Kelimelerin bittiği anda ölüm gelir diye bir cümle geçti aklından. Onun kelimeleri henüz bitmemişti, musluğun tükürdüğü son damlalar gibi aklının lavabosuna damlıyordu. Buna ne şükrediyor, ne de seviniyordu; dipsiz bir kuyunun başında oturur gibiydi, belki de çoktan o kuyuya düşmüştü. Dizlerini ısıran soğuk asfaltın, yanaklarını ıslatan sıcak gözyaşlarının farkında değildi, şimdilik bütün odaklandığı yaşıyor oluşuydu. Karanlığa bu kadar yakınken fark edebilmişti aydınlığı, gözlerinin önünden geçen film şeritlerini paramparça etmiş, son damlaları avucuna toplamaya çalışıyordu. Her şeyi güçleştiren ve aynı zamanda her şeyi kolaylaştıran bir çelişkiye de sahipti; şakağına dayalı soğuk metalin verdiği ürperti. Azrail yakınlarda olmalıydı, saçtığı siyah nurları, yarattığı şeffaf gölgeleri, ilahi adaletin simgesi olan değişkenliğini hissedebiliyor, bulanık da olsa görebiliyordu. Şimdi sembolik yansımasıyla karşısında duruyor olmalıydı, ya da belki arkasında. Simsiyah, içi karanlık bir cüppe, elinde “ölüm! ölüm!” diye parlayan keskin bir orak. Yüzünde merhametle karışık sonsuz bir öfke, ama öncesinde hepsini maskeleyen tanrı buyruğu. Ona bakıyor, onu bekliyordu. Söylemediği ama kulaklarında çınlayan ölü sesi duyuyordu. “Haydi ne bekliyorsun! Çeksene tetiği! Sen dibe vurdun, pes ettin! Her şey bitti! Haydi! Şu tetiği çek de işimize bakalım!” Sinirleri birbirinden kopmuş, sinapslarının üzerinde hareket eden hücreleri yorgun beyninden bağımsızdı. Metabolizması kendini sonsuza dek kapamaya hazırlamıştı, kendi fişini sorgusuzca çeken bir robot gibiydi. Bilincini açık tutan neydi bilmiyordu ama, tanrı herhalde onun acı çekmesini istiyordu. Daima onun istediği olurdu. Acaba gökyüzünde kayan yıldızı görebilecek miyim, diye düşündü. Ya da atlı zebaniler beni gökyüzüne çekerken, korkunç bir ümitle yıllardır içinde yaşadığım bedene kollarımı uzatıp ağlayacak mıyım? Her şey hayallerdeki gibi mi? Yoksa her şey bir hayal mi? Sokak lambasını başını bükmüş onu seyrediyordu, birkaç metre ötede çöp tenekesinin içinden sıçrayarak çıkan kapkara kedi de öyle. Yağmur sularına kapılıp, kaldırım kenarındaki ızgaradan kanalizasyona doğru süzülen bir karınca ölüsü bile ona bakıyordu. Şuna emindi ki, gökyüzünde sinsice parlayan havalı yıldızlar dahi onu izliyordu; hatta tanrı bile evreni yaratan ve taşıyan o muhteşem dikkatini ona vermişti. Bunu tetiğin ucunda titreyen parmağının ritmiyle aynı ritimde atan kalbinden anlamıştı. Kendisi için yazılmış senaryonun son sahnesinde ilk defa rol alır gibiydi. Üzerine yapışan bütün manevi kirlerin farkına varıp kahrolurken, onları temizleyen bir ışığın içinde oluşuna seviniyordu. O ışık geçiciydi fakat, bunun farkına varamayacak kadar hasretti. O ışık yaşamdan başka bir şey değildi. Hayat insana sunulmuş bir armağan falan da değildi kesinlikle; insan kendi armağanını kendisi yaratır, kendisi hak ederdi. İnsana sunulmuş olan şanstı. Değerlendiremeyenler