Kimliğinizi çıkarın ve bakın. Sizi resmen tanımlayan bu kart parçasına, taşımakta olduğunuz cinsel organdan esinlenerek, bir renk verilmiş olmalı. Ardından o resmi karta yapıştırılmış fotoğraftaki gözlerinizin ta içine dikin bakışlarınızı. Siz, size baksın. Gözlerinizi gözlerinizden hiç ayırmadan, seks fantezilerinizi, tek başınıza kaldığınızda kurduğunuz tensel hazza yönelik düşlerinizi, cinsel organınıza aykırı kılınmış seks deneyimlerinizi, kendi ‘ben’inizden başka hiçbir ‘ben’in bilmediği ve bedeninizi tutuşturma fırsatını bir tek mastürbasyon sırasında bulabilen içgüdülerinizi, evinizin ücra köşelerinde kilitli tuttuğunuz günahkar seks materyallerini, kentin toplumsal denetimden görece uzak kuytularında bedeninizi teslim ettiğiniz günahları, kısacası ‘öz ben’inizin cinselliğini şöyle bir aklınızdan geçirin…

Kimlik kartınızın -belki silinmiş, belki solmuş- renginin gönderme yaptığı sıfat için sınırları kesin olarak çizili cinsel rolünüz ile az önce şöyle bir gözden geçirdiğiniz ’siz’in ‘kendi’ cinselliğiniz birbirleriyle ne kadar örtüşüyor? Ne kadar çok sırrınız var…
Güzel ülkemizde, işte böyle alengirli konulara değinen iki kitap yayınlandı. Biri bilimsel bir çalışma, diğeri ise konuya sanat ve edebiyatın plastiğiyle bakmaya çalışan bir denemeler toplamı.
Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan “Toplumsal Cinsiyet ve İktidar” isimli çalışmada, Avustralyalı sosyolog R.W.Connell, iktidar ilişkilerine dayalı biçimlenen toplumsal yapılarda; cinsiyetin ve cinselliğin başına gelenleri inceliyor. Connell’in çıkış noktası, ‘toplumsal cinsiyet’ kavramı. Ve bu kavramı yaratan tarihsel süreç. “Döllenme anında basit bir mekanizmaya bağlı olarak belirlenen cinsiyetin, toplumsallaşma sürecinde insan denen ‘toplumsal hayvan’ın başına nasıl bela olduğu”nu, tarihten psikanalize, ekonomiden gündelik politikaya kadar çok çeşitli boyutlarda inceleyen bu kitap, ‘ataerkillik insanlığın kaderi midir?’ diye bir de soru soruyor.
Sel Yayıncılık’ın yayınladığı ‘Pusudaki Ten’ ise, Mehmet Ergüven’in denemelerini bir araya getirmiş. “Hiçbir yük, kendimize itiraf etmekte zorlandığımız cinsel fanteziler denli ağır değildir. Ayaktan sidiğe, kıldan dışkıya kadar hemen her şeyin fetişe dönüşmek için fırsat kolladığı bu karanlık dünyada, düpedüz pusuya yatmıştır ten” diyen kitap, tenimizi kaplayan en dış deri tabakasının hemen altında gizli duran arzularımızı, edebiyatın ve sanatın fildişi kulesindeki araçlarla inceleyip bize anlatmaya çalışıyor. Caravaggio’nun resimlerinden Eros’a, Türk hamamlarından cinsel endüstriye kadar geniş bir yelpazede, pusuya yatmış tenin ipuçlarını yakalamaya çalışan
Mehmet Ergüven’in denemeleri, bu işi yaparken biraz tek boyutlu kalıyor. Çünkü bu denemelerin konusu, sanatın görece özgür coğrafyasında kendine soluk alabilme fırsatı bulan, sanat ürünlerine yansıyan cinsellik. Yani sıradışı kalabilen cinsellik ve kendini bir şekilde ifade etme olanağı bulmuş tenlerin pususu. Oysa ki sıradan insanın hiç dile gelemeyen teninde yatan pusu, belki de insanoğlunun güdük tarihini tek başına anlatabilecek bir potansiyele sahip. Yine de, Türk entelijansiyasının ikiyüzlü beyleri tarafından bugüne dek hiç ağza alınmamış “gerçeklerden” bahsediyor Mehmet Ergüven’in denemeleri.
