yaşlarındaki kız çocuğun yanına doğru yürümeye başladı. Kızın gözleri ağlamaktan mosmor olmuştu. Üzerinde kalp resmi olan ve “ I love ” yazan bir tişört vardı. Altında ise sağ bacağının üstüne gül işlenmiş bir kotu vardı. Komiserin en çok dikkatini çeken şey ise kızın sımsıkı kucağında tuttuğu oyuncak ayıydı. Omzuna kadar inen kahverengi saçları rüzgarda dalgalanıyordu. Yuvarlak yüzünün üstünde, bir piramit misali duran burnu kızarmıştı. Komiser ve Sıtkı yaklaşırken ayısına daha sıkı sarıldı. Komiser gülümsedi ve kızın saçını okşadı.
“ Adın ne senin? ” dedi. Kız ilk önce duymamış gibi yaptı. Daha sonra başını kaldırarak komisere ve Sıtkı’ya baktı.
“ Gizem ” Titriyordu.
“ Bak Gizem, her şey bitti kızım. Bu polis amcalar her şeyi halledecek. Korkma tamam mı? ” dedi Şükrü. Kız cevap vermedi. Ayısına sımsıkı sarıldı.
“ Her şey geçti canım, suçluyu yakalayacağız! ” dedi. Gizem titremeye devam ediyordu. Bu sırada yağmur çiselemeye başladı.
“ Hadi burada ıslanacaksın, benim arabaya götüreyim seni. Orada sana eşlik edecek birisi var!” dedi. “ Bunu iyi akıl ettim! ” dedi içinden. Emre kızla konuşursa sıkılmaz bu arada ben de işimi bitiririm diye düşündü. Kızı omzundan tuttu ve arabasının olduğu yere doğru itti. Kız direnmedi ve yere bakarak komiserin yanında yürümeye başladı.
Arabanın yanına geldiklerinde yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Komiser arabasının sileceklerinin çalıştığını görünce oğlunun yine bir işgüzarlık yaptığını anladı. Emre, babası ve bir kızın arabaya doğru geldiğini görünce gülümsedi. Kendisine bakmakta olan babasına el salladı. Babası, arabanın arka kapısını açtı ve kızın içeriye girmesini işaret etti. Kız çekimser bakışlarla içeriye girdi. Kucağında ayısını sımsıkı tutuyor, bir yandan da Emre’ye bakıyordu. Emre arkasına dönerek kıza gülümsedi. Ama Gamze istifini bile bozmadı. Bu sırada Komiser Şükrü, Emre’nin olduğu taraftaki kapıyı açtı.
“ Senden bu kıza göz kulak olmanı istiyorum evlat. ” dedi.
“ Tamam baba! ” dedi Emre. Kendine verilen görevi memnuniyetle karşılamıştı.
“ Baba yok. Komiserim ! ” dedi babası gülümseyerek. Emre bundan daha da keyif almıştı.
“ Baş üstüne komiserim, ” dedi. Babası elini kaldırarak kapıyı kapattı. Bu sırada yağmur hızlanmış, camlar buğulanmaya başlamıştı.
Emre arkada oturmakta olan Gizem’e döndü. Tekrar gülümsedi ama Gizem buna karşılık verecek durumda değildi.
“ Adım Emre, ” dedi. Kızın kucağında sımsıkı tuttuğu oyuncak ayıya gözü ilişti. Daha sonra da titremekte olan Gizem’e baktı.
“ Gizem, ” sesiyle irkildi bir anda. Kendi ismini söylemişti ama kızdan bir cevap beklemiyordu. Babası bu kızı neden getirmişti? Aklına takılan şey buydu. Beklide dedektifçilik oynamanın tam sırasıydı.
“ Ölen, sesin yakının mı? ” dedi. Bu defa irkilen Gizem oldu. Sonra kucağında tutmakta olan ayıyı düzeltti. Bu meraklı çocuktan pek hoşlanmayacağını arabaya gelirken hissetmişti ama yapacağı çok fazla bir şey yoktu.
“ Evet, ” dedi isteksizce. Ama Emre’nin duracağı yoktu.
“ Sen öldürülürken yanında mıydın? Babam seni arabaya aldığına göre önemli biri olmalısın,” dedi. Bu konuşmayı bitirmenin zamanının geldiğini düşündü. Konuşacak hali yoktu. Kendini çok bitkin hissediyordu.
“ Konuşmak istemiyorum, ” dedi. Emre bozuldu. Gizem’e ve kucağındaki oyuncak ayıya bir daha baktı. Daha sonra da önüne döndü.
