Oyun Bitti
Yazılarım, Öyküler November 4th, 2007Üşüdüm. Paltomun yakalarını kaldırdım. Sırtımdaki ağrı silinir gibi oldu. Ama geçmedi. Bir süredir ordaydı ve hiçte ayrılacak gibi değildi. Sinir oldum. Önümdeki masacıkta ekmek kırıntıları, bir gazete kağıdı üzerine konmuş ve kararmış az peynir, bir kaç sigara kutusu. Bir kutudan bir sigara aldım. Sigara ayırt etmem, ne olursa.. Yaktım. Dumanı içime çektim. İçim ısınsın istedim. Boğazım yandı. Sigarayı silkelerken dumanı dışarı verdim.
Kaşındım. Her yanım kir. Kendi kokumu duyuyorum çöp gibi. Yanımdakilere sezdirmeden elimi boynuma götürüp ovdum birkaç kez. Ellerimde boynumun çamursu kiri..
“Temizliğin benim için önemli olduğu zamanlar sık sık yıkanırdım. Sabahları traş olurdum. Oysa o zamanlar yüzümün kılları tek tüktü. Özenle saçlarımı tarardım. Sonra göstermelik, evdekiler kansın diye, bir defteri sıkıştırırdım koltuğuma. Köşede beklerdim. Okul saatine dek. O, köşeden geçene dek…”
-Konuşmuyorsun dedi Başar.
-Canım sıkılıyor.
Sigaramı yere bıraktım. Ezdim. Ekmeğe uzandım ekmek kirlendi ellerimde. Peynir evvelden kara. Bir parça aldım attım ağzıma. Çiğniyorum. Ama bu sıkıntı geçecek gibi değil. Avunamıyorum.
“Sonra o görünürdü Ülker’le. Hep aynı sıkılgan, utangaç gülümserdi. Kızarıverirdi. Geçerlerdi ikisi de. Bir kere bile durmadılar. Arkalarından bakardım bir süre. Sonra bende yürürdüm.”
-Tellere bak!
-Ne?
-Teller dedim.
Birkaç telgraf teli değişmez bir hızla koşturuyorlar. Aynı anda bir direğe ulaşıyorlar. Sonra alçalıyorlar. Yükseliyorlar. Başka bir direğe varıyorlar.
-Serçelere benziyorlar.
Ne yapalım yani benziyorlarsa!
-Daldan dala uçarlar ya.
Bazen bir ya da birkaç ağaç görünüp kayboluyor çıplak. Bazen bir çocuk bir kağnının ardından özlemle bakıyor. Nasıl bakıyorsa öyle kalıyor bir süre. Her yan aklık. Güzel ya da kirli. Tren bu aklıkta bir leke. Yorgun ve koşullu.
-Şurdan biraz ekmek uzatıver.
-Al. Peynirde istiyor musun?
-Yok. Burada turşu var.
Karşı kösede Yaşar horlamaya başladı. Başı Fırat’ın omzuna düştü. Ağzı açıldı. Dudaklarından sızan salya omzunu ıslattı Fırat’ın. Güldüm. Necip’te güldü.
-Ne gülüyorsunuz dedi Fırat.
-Hiiç, dedi Kemal.
Sonra Fırat ta güldü anlamasız.
“Gülmüşlerdi. Katıla katıla gülmüşlerdi. Bir o gülmemişti bu denli. Ben de gülmüştüm ya, hoşuma gitmemişti bu. Sonra ders zili çalmıştı.”
Hüseyin gelirken bir kitap almıştı.Sanki okuyacak gibi. O kitap raftan kaydı, düşerken Yaşar’a çarptı. Yaşar uyandı. Kalktı. Ayaklarının arasındaki kitabı aldı. Islak kapağı eliyle sildi. Ayaklarına ayakkabılarını geçirdi. Dışarı çıkarken kitabı yerine koydu. Kompartıman kapısını açtı. Bir serinlik vurdu yüzüme. Ürperdim. Kapı kapandı.
“Güzel olup olmadığını hiç bilemedim. Oysa çok sevmiştim. Ama Onunda birtakım düşleri, düşünceleri vardı. Herkes gibi.”
-Poker oynıcan mı?
-Canım istemiyor.
Kompartıman ortasına Yaşarın tahta bavulunu koydular. Üzerine gazete serildi.
-Nazı bırak ta gel.
Kalktım. Yanaştım.
-Kes.
Poker kartları kesildi. Dağıttım.
-Pas!
-Pas!
-Bob!
-Açık.
Üç kızım onlarınkini geçti. Kartlar yeniden karıldı. Kesildi, dağıtıldı.
-Pas!
-Açık.
Tren sarsıldı. Fırat az kalsın düşüyordu.
İki papazla oyuna girdim.
“İnönü caddesi’ne sırılsıklam yağmur yağıyordu. Yanyana yürüyorduk. Onun yanında olmak mutluluktu. Üşüyordu.”
-Sen?
-Üç arttırıyorum.
“Hava kararmıştı. Bizim kentte hep öyle olurdu bu mevsim. Hep yürümüştük. Lahana tarlalarına dek.”
-Gördüm. İki daha..
-Rest!
-Gördüm.
