İki, üç gündür aralıksız yağıyordu yağmur. Kimi zaman dinecek gibi oluyor, damlalar seyrekleşiyor, güneş görünür gibi oluyordu. Cesaretlenen insanları sokağa çıkardıktan sonra öfkeyle şimşekler çaktırıyor ve bulutlar yeryüzüne damla damla iniyordu. Asfalta çarpan damlalar kahkahalar atıyordu adeta, kaçışan insanlara gülüyorlardı. Şehri kuşatan bir gerilla ordusu gibiydi yağmur, vur-kaç taktiğiyle savaşıyor, düşmanın direncini kırıyordu. Gri, soluk üniformalıların ordusuydu, yağmur.
Richard Stephens uyandığında yağmurun hala orada olduğunu hissetti. Bir iki gündür aşina olduğu su sesinden değil, kafa romatizmasından anlamıştı bunu. Kafasının içi nemlenmişti sanki, rutubetlenmişti; pis, kirli bir ağırlık vardı, ağrı yapan bir ağırlık. Gözkapakları da ağırlaşmıştı. Vücudunun içi kum doluydu sanki. Yağmur uyuşukluk, sıkıntı, yorgunluk yağdırıyordu sanki.
Richard ellerini ensesinde birleştirerek yarım saat boyunca gözleri açık, sırtüstü yattı. Düşünüyordu. Düşünüyor ve hayıflanıyordu. Kötü şansına küfrediyordu. Yıllık iznine girdiği günün ertesi hava bozmuş, bu lanet yağmur başlamıştı. Çalıştığı sigorta şirketinin patronu Bay Etheridge şimdilerde kıçına kına yakmış olmalıydı. Bok herif, diye söylendi kendi kendine. Eminim şimdi aramamı bekliyordur. “Ah, biliyorum Bay Stephens, hava kötü, tatil için hiç de uygun değil. Ne yazık ki izin belgenizi imzaladınız. Üzgünüm” demeyi dört gözle bekliyordur.
Tavandaki çatlağa baktı bir süre. Bir damla çatıdan sızmıştı, çatlağın ucuna doğru süzülüyordu. Damla Richard’ın alnına düştüğünde artık gün başlamıştı.
Oflaya puflaya doğruldu, yine uyurken üstündeki pikeyi sıyırmış, açık yatmıştı. Her yeri tutulmuştu, yağmurun etkisiyle de hafif hafif sızlıyordu. Alnındaki yağmur suyunu sildi. Ağzını kocaman açarak esnedi, gerindi. İstemeye istemeye sıcak yatağını terk etti. Olsun, diyordu içinden. Uyku insanı daha da sersem yapıyor. Hem belki hava açar, kim bilir?
Son söylediğine pek inanmayarak banyoya doğru yürüdü. Çişini yaptı. Yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktı. Ayna karşısında kendi kendine konuşanlardandı o. Hatta bazen saatlerce ayna karşısında kendini incelerdi. Herkesin de aynaya baktığını düşünürdü, kim birazcık da olsa deli değildi ki? Şiş gözlerine baktı; fazla uyuyordu. Sakalı fazla olmasa da uzamıştı. Kahverengi saçları da hayli uzamış, karmakarışık olmuştu. Çenesindeki çocukluktan kalma yaraya bakarak, fazla yakışıklı değilim, diye düşündü Richard. Bazen karizmatiğim, bazen sevimli. Burnum biraz büyük gibi, kafam da hafifçe büyük. Fakirim üstelik. Üç katlı bir harabede yaşıyorum. Dandik bir işim var ve hiç de iyi para vermiyorlar. Annem, babam yok. Öldüler. Ağabeyim bir pezevenk. Bir iki tane yakın olmayan arkadaşım var, hepsi de erkek. Kafiyeli oldu vay canına! Evet oğlum Richard, bu berbat hayatın bir gününü daha yaşamaya hazır mısın? Fazlasıyla.