“ Telaş etme, babam eninde sonunda katili bulacaktır, ” dedi.
Emre’nin babasından bahsetmesi, aklına babasını getirmişti. Başını cama yasladı ve buğulanan camdan dışarıya baktı. Babasını düşündü. Sert bakışlı, sarışın, mavi gözlü bir adamdı. Araları babasıyla pek iyi değildi ama kalbinin bir köşesinde onu özlediğini hissetti. Sonra vazgeçti. Babasının ölmesi kendisi için daha iyi olmuştu. Çünkü babası hayatta olduğu sürede Gizem’e hep acı yaşatmıştı.
Babası Gizem’i sevmezdi, kucağına alıp oynamazdı. Kendine karşı babasının sevgi gösterdiğini hiç hatırlamıyordu. Hep bir oğlu olsun istemiş, ama olmamıştı. En ufak bir hatasında tokadı yapıştırırdı. Bir defasında babasının çok sevdiği piposuyla oynuyordu. Babası annesiyle birlikte zeytinliklere gitmişti. Evde yalnızdı. Yatak odasının çekmecesinden pipoyu alarak, banyodan da bir avuç deterjan almış bahçeye çıkmıştı. Su dolu kovaya deterjanı döküp, pipoyu kovaya sokmuş ve pipoyu üfleyerek baloncuk çıkarmaya başlamıştı. Bu en sevdiği oyundu. Pipoyu bu iş için ilk kez kullanıyordu. Daha önce hep kamışları kullanmıştı. Pipo fikri ise akşam babası gazete okurken aklına gelmişti.
Babası piposunu çok severdi ve her akşam çayla birlikte pipo keyfi yapardı. Pipoyu bir zamanlar yanında çalıştığı bir İngiliz mühendisin hediye ettiğini söylemişti. Her şey yolunda gidiyordu, ta ki ayağı kayıp, piponun üstüne düşene kadar. Dizini taş kesmişti ve kanıyordu ama canını esas yakan şey piponun kırılmasıydı. Bu sırada babası ve annesinin geldiğini gördü. Toparlanmaya vakti bile olmadı. Babası, pipoyu kırılmış halde görünce zıvanadan çıkmış ve Gizem’i tekmeleyerek dövmeye başlamıştı. Babasının ilk vuruşunda top gibi yere yuvarlandı. Annesi kocasının gözünün döndüğünü görmüş, olayı engellemeye çalışmıştı ama nasibi o da almıştı. Annesinin bağırıyordu.
“ O kız çocuğu delirdin mi!! Yapma! ”
“ O zaman sen de erkek doğursaydın! Ben erkek çocuk istiyorum anladın mı? Erkek!!! ” diyen babası annesine de tokadı indirivermişti. O gece ve onu izleyen birkaç gece uyuyamamıştı. Vücudundaki darbelerden daha çok kalbinin acıdığını hissediyor ama bir şey yapamıyordu. Keşke erkek olsaydım diye bir çok zaman aklından geçirmişti. O zaman babasının kendisini hiç dövmeyeceğini, seveceğini, sürekli el üstünde tutacağını düşünürdü. Bir gece rüyasında erkek olduğunu bile görmüştü. Babası onu kucağına almıştı. Bir süre evin verandasında oturmuşlar ve baba oğul güneşin batışını izlemişlerdi. Ama sonra sabah olmuş, rüyasından uyanmış ve hayalleri yıkılmıştı.
Bu olay yaşandıktan bir sene kadar sonra Mete doğmuştu. Babası artık çok mutluydu. Mete’nin doğduğu gün babasının sabahlara kadar içip eğlendiğini biliyordu. Onun doğumuyla facialar arkası arkasına gelmeye başlamış, ailesi yok olmuştu. Oysa her şeyin güzel olacağını düşünmüştü ama hiç de öyle olmamıştı.
Babasının öldüğü gün yanındaydı. Zeytinliğe gitmişlerdi. Babası kayalıklara doğru tırmanınca o da babasını takip etmişti. Kayalıkların üstüne daha önce de çıkmıştı. Bir uçurum olmasına rağmen deniz oradan muhteşem görünürdü. Babasının da denizi izlemek istediğini düşünmüş ve takip etmişti. Yukarıya vardıklarında yanılmadığını anlamıştı. Babası kayanın birine yaslanarak.
“ Sen niye geldin? ” demiş ama sonra cevap beklemeden cebinden sigarasını çıkarmış ve yakarak denizi izlemeye başlamıştı. O da babasının yanında bir kayaya oturmuş, bir süre babasına baktıktan sonra denizi izlemeye dalmıştı.
