.
Kitapçılara yakın olanı değil de, uzak olan ikinci bankı seçtiğimde kendime oturmak için, yüzünü göremiyordum hayatın. Oysaki tam şuramda bekleyen bir çocuktu tüm yaşanmışlıklarım, tam şurama saplanıp duran çocukluğumdu. Tüm bildiklerim bir şarkıyı anımsatıyordu bana sadece; “hatırlarmısın bilmem / yıllar geçti üstünden” diyen bir şarkı. Oysa ki bir şeyleri beklediğimi belli eden bir yanı olmalıydı bu hayatın da. Hiç olmadı, ya da ben görmesini bilemedim. Ve uzak adanın ışıkları halen yanıyordu, inatla sabah kadar yanıyordu, inatla sönmüyordu. Oysa ki o ışık! O ışık?

II.
Evim dediğim bu dünya da; belki de çoğu insanın elde edebildikleri, ve gene pek çoğunun elde edemediği isteklerim vardı. Bu kente ilk geldiğimde yüzünü görmek istedim hiç tanımadığım birinin. En doğal hakkım biliyordum en azıdan sevgilimin eline gömülmeyi. Çaldığım son kitabın önsözündeki cümleler gibi kurgulayamıyordum kendimi hiç bir zaman çok istesemde. Çok istesemde. İstesemde mi? Ama gene de geceleri sigara almak için dışarıya çıkıyordum. Gene çay içmek için kalabalık yerleri seçiyordum ve belki de böyle yaparak, günden düne kendimi öldürüyordum.

III.
Bildiğim tüm şarkıları unuttum. Tüm şiirlerimi yazdım. Artık gidebilirdim, biliyordum. Ama gitmek yerine belki de aynanın hep ters tarafında kalan tarafının olmayı seçiyordum her seferinde. Şöyle bir sağıma soluma baktığımda göremiyordum, anlayamıyordum. Lanet olası, kurgu-masal da belki de (belki de?) ben hiç olmamıştım baştan beri. Başından beri özenti, başından beri başkasının olan bir hayatı yaşadığımı hissediyordum bazen. Kendime kenetleniyordum. Oysa ki ben kendime kenetlendiğim anlarda hep birini aramıştım yanımda ve o biri hiç bir zaman gelmemişti. Ve gene o lanet kurgu-masal. Sessizce kopuyordum kendimden. Sessizce ölüyordum.

IV.
Ve o ışık, ışık halen yanıyordu karşımda olan adaların en uzağında. İskelenin gidebildiğim en uç noktasındaki banklardan birine yazmıştım adını en son, şimdi ise o ismi oradan silebilmek için uğraşıyordum. Kötü bir günah gibi giriyordun çünkü beynime çoğu zaman, bazen -ve ancak- kötü bir günah gibi.

V.
Deniz kıyısında yürüyorken, martılar, kum, bazen güneş, ya da olabildiğince yağmur eşliğinde kim bilir kaçıncı kez deliriyordum. Küçük küçük ritmlere kendimi kaptırıp bir kum yığını hazırlayıp, yıkıyordum onu tüm gücümle. Çünkü sadece o anlarda istediğim gibi oluyordum, sadece o anlarda unutabiliyordum seni, ve sadece o anlarda seni unutuyorum derken bile yalan söyleyebiliyordum sana.

VI.
Eski, arnavut kaldırımı yoldan tepeye doğru tırmanırken eski evlerin arasından, arkama dönüp baktığımda, soluk soluğa, yürüdüğüm yolu tanımam mı gerekiyordu? Bilemiyordum, kararsızdım, yorgundum ve bir önceki günden kalan verilmişler sağ omzumda halen bir yük oluşturuyordu. Neden o tepeye çıkıyordum ki ben. Sakalı olsaydı hayatın, belki de inanırdım ona, belki de peşi sıra gidebilecek gücüm olurdu, ama o tepe ben ona yaklaştıkça uzaklaşıyordu, yürümekten bıkıyordum yavaş yavaş. Belki de geri dönecektim. Geri dönermiydim eskisi gibi, dönebilirmiydim?

VII.
Ve sen yavaş yavaş giriyordun inatla hayatıma, yavaş yavaş tanıyabiliyordum seni. Yüzün önce ince bir halka oluyordu, sonra da ışık vurunca hafif, sağ taraftan yarım aya dönüşüyordu. İlk dördün, yarım ay, dolunay, yarım ay, son dördün. Yirmidokuz artı yarım gün boyunca yarım aydı yüzün, sonra sessizlik, sonra suskunluk, sonra sensizlik. Bütün kapılar kilitleniyordu aniden. Sağım solum duvar, sağım solum öksüzlük. Gene de halen penceresi olmayan odacığa bir yerlerden güneş ışığı girebiliyordu. Güneş ışığı sessizce ölmemi izlemene izin veriyordu. Ama sen? Sen? Yoktun.

