Deniz
Öyküler Kasım 4th, 2007Sarmaşıklar , duvara sıkı sıkıya yapıştırmıştı çürümeye yüz tutmuş koyu sarı tahta kapıyı, 13 uğursuz yıl sonra, ilk defa gitmiş olacağım bir köy kahvesinin deniz kenarında, dalgalara dönük kırık bir masasında, koyu ve şekersiz, acı bir çay içerken, benim için henüz fazla bir anlam ifade etmeyen bu dağ kulübesiyle, hayalini ansızın bağdaştırıp, yoğunlaşmış mas-mavi buhranlarla kefaret kokan paslı, çamura batmış basamakları aşıp, kap-karanlık bir fotoğrafın dibinde yankılanan ışığın ak be ak ışığın gölgesinde çürümekte olacak hüzünlerle, göğe maviyi asan denizin dalgaları arasında çırpınıp, beni korkunç sonuma bir fahişe gibi hazırlayacak olan bu anı, fark etmeden fakat garip bir iç burukluğuyla, sanki daha önce provasını yapmışım gibi ustaca ve gelecekten ilham alırcasına hızla yaşayıp, anı aşıp, sol elimi sokup paltomun iç cebine, ılık bir rüzgar gibi hızla, siyah kabzalı gümüş sustalımı alıp avucuma , adeta cinayet işlemeye hazırlayan bir katilin hareketleriyle avucumda, kork udan titreyen beyaz bir güvercin kanadı tutar gibi kaçak kaçak tutarak sallıyorum boşluğa kolumu. Anı yaşamadan…anlamadan. Hızla! Meleğin değiyor kanatlarından biri sustalının kenarına, bıçak sessiz bir çığlık gibi kesiyor kanadını meleğin. Kolum boşlukta, elinde ucundan kan damlayan fakat benim rüzgar zannetiğim bıçağı da tutarak sallanıyor. İçimde adını bilmediğim bir ses yankılanıyor
Bir an duraksayıp gülümsüyorum. Ve sarmaşıkları deşip kapıyı gıcırtılar eşliğinde açıyorum. Kulübenin içinde sessizce yürüyorum. Her şey olması gereken yerde; ilk şiirlerimi üzerinde büyük bir titizlikle yazdığım, tahta kurularının adeta sömürdüğü büyük ve kulübenin arka kısmını neredeyse boydan boya tamamlayan uzun masam… içinde hala bir parça mum kalıntısı ve yarım üç mum kalmış olan, ağaçtan oyduğum oldukça iri şamdanım… yerdeki izmaritler… ve bir zamanların siyah-beyaz fotoğrafları (kül yığınları) , her zamanki yerinde, şöminenin sönmüş alevlerinin izlerinin arasında…
Ama duvarlarda zaman sanki hiç yaşanmamış. Sanki hiç olmamış. Mumları yakıp, masanın yanına kuru bir ağaç kütüğü çekiyor ve oturup, masanın üzerindeki sararmış kağıtları alıyorum elime. Hala ilk günkü kadar canlı ve diri harflere bakarak ardı ardına birkaç sigara içiyorum. Gözlerim çabuk yoruluyor, sarı havanın içinde. Botlarım ve pantolonumu çıkarıp mumları söndürüyorum. Buzları çözülmüş bir yaratık gibi ağır ağır giriyorum buz gibi ve ıslak yatağa. Hava pek de soğuk sayılmazdı ama aydan daha çok üşüyordum.