Ardından beklemediği bir şey olmuş, babası bir anda ayağa kalkarak uçurumun kenarına gelmiş ve deliler gibi bağırmaya başlamıştı.
“ Heyt be!!! Budur işte! Mete’me arazi mi dayanır… Aslan oğlum bi büyüse! ” Babasının bu sevincine bir türlü anlam veremiyordu. Neden bu kadar seviniyordu ki?
Sonra kardeşi geldi aklına. Masmavi gözleri, seyrek sarı saçları ile kardeşini düşündü. Annesine “ Babama ne kadar da çok benziyor, ” demişti bir defasında. Annesi kızının saçlarını sıvazlamış ve “ Huyu benzemesin be kızım, ” demişti.
Camdan başını kaldırdı. Önünde oturmakta olan Emre’ye baktı. Arabanın radyosunu açmaya çalışıyordu. Daha sonra buğulanmış camı elleriyle silerek dışarıya baktı. Polisler oradan oraya koşturuyorlardı. Yağmurun arabanın tavanına çarparken çıkarttığı sesler iyice artmıştı. Ağzının kuruduğunu hissetti. Canı su içmek istedi. Kardeşini kaybettiği günü düşündü. O gün de çok susadığını anımsıyordu. Eve gelmiş ama annesini bulamamıştı.
“ Anne! ” diye bağırmış ama cevap alamamıştı. Bu sırada kardeşinin sesini duymuştu. Mete ağlıyordu. Kardeşinin yanına gittiğinde zavallı bebeğin ağlamaktan kıpkırmızı kesildiğini görmüştü. Kucağına alarak onu bir süre sevmiş ama bebek bir türlü ağlamayı kesmemişti. Kucağında annesinin yaptığı gibi sallamaya çalışmış ama bir türlü susturamamıştı.. Altının değişmesi gerektiğini düşünmüştü. “ Neredesin anne ya? ” demişti. Ama annesi yoktu.
Ölen kuzeni Alp’i düşündü. Ona her baktığında kardeşini görürdü. Özelikle de güldüğü zaman aklına hep küçük Mete gelirdi. Amcasının oğlu Alp’le çok iyi anlaşırlardı. Ama kader onu da elinden almıştı. Her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Alp sabah kahvaltıda haylazca bir gülümsemeyle bakmış ve;
“Bugün saklambaç günü,” demişti. Her gün başka bir oyun oynuyorlardı. Bir önceki gün ise çılgınlar gibi yakar top oynamışlar eve döndüklerinde ise hava iyiden iyiye kararmıştı. Evden çıkarken yengesi ikisine de bakmış; Gizem’in elindeki oyuncak ayıyı görünce “İstersen ayıyı evde bırak,” demişti. Ama Gizem onu yanından ayırmak istemiyordu. Onunla kendini güvende hissediyor ve kendini koruduğuna inanıyordu. “ Bu benim uğurum ” diyerek ayıyı bırakmamıştı. Vakit kaybetmeden ağaçların yanına gelmişler ve oynamaya başlamışlardı. İlk ebe Alp’ti ve çalılıkların arkasına saklanan Gizem’i kolayca bularak, “Sobe! Sobe!” diye bağırmış ve kahkahalar atmıştı. Şimdi ebe kendisiydi. Elliye kadar saydıktan sonra kuzenini aramaya başlamış ama bulamamıştı. Kaybolduğunu sanmıştı. Ayısına sımsıkı sarılarak Alp’i aramaya başladığında zeytin ağacının altında uzanan bir şey görmüştü. Yavaşça yaklaştı. Bunun Alp olduğunu biliyordu. Alp bir elini ağacın kökündeki kovuğa atmış, bir şey arıyor gibiydi. Ayısına sımsıkı sarılarak sol koluyla kucağına bastırırken, sağ eliyle de ayının sağ kolundan tuttu. Alp’e küçük bir sürprizi vardı.