Yer yer sırları dökülmüş aynadaki aksine göz kırptıktan sonra, mutfağa yürüdü. Bugün ne yapsam, diye sordu kendine. Az da olsa parası vardı, vardı da bu havada ne yapılabilirdi ki? İki gündür evdeydi zaten, televizyon izleyip, kitap okumaktan sıkılmıştı. Sinemaya gitmeyi düşündü ancak, bilet parasına değecek bir film olduğunu zannetmiyordu.
Dolaptan mısır gevreği ve süt kutusunu çıkarırken odayı çok kısa bir an için fotoğraf makinesi flaşı gibi bir ışık doldurdu. Richard dolabın kapağını tekmeyle kapatırken içinden saymaya başladı. 1…2…3…4…5…6… ve bir gümbürtü koptu. Küçükken abisiyle oynardı bu gök gürültüsü tahmini oyununu. Bu seferki uzak değil, dedi içinden. Yağmur çok yakında, hatta burada. Onu doğrularcasına su şakırtısı arttı. Camlar patırdamaya başladı, yağmur kapıyı çalıyordu. Kim o?
Sütlü mısır gevreğini zorla yedi. Yağmur iştahsızlık da veriyordu. Miskindi yağmur, miskinlik kokuyordu. Bu yağmur diğerlerinden farklıydı; mis gibi toprak değil, ter kokuyordu. Ya da tanrı üzerlerine işiyordu. O derece berbattı.
Ah, dedi Richard kahvaltısını bitirdikten sonra. Nasıl da unuttum? Yatak odasına koştu, önce hafif ıslak çarşafa baktı, sonra da tavana. Yağmur damlaları o çatlağı tamamen keşfetmişti artık. Hızlı hızlı, sık sık düşüyorlardı. Richard çarşafı değiştirmeye üşendi, su damlayan yere az önce kahvaltısını ettiği porselen tabağı koydu. Bu nasıl bir hayat, diye isyan etti. Yağmurdan mıdır bilinmez, kendisini o an çok kötü, bitkin hissetmişti. Evet, durum buydu; bitmişti. Dibe vurmuştu.
O evden bir an önce çıkmalıydı, canı fena halde sıkılıyordu. İsterse gökten taş yağsın, isterse ölüm yağsın yine de gidecekti. Terk edip gideceği birileri olsa belki rahatlayacaktı ama o yalnızdı, çok yalnızdı ve terk edebileceği bir kendisi vardı. Yine de terk edecekti, evet. İçinde yağmura rağmen bir öfkenin tutuştuğunu, alev aldığını hissediyordu. Delilik, çılgınlık, isyan geliyordu. Süvarileer!
Richard bir süre tavandan düşen su damlacıklarının porselende çıkardığı “tın” sesini dinledi. Kendisine parfüm kokan bir Çin işkencesi yapıyordu. Ya da sadece saçmalıyordu. Tanrı da bu yüzden insanı yarattı, diye düşündü. Yalnız kalsaydı delirecek ve kendisini yok edecekti.
Derken bir şimşek daha çaktı, flaş patladı. Kısrağı hızlandıran bir kırbaç darbesi gibi, yağmuru hızlandırdı. Richard yine saydı. …5 dediğinde gök gürültüsü duyuldu. Yaklaşıyordu, yağmur geliyordu, süvariler geliyordu. Gitmeliydi. Hemen.
Dizleri tülermiş eşofmanını çıkardı, bir köşeye savurdu. Aynı tarifeyi üzerinde “beni ancak tanrı yargılayabilir” yazan tişörte de uyguladı. Normalde çıplak uyurdu ama bu yağmur aynı zamanda serindi. Rengi solmuş kot pantolonunu giydi, üzerine de gri kazağını geçirdi. Kaşındıracaktı ama olsun. Önemli değildi. Önemli olan oradan bir an önce uzaklaşmaktı. Adidas marka mavi yağmurluğunu da giydikten sonra hazırdı. Cüzdanını, anahtarlarını da aldı, unutmadı. İşte gidiyorum, dedi. Artık yeter.