azap diyarına sürülüyordu. O an istemiyor muydu peki? İstiyordu, evet, hem de bir sürü şey istiyordu. Annesinin kucağında uyumak, bir pazar akşamı bahçedeki temiz çarşafların rüzgarla salınıp taşıdığı kokuyu soluyarak geleceğe dair hayaller kurmak, sevdiği insanın dudaklarındaki sıcaklığı öperek ölçmek, kim bilir belki de yağmurlu bir günde arabanın çamurlu suyu üstüne sıçratarak yanından geçmesini istiyordu. Mutlu olmak buysa olmak istiyordu, istemişti, başaramamıştı. Hayattan hiçbir zaman sıkılmamıştı ancak, hayat onu daima sıkmış, ne girişi, ne çıkışı, ne de içinde bir peynir parçası olan labirentte deney faresi muamelesi yapmıştı. Sınanmak abartılı olmuştu ona göre, sorular ona göre hazırlanmamış, o da sorulara hazırlanmamıştı. Acı dolu yıllar, mutlu olduğu birkaç dakikayı korkunç bir fırtınanın masum bir kasabayı zalimce silip süpürmesi gibi yok etmişti. Hatıra yoktu. Yaralar vardı, kabukları defalarca yırtılmış, sonunda hep izi kalmış ve en ufak bir dokunuşta dahi kanayan yaralardı. Kader onu tokatlamamış, tekme tokat dövüp komalık etmiş ve en sonunda işte, öldürmüştü. Ona anlamsız gelen, hiç soramadığı nedenlerdi; annesinin içinden ağlayarak çıktığı an belli miydi yani şu ıssız caddede kendini vurup öldüreceği? Kaybedeceğini bilse bu oyunu oynar mıydı? Ya da kaybedeceğini bildiği halde mi bu oyunu oynamıştı? Çöp tenekesinden fırlayan kara kedinin yol üzerinde diz üstü çöküp başını öne eğmiş adamı gördükten sonra, oradan sessizce uzaklaşıp, gecenin karanlığıyla bir olması da mı “kararlaştırılmış” idi? Her şey bir düzen içinde miydi? Yoksa bir karmaşa mı? Ya da belki düzenin bizzat kendisi bir karmaşaydı, kim bilir? Mermi beynini delip geçerken bunu anlayabilecek miydi? Hiç sanmıyordu. Etraf o kadar sessizdi ki, sokak lambasının çıkardığı çok ama çok hafif mırıltı dahi duyuluyordu; kulak zarlarını patlatacak kadar hem de. Dünya bir yapışkan tuzak diye düşündü. Elinizi neye dokundursanız yapışıyor, kurtarmak için öteki elinizi değdirdiğinizde o da yapışıyordu. İnsan sonunda öyle bir hal alıyordu ki, ne sevgiye, ne nefrete dokunmaya cesaret bulabiliyordu. Ne var ki, oyuna dokunarak başlanıyordu ve zavallılar dokunduğunu zannettiği ilk an, yapıştığını anlıyordu. Yaşadıklarının ne kadar boş, ne kadar değersiz, ne kadar anlamsız olduğunu kavradı, önemli olanın ne olduğunu bulmak gayesinden kendini bir türlü kurtaramayarak, asıl olanın yaşadıkları değil, yaşamak olduğunu farz etti. Bu farz gayet güzeldi. Kendisine acele etmemesini tembihledi. Yaşamasını becerememişti, hiç olmazsa ölürken ölümün hakkını vermeliydi. Zamanı yavaşlatabildiği ölçüde hızlıydı. O an sevdiklerini düşünüp, vazgeçmeyi istedi. İstememesine, utanmasına rağmen tutunacak bir dal arıyordu, bindiği dalı keserken bunu yapması çok komikti. Kendisini beğendi, yüreği ilk defa doğru bir iş yaptığını anlatmak istercesine şahlanmış, dur durak bilmez vahşi kısraklar gibi koşuşturuyordu. Kum