VIII.
İkinci kat, üçyüzaltı numaralı oda, sağda üçüncü kapı aynı zamanda. Hep oradaydım, hep oradaydık. İçkili anlarımızda pencereden sızan dolunayın ışığı neşemiz olurdu. Bilmem kaç tane mum oda ortasında, odanın ortasında bilmem kaç tane leş, üstünden atlardım çocuk gibi. Cam kenarında ranza, önünde masa, masanın üzerinde rakı. Alkol komasına girerdik boş zamanlarımızda. Serkan, Oğuz, ben. Biz, üçümüz, ve tamda aynı anda uzakta bir yerde sen. Düşlerime temelleniyordun belkide farkına varmadan. Neredeydin, biz neredeydik?

IX.
Uzun, ışıkları yanmayan koridor boyunca, duvarlar ve ben sağlı sollu, bir de sondaki bir köşesi kırık pencere. Korkuyordum. Günde onlarca kez boylu boyunca yürüdüğüm koridordan artık korkuyordum. En sondaki ve sağdaki kapı. O kapı? Geçtiğim zaman kendimi birdenbire o ışığın yandığı adada buluyordum. Yosun saçlı insanlar her yanımda, yosun bereli atlar, yosun saçlı deniz. Bunalıyordum. Sorulara cevap veremediğim için bunalıyordum. Kimbilir kaçıncı kez, kendime kenetleniyordum. Artık sadece gece ve bulutsuz havalarda yıldızlar var. Ve sen sessizce, hissettirmeden kimselere, halen bir yerlerde, belki hemen arkamda, ya da asla göremeyeceğim (gözlerinin içine baktığımda bile) bir yerlerdeydin. Sessizce giriyordun hayatıma gene. Hayatıma? Sen ona sessizce sokuluyordun.

X.
Geçmişim, adanın tüm kıyılarına yayılmış, her tarafta ayak izim var, bastıkça üzerine ayaklarımı acıtan. İnatla yürüyordum, bir yerleri bulmak istercesine yürüyordum. Özlüyordum, yorgundum. Kayalıklara tırmandığımda, ve kendime oturmak için bir yer bulduğumda, dalgalar beni ıslatamıyordu. Ama gece, ama tepedeki ay. Deniz geç kalmış belkide, yeni çekiliyordu. Her yanım su artık. Gittikçe o adaya daha çok benziyordum, gittikçe daha çok onun oluyordum. Peki ya sen. Sen?

XI.
O büyük düş evinin sağ köşesinde ki ağacın altına oturuyordum. Sırtım acıyordu yaslandığım için. Ve ışıkları halen yanan düş evi halen karşımda, ve çok yakınımda. İçeri girmeyi denesem şimdi, kapı açılmazsa mesela kırsam, ne olurdu ki. Kırabilmiydim kapıyı eğer istersem? Peki ya sen, seni bulabilirmiydim salonda beni bekler biçimde? Peki sen içeridemiydin benim kurguladığım şekilde ya da beni beklemişmiydin hiç?

XII.
Ve sen hayatımdaydın artık.

XIII.
Ve her gece çöküşünde, her akşam oluşunda, yeni bir kurgu-masal (belki de düş) buluyordum kendime. Ellerim bağlı, ayaklarım prangalarda. İnanılmaz acılar içindeydim. Sen yoktun hiç bir düşümde. Olmuşmuydun zaten şimdiye kadar hiç?

XIV.
Artık seni öldürmekten korkuyordum. Geç kalmıştın. Geç kalmıştım.

XV.
Tam yıldızlarla beraber geceyi yaşamaya başlıyordum ki, içimden gelen bir çığlık bana beni anımsatıyordu. Bazen becerebildiklerim veya önceki kendimi aldatma anlarım gibi, bir şeyler yazıp çizmek ya da hiç olmazsa karalamak istiyordum. Evet, yanılmadığımı düşünüyordum, bu dünya da biz ve ötekilerde olmalıydı. Onları da yerleştirebilmeliydim seni ararken rastladığım her bir boşluğa tek tek ve hiç acımadan. Çünkü ancak o zaman köşesinde beklediğim evin içinde, benimle aynı zamanda bekleyen birini hissedebiliyordum, ve sadece o anlarda, kendim ve ben, yani biz, ve o uzakta ışıkları halen yanan düş evi diğer ölümlülere de görünür düşüncesi ile oradan oraya yürüyordum. Ama, evet, lanet olsun ki binlerce kez evet, gene yanıldığımı anlıyordum çok geçmeden. Bu lanet karanlık dünyada bizden başka hiç kimse yoktu. Tüm şehir ışıkları, tüm kentler kendimizden daha uzun süre habersiz kalabilmemiz için yaratılmıştı.