Bu yazının başına dönersek, kimlik kartınızın rengi, cinsel organınıza iktidar (hükümetler değil, koalisyon hükümetleri hiç değil..) tarafından biçilmiş görevi simgeliyor aslında. Bu can sıkıcı görevlere uymayan penislerin ve vajinaların yer aldığı bedenler toplum tarafından dağlanır. Yani, iktidar toplumdan çok da ayrı bir birim değil, tam da toplumun kendisi iktidara dönüşmüştür artık. Cinselliğinizi, bir penis ya da bir vajinanın toplumsal işlevine indirgemenizi ister sizden. Kavafis’in ‘tenin belleği’ derken anlatmak istediği, belki de bu marazi ilişkinin tarihsel süreçte tenin altında oluşturduğu gizli birikintidir. Yani resmi kimlik kartınızdaki gözlerinize bakarken hatırladığınız, resmi olmayan kişisel tarihinizin belleği. Yani sizin gerçek belleğiniz…
Her iki kitap da, böyle konulara değindikleri için ülkemizin iki yüzlü ve güdük ahlakına fena halde mugayir durumda. İyi bir vatandaşın asla okumaması, en iyisi. Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatandaşlarına, insanın kaç tane duyusu olduğunu öğretirken ‘ten ve dokunulma’yı aradan çalıp kendi cebine indirdiği okullarında ‘talim ve terbiye’ edilen bedenlerimiz yüz sürmemeli böyle kitaplara. Kötü tarif edilmiş bir adres gibi dolaşmalıyız hala bedenlerimizi…
İşte Avrupa’nın hemen her ülkesinde, insanlar, bu ve buna benzer konuları tartıştı bu hafta. Bunların çoğu, tartışmak bir yana, toplumsal hatta bireysel gündemimize ve bilincimize henüz hiç girmemiş kavramlar ve temalar. Bahsedildiklerinde, ne demek istendiğini dahi anlayamamamız gayet olağan bir durum bizim için. Çünkü gündemimize çok yabancı. Hepsi de, bizim için tukaka kılınmış kavramlar bunlar. Kendi hayatlarımız üzerine düşünmekten; farklı yaşam biçimleriyle, insana ait bütün renklerle ve ‘öteki’ ile alışverişte bulunup zenginleşmekten alıkonulmuşuz. İçimizden söküp alınan bütün bu insani değerlerin yerine, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı, dünyada Türk’ten büyüğünün bulunmadığı teraneleri saman yığınları gibi doldurulmuş. Bunun böyle olmadığını anladığımızda uğrayacağımız çöküntüye mahal vermeyecek kadar da güçlü kılınmış bu inanç. Bütün değerleri yitirtilmiş, hayatı değiştirebilecek bütün araçları elinden alınmış bu kuklalar ülkesinde insanlar, sabah kalktığında hala pişirecek yemek bulup bulamayacağını düşünmek zorunda.
Öğrencilerinin sakalını, başörtüsünü yolan; eşcinsellerini copla karşılayan Türkiye, farklı yaşam biçimlerine sahip insanların nasıl kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri üzerine düşünebilenlerin arasına girememesini, Müslümanlardan korkulmasıyla, Viyana kapılarında yaşananların hala unutulmamış olmasıyla açıklıyor insanlarına. Ve arzuladığı zemini hazır ediyor: Avrupa Parlamentosu’nda Claudia Roth’tan boşalacak yere Avrupa’da yaşayan genç bir Türk oturacak. Ama Türkiye bu vatandaşını kırmızı bültenle arıyor. Bütün kavramların birbirine girdiği Türkiye’de, ‘devlet, adamı kırmızı bültenle arıyorsa vardır bir bildiği, demek ki herif vatan haini’ diye düşünmek, bunun ötesine bakamamak, çoğu Türkiye insanı için tek düşünme seçeneği haline getiriliyor. Özellikle bu Türk’ün kulağındaki küpe (bu kişi bir erkek), hakkında böyle düşünülmesini güçlendirecek bir etkene dönüştürülüyor.
Türkiye insanı, daracık bir odanın karanlığına kapatılmış. Kapının kontrolü sadece bir avuç insanın elinde. Kapının ardında ne olup bittiği, o kapıyı tutanlardan öğrenilebiliyor, daha doğrusu öğrenilemiyor. Kimin vatan haini olduğu bulanıklaştırılıyor. O kapının dışına çıkınca, hem o oda hem de dışarısı çok farklı gözüküyor. Ve insan o odada nasıl da üşüyor…


Bu yazının okunma sayısı: 694