saatini tekrar çevirmek yoktu, bu son döngüydü. Sevdiklerini düşünemedi, çünkü hiç sevmemişti. Gözyaşları sinir bozucu bir ıslaklıkla yüzünü kaşındırırken, boğazından hırıltılı kahkahalar yükseldi. Sümükleri akmış, düzgün dudakları arasından sızıp dilinde tuzlu, çirkin ama zevkli bir tat bırakmıştı. Şakaklarından akan ter, sanki namlunun ucundan sızıyor, huylandırıyor, kamaştırıyordu. İşerken insanın şiddetli, kısa süren bir titreme nöbetine kapılması gibi; şeytan onu sürekli dürtüyordu. Yüzündeki ifadeyi gören her insanoğlu korkardı; gözbebekleri küçülmüş, gözlerinin akı ortaya çıkmıştı, iddiasız hayatının iddialı cümleleri kalın bir roman gibi gözlerinden rahatlıkla okunabiliyordu. Avare bir karga küfredici, pis sesiyle öterek üzerinden uçtu. Kanat seslerini duymuş, önüne düşen sulu boku sıçrayıp pantolonunu lekelemişti. Rulet çemberine atılan zarların hoplaya zıplaya oynaşması geldi gözlerinin önüne, her kumarhane sahnesinde kullanılan o klasik görüntüler gibiydi; zarlar ağır çekimde numaraların üzerinden sekerek geçer, bir rulet masası, bir de kumarbazın heyecandan boncuk boncuk ter olmuş yüzü, alnında atan damar gösterilirdi. Alaka aramadı, gerekmiyordu. Etrafında toplanan hayaletlerin pestenkerani varlığını hissediyordu. Yılların işaretleyip, beyaz sayfalara raptiyelediği ve adeta s.ktir ederek tozlu raflara terk ettiği kayıp, değersiz, aciz ruhlardı. Onu izliyorlar, değerlendiriyorlardı. Yeni yoldaşını tabutlara gömüp yeniden dirilten masonlar gibi, onu da bitikliğe gömüp aralarına almayı bekliyorlardı. Neden bu kadar gecikmişti? Kararını çoktan vermiş olmalıydı. Birin bilmem kaç katrilyona oranı büyüklüğünde kalori harcayarak gerçekleştireceği basit bir parmak hareketi. Buydu. “Tamam,” dedi eski ruhlara. “Acele etmeyin, bekleyin.” Son demlerine geldiğini hissetti, damlalar seyrekleşmişti. Bedeni yeni bir heyecanla, yeni bir korkuyla titredi. Son yaklaşıyordu. Eh, artık gelmeliydi. O an sanki o caddeye yeni gelmiş, silahı da iki saat önce değil de, şimdi kafasına dayamış gibi hissetti. Sonrasını düşündü. Kafatası delinip beyni ıslak asfalta saçıldıktan sonra ne olacaktı? Muhtemelen silah sesini birileri duyardı. Duyulmazsa da yolun ortasındaki cesedi birileri mutlaka görürdü. Sonra polise haber verilirdi. Polis kafası paramparça olmuş cesede bakar, “Derdi neymiş acaba?” derdi. Sonra ceset kaldırılır, birazcık dondurulur, sonra gömülürdü. Kimsesi olmayanlar için bu “defnedilme” süreci daha kısa olurdu. Toprağın altında ise böceklerle tanışacaktı. Kimisi penisini kemirecek, kimisi ağzının içine girecekti. Birkaç ay sonra yaradılışta kusursuz olan teni, yerini sırıtan bir kurukafaya ve şekilsiz birkaç kuru kemiğe bırakacaktı. Doğanın kanunu bu, geldiğin yere dönersin. Yıllarca toprağın üzerine bastın, onun sayesinde yaşadın, (var olmak değil, yaşamak) şimdi de öldün. Toprağa karışan zerrelerin belki bir gül yaprağında fotosentez yapacak, belki