XVI.
Bekliyordum. O an için tek yapabildiğim şey buydu çünkü; ışıkları halen yanan düş evinin köşesindeki ağaca sırtımı dayayıp ter içinde beklemek. Hiçbir şey değişmemişti, değişmiyordu. Halen seni, belki de ümitsizce, içeride, salondaki kanepede otururken düşlüyordum. Tüm hayal gücümü senin için harcıyordum, tüm hayal gücümle seni ve beni aynı kare içerisine yazmaya çalışıyordum. Ellerim titriyordu gene, beceremiyordum. Beceremiyordum.

XVII.
Yerimden sessizce kalktım, ve gene sessizce, kimsesizce, elimde olmadan sensizce yürüdüm ön kapıya kadar. Saçmaladığımı düşünüyordum bu hayatta. Seni bulmalı mıyım, bulmamalı mıyım diye bir düşünce kurt gibi kemiriyordu sağ kalan yanımı. Kapının koluna dokundum terli ellerimle. Hayır. Hayır. HAYIR!!! Açmamalıydım. Çünkü sen içerideydin, sen salondaki kanepe de oturuyor ve beni bekliyordun. Beynim dayanamıyordu artık tüm bu olanlara. Kapıyı açamadan geri çekilmiştim. Tüm gücümle korkmuştum belki de. Deli gibi kanlar boşalıyordu gözlerimden. Deli gibi, aptalca, hırıltılı nefes alıp veriyordum. Sırtımı kapıya dönerek oturdum merdivene. Gözlerimden boşalan kanları silmeye çalışırken ayaklarıma takıldı gözlerim. Kana bulanmışlardı. Anlamaya çalışıyordum. Aniden fırladım yerimden, deniz kıyısını bulana kadar koştum. Evet. Düşündüğüm gibiydi her şey; deniz kıpkırmızıydı. Arada sırada kıyıya vuran büyük dalgalar, kusturucu bir köpük yayıyordu adanın her yanına. Dudaklarım titremeye başlamıştı. Ağlamak istiyordum. Ezikliğimdi. Ağlamaktan korkuyordum. Boynum bükük sessizce anlatmak istiyordum artık her şeyimi sana. Çünkü bu lanet bir ;kurgu-masaa yenilmek, onunla beraber sana dokunamadan yitip gitmek istemiyordum.

XVIII.
Geri döndüm. Üç basamaklı o tuhaf merdivenden çıkıp tekrar kapının önüne geldim. Kolu sessizce aşağı indirirken inanılmaz bir ürperdi doluyordu içime. Sessizce yürüyordum. Akıl almayacak senaryolarla kendimi öldürmeye çalışıyordum. Su gibi akmak istiyordum ya da ince bir cam gibi ansızın kırılmak. Ellerimdeki tere kanda karışmıştı artık. Kapıyı açtım. Hiç tanımadığım bir dünyadan, başka bir dünyaya geçiyordum. Uzun karanlık koridordan tekrar geçiyordum. En sondaki camdan içeriye giren ay ışığının duvardaki izlerine anlamlar yüklüyordum korkmamak için ama kendimi daha da korkutmaktan ileri gidemiyordum. En sonda soldaki kapıdan içeri girdim, salonda biri vardı ve ben konuşmak istiyordum. Ürperti. Lanet bir duygu.

XIX.
Tüm bunların sonunda kendime mi uzanmalıydım, ya da kendimle mi, karşılaşmalıydım o düş evine girdiğimde kanepeye uzanır biçimde. Artık yanılsamalarımın da sonuna geldiğimi düşünmeye başlamıştım. Evet. Yenilmiştim belki de yine ve kimseye hissettirmeden kabullenmeliydim tüm olanları. Evet, yine ben kanepede, yine kanlar içinde bileklerim. Şaşırmıştım, düşünemiyordum, korkuyordum artık her şey için çok geç oldu diye. Ölmüş olmak ve bir filmi izler gibi, cansız olduğunu düşündüğüm bedenimi, salonun öbür ucundan izlemek inanılmaz acı veriyordu, dayanılmaz ürkütüyordu beni. Beni boğan tuhaf, panik düşüncelerimin içerisindeydim artık. Dayanamıyordum, ya da (belki de daha kötüsü) dayanamadığımı düşünüyordum.