Su geçirmeyen botlarının bağacıklarını bağlarken bir şimşek daha çaktı. 1…2…3…4… ve işte! Bu seferki gümbürtü hayli fazlaydı. “Tamam tamam, acele etmeyin.” Kapıyı çekti. “Geliyorum.” Yağmur coşmuştu, finale hazırlanan dev bir orkestra gibiydi. Richard Stephens bu resitali kaçırmak istemiyordu.
“Tın, tın, tın, tın.” Su damlacıklarının sesi hala kulaklarındaydı.
“İşte, geliyorum.” Kendisini yağmurun akışına bırakıverdi.

***

İlk defa değildi, daha önce de sokaklarda öylesine gezmişti. Hem de birçok kez. Bunun parayla da pek ilgisi yoktu, asosyal olmamasına rağmen yalnız kalmak istiyordu, buna alışkındı. Yalnızlığı sevmemesine rağmen biri onu görsün, farkına varsın istemiyordu. Melankoliydi bu. Şimdi de melankoli zamanıydı; kimsecikler yoktu, hava da kapalıydı.
Dışarı çıkar çıkmaz gökyüzüne baktı, yağmur doludizgin gidiyordu. Taze havayı ciğerlerine çekti, o delilik kokusunu da aldı ama olsun, temiz havaydı. Richard yürümeye başlamadan önce, yağmurluğunun kapüşonunu başına geçirdi. Sonra kaldırım kenarından değil, yol ortasından yürümeye başladı.
Ağır adımlarla yürürken önce saatine baktı, sonra çevresindeki eski binalara. Eski Casio’su saatin üçü on geçtiğini söylüyordu, çevresindeki binalar da Matrix’in giriş sahnesini taklit ediyordu; pervazlardan, borulardan, kaldırım kenarlarındaki ızgaralardan, kısacası her yerden su akıyor, yağmur şehrin içine sızıyordu.
Trafik de tenha idi, tek tük arabalar geçiyordu caddeden, arada küçük çukurlara giriyor, Richard’ın üzerine su sıçratıyorlardı ama sular en çok paçalarına ulaşabiliyordu. Bacaklarında bir soğukluk hissediyordu, dizlerinden yukarısını yağmur ıslatmıştı. Bu iyi, dedi. Bu iyi.
Bir karga tam üzerinden geçti, kanatları ıslanmıştı; güçlükle uçabiliyordu. Richard’ı görünce tiz bir sesle gakladı, sarı gözleri pis bir nefretle baktı. “Ben ortalama iki yüz yıl yaşayabiliyorum sersem! Senden daha çok yaşayacağım! Gak!”
Richard ara sokaklara doğru ilerledi. Şehrin kalbine doğru. Restoran arkalarının, çöp tenekelerinin, yangın merdivenlerinin, sızmış ayyaşların olduğu yer. Buraları daha çok seviyordu Richard, kendini perili bir köşke girmiş gibi hissediyordu, tekin değildi, ama yalnızdı işte.
Bir kedi geçti önünden, hayli komik görünen bir sokak kedisiydi, tüyleri ıslanmış sivri sivri olmuştu. Çok kızgın görünüyordu, Richard’a ters ters baktı. “Ne bakıyorsun ha? Ah, kusura bakma, benim yağmurluğum yok, sadece krem rengi tüylerim var. Lanetlenmiş bir kediyim ben!” der gibiydi. Nasıl olsa ıslanmışım bir kere, diye düşünüyor olsa gerekti; yağmura aldırmaksızın yavaş yavaş yürüyordu. Richard gülümsedi. Hala gülümseyebiliyordu.
Şimşek çaktı. Nihayet, dedi Richard içinden ve hemen saymaya başladı. 1…2…3 dediğinde gök gürültüsü duyuldu. Ses bu sefer onu ürpertti, hatta korkuttu. Bir şey hissetmişti çünkü, korkunç fakat bir o kadar da güzel bir şey. Yakınlarda bir yerdeydi. Evet, buralarda olmalıydı. Richard adımlarını hızlandırdı. Yağmur da hızlandı. “Yağmur” dedi, bu sefer gerçekten konuştu. “Yağmur, neredesin?”