bir erik ağacında meyve verip yine insanların midesine, oradan kanına, oradan da ruhuna karışacak. Sen öldün ve şimdi bütün dünyaya karıştın. İnsanların, hayvanların, bitkilerin içindesin, iki göz, iki kaş şeklinde değil ama evet, içimde seni hissedebiliyorum. Kabil kardeşini öldürüp tarihin ilk cinayetini işlediğinde karganın ona gösterdiği gibi, gömülecek ve yaşamını öyle sürdüreceksin. (hayır var olmak değil, yaşamak) Ne insanlar onun, ne de o insanların farkında olacaktı. Bilmeden birbirlerinin içinde yaşayacaklar, nesilden nesile her bir siyah ve beyaz aktarılacak, döngüsünü, değişimini ve kombinasyonunu sürdürecekti. Ölümün yeni bir başlangıç olduğu söylenemezdi belki ama, kesinlikle bir son da değildi. İçenin belki ateşler, belki zevkler diyarında kaybolduğu, lezzetini kimsenin bilmediği, korkulan, yine de çekiciliğinin kimse tarafından yadsınamadığı, içirmesinin bile ayrı biz zevk olduğu bir iksirdi. Argo bir kelimeyi, bir küfrü, mükemmel bir şekilde kullanıp, güzel göstermekti ölüm. Ölüm dünyalar güzel bir dişi vampirdi. Ölüm, yalan dünyanın söylemek zorunda kaldığı tek gerçekti; kimsenin sevmediği ancak sevilmeyi hak eden tek kavramdı. Ölüm, annesi sevgi, babası nefret tarafından uzak, karanlık mağaralarda yaşamaya terkedilmiş, hırçın, mağdur, görüntüsü korkunç, özünde sevimli, kimsesiz bir çocuktu. Bir gün birisi kıymetini bilene kadar o mağaralardan çıkmayacak, kimse onun kim olduğunu, ne yaptığını bilmeyecekti. Onunla tanışmak bir şerefti. “Ah, emin ol o şeref ona ait!” dedi Azrail alaycı bir sesle. “Hadi artık bitir şu işi, çek şu tetiği, korkak!” Cevap vermedi. Yaklaştığını biliyordu. Çok yakındı. Kokusunu alabiliyor, yaydığı soğuk havayı hissedebiliyordu. “Bırak ruhun özgür kalsın! Bırak kurtulsun bedeninden! Haydi!” Korkmaya başladı. Çok korkuyordu artık. Şaşkındı. Bilmiyordu. Ne olacağını bilmiyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar tekrar çağladı. İşte sonuna gelinmişti. Seyrekleşiyor, azalıyordu. Kelimeler bitiyordu. Bitiyordu. İşaret parmağını hissetti. Kendi tümcesi işaret parmağı oldu o an ve kendisini büküp, soğuk, eğimli metal çubuğa, tetiğe bastırdı. Boğazının kuruduğunu hayal meyal fark etti. Kocaman bir elektrikli süpürge tarafından çekiliyormuş gibi hissetti. Elindeki tabanca, namlusunun dibindeki merminin dibine sertçe vurup, içindeki barutu ateşleyerek kovanı hızlandırırken, iksirin kapağını açmış, ağzına dayamıştı. Mermi kafatasını delip, beynine girdiğinde, gök gürültüsünden bin kat daha yüksek olan patlama sesini duydu ve kulak zarları yırtıldı. İnanılmaz bir acı dalgası her yerini sardı. Beyni yarılıp, kafası parçalanırken, vücudunun yana doğru savrulduğunu hissetti. Patlama sesi yarıda kesildi – duyma işlevini gören sinirler kopmuştu – yerini azalan, rutin bir çınlamaya bıraktı. Sonra duyuları kapandı. Fiş çekilmişti. Kendisini iksirin kusursuz lezzetine bıraktı.


Bu yazının okunma sayısı: 225