XX.
Oysaki ben sana artık hayatımdasın demiştim. Yalancı gösterdin beni tüm olanlara. Kendi hayatımı kabullendiğimi bilmiyordum. İtilmiştim bu oyuna, bu oyuna habersizce katılmıştım. Korktuğum her şey başıma gelmişti, geliyordu. Koridordan korkuyordum, yürüyerek geçtim boylu boyunca, hem de yavaş yavaş. Ama ölmek, ama ölüm hiç hesapta yoktu. Karşımda duran o lanet cansız şeye dokundum. Ellerine, burnuna, vücudunun her tarafına terimi damlattım. Koşarak çıktım. Karanlık koridordan tekrar geçtim. Yoruluyordum. Düşüncelerimin yavaşça beni o kanepeye yatırdığını hissediyordum. Oysa ki sen? Sen? Var mıydın?

XXI.
Sen yoktun hiçbir düşümde. Sadece yalanlarımda kendini bulan bir düştün sen. İlaç gibiydin çünkü en zor anlarımda yüzünün olmadığı resminle yumuşatıyordun farkına varmadan gözlerimin sisini, aralıyordun geceyi. Neredeydin?

XXII.
Kendime kenetleniyordum gene yavaş yavaş, kendimle birleşiyordum. Tüm dünya, tüm evren, gündüzler ve geceler bana sığınıyorlardı. Kanepeye yatırıyordu her şey beni. Önce oturuyordum, sonra hafif yan dönerek yaslanıyordum. İçimde bir ümit; halen seni bekliyordum. Sen lanet, hiç olmaması gereken bir fahişeydin; hayatımın fahişesi. İşte gene kandırdın beni. Bak; ayaklarımı uzattım. Üzgünüm ben ;hiç kendim gibi tutamadım ellerini;. Ayaklarımı kanepenin diğer ucuna kadar uzatıyordum. Yavaş yavaş. Kendimi kendime acındırarak. Oysaki biri olmalıydı yanımda. Çünkü biliyordum. Öyle beslemişlerdi beni; ;en acı ölüm, yalnız ölümdür;. Ellerine dokundum, anlatılanlar gibi değildi, soğuk değildi. Anımsadım. Gülüyordum içimden. Tanıyordum, tanır gibi oluyordum. İyice yaslıyordum başımı karanlığa. Karşı kıyının ışıkları sönmeye başlamışlardı bile; önce evler, sonra da sokak lambaları gittiler. Artık hissedebiliyordum. Kendimle kenetleniyordum sensizce. Biri perdeyi çekiyordu. Göremiyordum. Sonra ışık. Artık kanepeye tamamen uzanmıştım. Sonra ışık, ışık yavaşça gücünü azaltıyordu, perde kapanıyordu. Tebrik ederim seni kırık kanatlı kırlangıç, beni alıyorsun biliyorum. Perde kapanmıştı. Ve ışık artık sadece bir mum alevi kadar yırtabiliyordu geceyi. Sonra bir el, senin ellerin, mumu söndürüyordu. Üşüyordum. Kanepede rahat edemiyordum. Kendime acıyordum.

XXIII.
Önce sen gittin. Sonra perde karardı. Bir ben kalmıştım kanepe de uzanan, bir de senin varlığını bana hissettiren o tuhaf tütsü. Sende gittin. Kırık kanatlı kırlangıç. Sende gittin.

XXIV.
Işık söndü.

XXV.
Ve o kıyıdan görünen ada. Gitti. O ada öldü.

XXVI.
Oyuna hiç başlamasaydık
Işıklara hiç dokunmasaydık
Pencereleri perdeler ardına gizlemeseydik
Gene de
Gene de ellerini sakınır mıydın benden
Ya da
Oyuna başlasaydık ta
Ebe seçmeyi unutsaydık
Saklambaçta beraberce
Aynı yere saklansaydık
Körebe oynarken
Görmeyen gözlerin önünde
Sessizce sevişseydik
Yerdeki mindere oturup
Tahtadan enjektörlerle
Haram bir aşkı emdirseydik
Damarlarımıza
Gene de ellerimi sakınır mıydım senden
Ya da
Oyun hiç aklımıza hiç gelmeseydi
Karanlık hiç çökmeseydi
Işıkları hiç yakmasaydık
Perdelere hiç dokunmasaydık
Camları silmeseydik
Ebemkuşağının üzerinde kayabilirmiydik
Ya da
Hiç olmasaydık
Ölebilirmiydik
???
??
?


Bu yazının okunma sayısı: 303