Yağmur onu duymuştu sanki. Bir şimşek daha çaktı. Richard heyecanlandığını hissetti, titremeye başlamıştı. 1…2… Gümbürr! Bu sefer çok çok yakındaydı! Kahretsin, yan sokağa yıldırım düşmüştü! Richard farkında olmadan koşmaya başladı. Yağmur da artık bardaktan boşanıyordu, o da koşuyordu. “Geldim, geldim tamam!” Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi genç adamın, nefesi kesiliyordu.
Yan sokağın başına vardığında durdu. İlk bakışta görmüştü onu. Bu daracıcık sokakta, çöp konteynırının yanı başında, dizlerini göğüslerine dayayarak oturmuş, uzun saçlı bir insan vardı. “İşte, oradasın” dedi. Kalbi, ruhu, artık turbo modunda çalışıyordu. Uzun saçlı bir insan, diye düşündü. Kot pantolonlu, gri mantolu bir kız. Bir kız. “Kız.”
Müthiş bir şimşek çaktı. Aynı zamanda Richard’ın beyninde çakan bu şimşekle her yer aydınlandı. Hemen ardından korkunç bir gürültü koptu. Richard bu sefer korkmadı, aksine rahatladı. Bir iki metre ötesindeki kızın titreyişlerini hissedebiliyordu. Islak, siyah saçlarındaki toprak kokusunu alabiliyordu. Üşüyordu kız, korkuyordu. Ona ihtiyacı vardı, Richard da yardım edecekti.
Kızın yanına gitti. Kısa boylu, ufak tefek bir şeydi. Başını öne eğmiş, dizlerine dayamıştı. Sara nöbetine tutulmuş gibi şiddetle titriyordu. Çok ıslanmıştı. Üşüyordu.
“Burada ne arıyorsun?” diye sordu Richard, sesine cesur bir ton vermeye çalışarak.
Kız o zaman Richard’ın farkına varıp, başını kaldırdı. Beyaz, pürüzsüz bir teni vardı; yanakları hafifçe kızarmıştı, gözyaşlarının izleri belli oluyordu. Küçük, masum bir ağzı vardı, yine aynı şekilde küçük, sivri bir burna da sahipti. Çenesi de küçüktü. Çok güzeldi yüzü, çok güzel, çok saftı.
Ve gözleri, Richard’ın içinde bir şeyleri koparan, allak bullak eden gözleri. Simsiyah, kalın, düzgün kaşlarının çevrelediği gözleri büyüktü. Maviydi. Çok güzel, mükemmel bir maviydi hem de. “Yağmur mavisi” diye düşündü Richard. Gözleri ağlamaktan kızarmış, şişmişti; baygın, bitkin bakıyordu. Olsun, diye düşündü Richard, çok güzel yine de. Çok güzel. Richard o an yeni bir şeyler yaşıyordu, daha önce hiç tatmadığı bir yemeyi yer gibiydi. Bu yemeğin tadı çok güzeldi, doyumu imkansızdı.
Kız bir süre Richard’a baktı. Yağmur son parçayı çalıyordu artık, doruk noktasındaydı.
“Gitti” dedi kız. Tok, renkli bir sesi vardı. Aynı zamanda hüzünlü, çaresiz, yürek paralayan bir sesti.
“Gitti o, gitti.”
Richard’ın şaşkın bakışları eşliğinde kızın gözleri kapandı, dizlerinde birleştirdiği elleri çözüldü. Un çuvalı gibi ıslak asfaltın üzerine devrildi kız. Bayılmıştı.
Ve yağmur son şarkısını bitirip, sustu.

***

Richard kızı hastaneye değil, evine götürdü. Kendi yatağına yatıramadı baygın kızcağızı; porselen tabak taşmış, yatak sırılsıklam olmuştu. Onu oturma odasındaki kanepeye yatırdı. “Çok şükür kimse görmedi” dedi, Richard insanüstü bir güçle kızı kucaklayıp – çok hafifti - evine götürmüştü. Ölmesin, diyordu sürekli. Tanrım, ne olur ölmesin!