Yaşar elini açtı. Pis pis güldü. Ben kalktım. Yerime Kemal oturdu. Bir süre oyunu izledim. Sonra pencereyi açtım. Başımı soğuğa uzattım. Tren bir köprüden geçiyordu. Gözlerim sulandı, camı çektim.
-Laayn!
Kemal eline basmışım.
-Beş kaat ver dedi Hüseyin.
Verdim. Koridora çıktım. Komşu kompartımanın önünde durdum; sanki rastlantıymış gibi. İçeri baktım. O kara saçlı akkız gene o eski oturduğu yerde. Karşısındaki yaşlı adama bir şeyler anlatıyor. Ağzındaki bir şeyi yutuyor ve su içiyor. Ağzı büzülüyor; gıdıklayıcı ve temiz.
Kız arada bir yeni evlilere bakıyor göz ucuyla. Adam utanmasız belinden sarmış kadını. Akkızla ben aynı şeyleri imgeliyoruz belki. Derken gözgözeyiz. Şimdi önüne baktı. Ağzındakileri küçük çiğnedi bu kez. Daha görgülü…
“Biz o zamanlar okuldan çok kaçardık. Herhangi bir şeyi onunla yapmak ne iyiydi. Kalabak deposundan Saruhanlı’dan geçerdik. Tepeden kenti seyrederdik. Orada leylekler uçuşurdu. Yel eserdi kuvvetli. Etekleri savrulurdu. Kızarırdı. Ben konuşurdum, o susardı.. Erirdim yanında..”
Koridora bakındım. Öte uca kadar yürüdüm. Kompartımanlar kalabalık. Bir adam geldi karşı yönden; baştan ayağa kıllı. Elinde bir keman. Zorla verilmiş gibi, boğazını sıkıyorlar gibi. Göbekli bezgin bir subay başını uzattı bir kapıdan. Uykuluydu. Koridorda yatan sakallı gezginlerden birini çiğnedi. Adam inledi. Ters ters baktı iniltiye.
-Hey kemancı! dedi.
Kemancı döndü,geldi. Kompartımana girdi. Oturdu. Çalmaya başladı. Kompartımandakiler kalın seslerle gülmeye koyuldular.
Az ilerde bir doğu kenti. Tren yavaşladı. Kasıldı. Durdu. Vagon kapısını açtım. Kapı önünde bir kadın.
“Sonbahardı. Akşam üstü okuldan dönüyorduk. Gök kumraldı. İşte o demişlerdi. Bakmıştım. Güleç yüzlüydü, sarışındı. Bir kadın gibi. İlk onunla yatmıştım. Sol memesi benliydi.”
Ellerimi uzattım. Şaşırdı. Durakladı. Yaptığım hoşuna gitti. Gülümsedi. Buruşuk ellerinden çektim. Otuz beşinde filandır herhalde. Dudakları kıpırdadı. Sağ olun dedi belki de. Anlamadım. Aşağı indim. Karşıma çıkan çeşmeden su içtim biraz. Trenin kalkış düdüğü öttü. Bindim. Kapıda dikildim bir süre. Kar yağmaya başladı. Aşağıda köpekler dolaşıyor. Sarkık dilli, kulakları çakmak, çakmak kir. Karanlığı kokluyorlar. Tekerlek altlarında, ağaç diplerinde yiyecek arıyorlar. Bazen biri bir şey buluyor. Isırıp gidiyor. Saatlerdir buradayız. Daha kim bilir kaç saat bekleyeceğiz! Trenle yolculuk aptallık aslında.
Yorgun ve umutsuz bakınıyorlar köpekler. Bazen başlarını havaya kaldırıyorlar.
Camı açtım.
-Açma be! diye bağırdı Hüseyin.
Pencereden aşağı tükürdüm.Köpeğin biri tükürük sesine döndü.
Raftaki ekmekten bir parça kopardım.
-Acıktın mı?
-Yok canım.
Ekmeği köpeğe attım. Kıtırdatarak yedi şerefsiz..
-Ağaç dibindeki işiyor lan, dedi Kemal.
-Bu tren daha ne bekler ki? dedim.
-Yaağ, kapatın şu camı da gelin poker oynayalım. Fırat camı kapattı. Pokere oturduk.
- Açar var.
-İkiyle!
-Evet.
Karanlık iyice yoğunlaştı. Soğuk ayrıca.
“Yollar toztopraktı. Güneş yakıyordu. Asfalt caddeler parıl parıldı. Kentin ortasındaki su sessizdi. Ağustos’tu. Suyun yanındaki bahçeye oturmuştuk.. Bir adam gelmişti. Çay, demiştim. Getirmişti. İçmiştik.”
-İki daha.
-Yokum.
“Uzak demişti. Çayın soğuyacak demiştim. Saat ya üçtü, ya beşti. Terleyen avuçlarını silmişti mendiliyle. Parmakları inceydi. Titriyorlardı.”
-Kartları kar, sıra sende, dedi biri.
-Ulan bu boku zorla oynatıyorsunuz bana be! Oynamak istemiyorum.
Kalktım. Oyun bitti…
Bu yazının okunma sayısı: 665
Yorum Gönder
Yorum gönderebilmek için giriş yapmalısınız.