Şimşek çakmasıyla irkildi. Yağmur hala yağıyordu. Kendisi hala arabada Emre denilen çocukla birlikteydi ve yaşadıkları gerçekti. Ön koltukta oturan Emre’ye baktı. Ön camın buharını silmeye çalışıyordu. İçinde bir korku hissetmişti. Ayısını sol kolunun altına aldı. Daha sonra sağ eliyle ayının sağ kolundan tuttu. Gözlerinden yaşlar boşandı. Dudaklarını ısırdı. Her şeyini kaybetmişti. Kulaklarına babasının son haykırışı gelmişti. “ Heyt be!!! Budur işte! Mete’me arazi mi dayanır… Aslan oğlum bi büyüse! ” diyordu. Kollarını açmış ve uçurumun kenarına yaklaşmıştı. Gizem o an neden öyle düşündüğünü bilmiyordu. Bir anda olmuştu. Oturduğu kayanın üzerinden kalkmış ve babasını bacaklarından ittirivermişti. Son duyduğu babasının uçsuz bucaksız denizin içine giderken çıkardığı “ Hayır!!! ” sesleriydi. Bir an bunu yaptığına inanası gelmemişti. Babasını denizin derinliklerine göndermişti.
Kardeşi Mete’yi susturmaya çalışırken de aynı iç gıdıklayıcı duyguyu hissetmişti. Bir anda aklına gelmişti. Mete susmak bilmiyordu. Sanki birinin kafasına balyozla vurduğunu hissetti. Sonra kucağında bebekle mutfağa girdi. Fırının kapağını açtı ve bebeği içine koydu. Daha sonra da fişe sokarak oradan uzaklaştı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama kendini daha iyi hissediyordu. Dışarıya çıkıp oyun oynamaya başladı. Sanki bir şey olmamış gibi… Babasının ölümüyle yıkılan annesi eve gelince kokuyu duymuş ve hemen mutfağa gitmişti. İlk aklına gelen acaba yemek mi unuttum olmuştu? Oysa koku kızarmış yavrusunun et kokusuydu. Bebeği fırında o halde görünce oracıkta bayılmış, daha sonra kendine geldiğinde bebeğin hala fırında ve kömürleşmek üzere olduğunu görünce çığlığı basmıştı. Ev duman içinde kalmıştı. Bir süre sonra tüm komşular eve gelmişlerdi. Annesi hem kahkaha atıyor hem de ağlıyordu. Herkes bebeği annesinin yaktığını sanmıştı.
Öğleden sonra dışarı çıktığında inşaatta oynayan çocuğu gördüğünde hissettikleri de aynıydı. Kireç kuyusunun yanında her şeyden habersiz oynuyordu. İçinden bir ses onu itmesini söyledi. Babasına yaptığı gibi. Daha önce o çocuğu hiç görmemişti. Neticede o da lanet olası bir oğlan çocuğu değil miydi? Onlar olmasaydı babası belki de kendisini sevecekti. Çocuğun yanına yaklaşmış ve o daha ne olduğunu anlamadan kireç çukuruna iteklemişti. Çocuk kireç çukuruna düşünce, çukurdan “ Coss! ” diye bir ses çıkmış ardından çırpınarak çukurun içinde kaybolmuştu. Çocuğun kireç çukurunda kayboluşunu izledikten sonra sekerek oradan uzaklaşmıştı. Hiçbir şey olmamış gibi…
Alp’in arkasından yaklaşırken kafasında “ Bu son! ” vardı. Alp, ağacın kovuğuna elini sokmuş kovuktaki tenis topunu almaya çalışıyordu. Sessizce yaklaştı. Oyuncak ayının sağ kolunu çekti. Kol ayının omuz kısmından ayrıldığında naylondan kalınca bir sicim çıktı. Daha sonra Alp’in arkasından iyice yaklaştı ve sicimi boynuna geçiriverdi. Tüm gücüyle sıktı. Her oğlan çocuğu gibi o da ölmeyi fazlasıyla hak ediyordu. Onlar olmasaydı babası onu sevecekti. Aklında hep bu vardı. Bir süre sonra Alp hareket etmez oldu. O da layık olduğu yere gitmişti. Ayının içine sicimi yerleştirdi ve kolunu taktı. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti.
Dudaklarını gevdi ve camın buğusuna yazı yazan Emre’ye baktı. Ayısının sağ kolunu çekti ve sicimi çıkardı. Sicimi iki eliyle de kavradıktan sonra Emre’nin olduğu koltuğa doğru yaklaştı. O sırada içinden geçen “ Bu son olacak! ”dı. Ani bir hareketle ipi Emre’nin boynuna doladı ve tüm gücüyle kendine doğru çekti. Nefes alamayan çocuk debelenmeye başlamıştı. Emre, ellerini cama vuruyor ama kimse fark etmiyordu. Çünkü yağmur iyice şiddetlenmişti ve göz gözü görmüyordu.
+++++
Bu yazının okunma sayısı: 434








Son Yorumlar