“Kimsecikler görmedi.” Şimdi kızın yanı başında duruyor, ara sıra (hatta sık sık) yanağına dokunup ateşini ölçüyordu. Kız alev alev yanıyordu.
“Gitti” dedi, diye düşünüyordu genç adam. Giden herhalde erkek arkadaşı ya da kocası. Ama kocası olamaz. Evli olmak için çok genç. Henüz 22-23 yaşında, yani benden üç-dört yaş küçük. Yani en azından ben öyle tahmin ediyorum. Ve böyle bir kızı terk edip giden erkeğin aklına şaşıyorum. Ah, gerçekten şaşıyorum!
“Ya ölürse? Ya bu kanepede ölürse? O zaman başın gerçekten belaya girecek Richard, oğlum” diye konuştu Richard’ın ruhunun mantık mahallesinde oturan bir ses. “Bunu hiç düşündün mü?”
“Olsun!” dedi ‘aşık’ Richard. Ölürse ölsün! Hiçbir yere götürmem onu! Ben bakarım ona burada, kimse de anlamaz, görmez işte!”
“Ama ya kokusu? Cesetler kokar, biliyorsun Richard, oğlum. Hem de çok pis kokar.”
“Kokmaz!” ‘aşık’ Richard haykırıyordu. “O pis kokmaz! Baksana o yağmur kokuyor, mis gibi yağmur kokuyor! Hayır, hayır! Bırakmam onu, benim o! Baksana ne kadar masum, ne kadar güzel! Ah, tanrım! Ne olur ölmesin! Ölmesine izin verme!”
“O sana ait değil…”
“SUS!” Richard bu sefer gerçekten bağırmıştı. Ayağa kalktı; kızın yanı başında diz üstü çökmüştü. “Hayır! O ölmeyecek işte! Yağmur bana getirdi onu! Benim o! Benim!”
Diğer ses şimdilik susmuştu. Richard bir süre ayakta bekledi, sinirden titriyor, burnundan hızlı hızlı soluyordu. Sonra kıza baktı, yüzüne bir rahatlama, bir mahmurluk ifadesi yerleşti. Tekrar kızın yanı başına diz çöktü. Çok güzeldi kız, yağmurun kızı. Yağmurun ona bir armağanıydı. Nihayet yalnızlığı bitecekti artık, mutlu günler başlayacaktı.
Hava açmıştı. Güneş uzun bir dinlenme süresinden sonra sahnelere fırtına gibi dönmüştü. Ne var ki umurunda değildi genç adamın, onun güneşi içerideydi, yanındaydı. Dünya umurunda değildi.
Hava karardığında Richard hala kızın yanındaydı, kendisine gelmesini bekliyordu. Arada bir kızın saçlarını okşuyor, elini yüzünde gezdiriyordu (ateşini ölçüyordu). İçinden fısıltıyla dua ediyordu. “Tanrım ne olur ölmesin! Bana bağışla onu! Yalvarırım!” Bir an olsun yanından ayrılmamıştı, çişi gelmişti, ama tutuyordu.
“Ölmeyecek. Hayır. Tabi ki ölmeyecek. Yağmur onu bana getirdi. Ölmeyecek.”
Saat 8:00 olduğunda da Richard aynı yerindeydi. Güneş batalı çok olmuştu, geceydi artık. Ayakları fena halde uyuşmuştu ama yerinden kalkmayı göze alamıyordu. Bırakın yerinden kalkmasını, gözlerini bile ayıramıyordu kızdan. Gözlerini kırpmaya korkuyordu; bir mikrosaniye dahi olsa onu görmeden yapamazdı artık.
“Benim o. Bu güzel kız benim. Yağmur onu bana getirdi.”
Aradan iki saat daha geçti. Kız uyanmadı. Nefes alıyordu, titriyordu ancak, bilinci yerinde değildi. Richard Stephens ise pozisyonunu koruyordu. Ayaklarını, bacaklarını hissetmiyordu. Kızı hissediyordu sadece, onu görüyor, onu yaşıyordu. Evinin oturma odasındaki yeşil kanepede baygın yatan kızı biliyordu. Altına işediğinin farkında değildi, bir ara bir sıcaklık hissetmişti ama onu da kızın etkisine bağlamıştı.
“Çok güzel o. Gözleri yağmur mavisi. O benim artık. Yağmur onu bana getirdi.”
Saat gece yarsını gösterdiğinde de durum değişmemişti. Bekleyiş sürüyordu. Kız hala baygındı. Richard hala ona bakıyor, daha seyrek de olsa ateşini ölçmeye devam ediyordu. Odaya keskin bir sidik kokusu yayılmıştı ancak genç adam sadece kızdan gelen yağmur kokusunu alıyordu.
“Ölmeyecek. Uyanacak. O çok güzel. O benim. Yağmur onu bana getirdi.”
Sabaha karşı Richard’ın direnci kırıldı, bilinci uykuya yenik düştü. Gözleri kapandı. Bir eli, kızın sıcak elini tutmuş, orada oturmuş vaziyette uyuya kalmıştı. Ağzı da hafif açıktı, kenarından ağır ağır salyası süzülüyordu.
“Yağmur onu bana getirdi…”

***

Marie DeLaroza havanın açmasına aldanmış, alışverişe çıkarken şemsiyesini almamıştı. Dönüşte zaten yakın olan evine yürüyerek gitmeye karar vermişti. İşte ne olduysa o dönüşte olmuştu; hava yeniden hızla kararmış, yağmur başlamıştı. Marie “Ah, saçlarım yine ıslanacak” diye düşündü, adımlarını hızlandırdı. Süper marketten ev için bir şeyler almıştı, eh, yalnız yaşamak zordu.
Şimşek çaktı, genç kadın irkildi, adımlarını daha da hızlandırdı, birkaç saniye sonra çok yakınlardan gelen gök gürültüsünü duydu. Yağmur da sağanağa döndü. “Kahretsin” dedi kendine Marie, “Islanmak istemiyorum.”
Marie ara sokaklara girdi. Yağmurun onu orada yakalayamayacağını düşünüyordu.
Bir şimşek daha çaktı, ardından hemen korkunç bir gümbürtü koptu. Marie oralarda bir yerde bir şey olduğunu hissetti. Kötü bir şey vardı, ama aynı zamanda çok güzeldi. Derken genç kadın onu gördü.
Orada, sırtını bir çöp tenekesine dayamış, oturan bir adam vardı. Dizlerini göğsüne dayamış, ellerini de ayak bileklerinde kavuşturmuştu. Perişan görünüyordu. Islanmıştı. Üşüyordu. Titriyordu. Yardıma ihtiyacı vardı, Marie de yardım edecekti.
Genç kadın elindeki poşetleri yere bırakıp adamın yanına gitti.
“Burada ne arıyorsun?” diye sordu.
Adam, o an kadının varlığının farkına vardı ve başını kaldırdı. Islak kahverengi saçları, kirli sakalı ile çok çekici, seksi görünüyordu. Kafası ve burnu hafif büyüktü, bu da ona sert, haşin erkek imajı veriyordu. Çenesindeki yara izi bile güzeldi. Çok yakışıklıydı.
Ve gözleri, gözleri Marie’yi adeta ters yüz etmişti. Masmaviydi gözleri. Bambaşka bir evrenden gelen, muhteşem bir maviydi.
“Yağmur mavisi” diye düşündü Marie DeLaroza.
Adam bir süre Marie’ye baktı. Yağmur yağmıyor, dökülüyordu.
“Gitti” dedi yakışıklı adam. Sesinde korkunç bir hüzün, bir çaresizlik vardı.
“Gitti o” dedi. “Gitti.”


Bu yazının okunma sayısı: 548