Ağır bir gürültü dağıtıyor sinsi rüyalarımı. Yatakta doğrulup sesin tekrarlanmasını beklerken kapı titiz bir sessizlikle açılıyor. Arkasından vuran ay ışığının önünde eğilerek, sadece gölgesini ayırt edebildiğim birkaç ani hareketle botlarını çözüyor ve kapıyı aynı titizlikle kapatıp, yanımdan beni fark etmeden geçip uğursuz bir gülümsemeyle teker teker mumları yakıyor. isi bile fark etmiyor odanın içinde süzülen. Tedirginlikten ve anlamsız bir baş ağrısından dolayı kas-katı bekliyorum. Beni görmesini ve belki de çığlık-çığlığa kulübeyi terk etmesini. Yataktan bir kurt gibi fırlıyorum. Şaşkınlıktan delirmeye başladığımı hissediyorum. Var gücümle bağırıyorum: “yeter! Kimsin sen ha! Küçük bir cin mi? Neyin piçisin?! Görüyorum seni. Kes oyunu artık!! Kimsin?!” soluğunu yüzümde hissedecek kadar yanına sokuluyorum, avazım çıktığınca bağırıyorum ama nafile… o, aynı martılara yakışır rahatlığıyla ve iç güveniyle, kağıtlara resimler karalayıp ve içinde tütün bile olduğundan şüphelendiğim o incecik kağıt rulosunu içiyor. Delirmek üzereyim artık. Kahrolası bir zaman kayması mı bu yoksa, çünkü kulaklarına ciğerlerimi yırtarcasına bağırdığım ve ne yaparsam yapayım beni görmeyen ya da rolünü iyi oynayan bu ufak çocuk, tepeden tırnağa ben’im. Yıllar öncesinde kaldığını zannettiğim…
Dayanamıyorum artık, yanmakta olan bir kafesin içinde çıldırırcasına çırpınan ufacık bir serçe gibi hissediyorum kendimi. Rahatlamaya çalışıyorum, kulübenin içini sinirli adımlarla arşınlayıp kendi kendime hesaplar yapmaya çalışıyorum. Yanına gidip kulağına usulca “Merhaba Gece” diye fısıldıyorum. Sonra sesimi biraz daha yükseltip: “Gece! Yanındayım , ben buradayım” diyorum ve umutsuzca bağırıp arkamı dönüp yatağa atıyorum var olduğuna bile şüpheyle baktığım yirmi yıl yaşamış olduğunu düşündüğüm bedenimi. Kendi kendime “Neler oluyor?” diye mırıldanıyorum isterik bir ses tonuyla. Sonra aniden ayağa kalkıp “Geceeeeeee?!” diye var gücümle bağırıp gözlerine bakıyorum. Bir şey oluyor, irkilerek doğruluyor. Bir an için sesimi duymuş olabilir mi acaba? Yanına sokulup yüzünün hizasında eğiliyorum. Sessizce “Gece?” diyorum, “Gece, ben buradayım… duy beni.” Gözlerime bakıyor, aman tanrım beni görüyor. Sonra gözü biraz yukarıya tavana doğru kayıyor, sadece boşluğa baktığını o an anlıyorum. Omuzlarını silkeleyip, hırçın bir hareketle önüne beyaz kağıt çekip ucunu hohladığı bir dolma kalemle yazmaya baş lıyor… ilk şiirini… yazmaya başlıyorum….ilk şiirimi.
“Ruhumla aynı hücreye kapatılmış gibiyim,
Melekler fısıldıyor kulağıma çığlık çığlığa”
Ben ne ruh ne de meleğim oysaki. Fakat öyle bir şey far ediyorum ki, bunu ancak bir tanrı açıklayabilir. Bu dizeleri çok iyi hatırlıyorum. Ve bu anı da. Her şey o kadar açık ki… demek hep yanımdaydım. Bu şiiri de yazarken diğerlerini de yazarken ve daha pek çok şey yaparken. Kendimden ölesiye utanıyorum. Yalnız olduğumu zannettiğim her an yanımdaymışım meğer. her şeyimi gördüm, buna inanamıyorum, bu kaçınılmaz sadist bir gerçek. Kulağıma fısıldayan melekler… gecenin bir yarısı arkamdan gelen ayak sesleri… ensemde hissettiğim nefesler … kendi kendime neden bu kadar çok konuştuğumu ancak şimdi anlıyorum. Duvarların bana hep cevap verdiğini duyardım… hah! Ne de komik. Delirdiğimi düşünürdüm boşlukta içime dolduğunda hem bana ait olan hem de olmayan sesler. Şimdi tek sorun gerçek olan “ben” bu “ben” miyim yoksa o “ben” mi? Ya da benim de göremediğim ama beni gören “ben” mi? Ben kimim? “Neyim” Onu ya da beni kulübede, gelecek 13 yılını rahatça yaşaması için terk edip dışarısının soğuk ve ürkünç havasını doldurup ciğerlerime uzaklaşıyorum. Sabah; yitik bir pınar gibi bilinmezden doğarken bile hala hiç durmadan konuşup, göremediğim “ben” in sesini duymaya çalışıyorum. Görevini tamamlayamamış bir tabur asker ezikliğinde birden bire karşımda beliren tezek kokulu köyün sağır sokaklarına dalıyorum. Sabah namazı için Camiye yetişmeye çalışan beyaz sakallı bir dede, sabah ekmeği kıvamında selam vererek bana yalpalayarak uzaklaşıyor. Onun da benim kaderimi paylaştığını düşünüp, hiç yoktan ferahlıyorum. Sigara yakıp, henüz açılmış bir köy kahvesinin önünde sedirden bir sandalye çekip oturuyorum. Sırça bıyıklı uykusuz gözüken kahve sahibi kendi için demlediği bir ilk çay ikram ediyor. Ama şeker için bakkalların açılması gerektiğini söyleyip , “asıl tiryaki şekersiz içer hoca” diyor güneşe serilmiş bir kedi mıyışıklığında.
Tüm bunlara neyin neden olduğunu düşünüyorum ve sarmaşıkları kesmek için cebimden hızla çıkardığım sustalı geliyor aklıma. Sanki gün kararıyor, şimşekler düşüyor oturduğum yere. Birden elimdeki çay bardağını fırlatıp, karşımda büyük bir coşkuyla çağlayan denizi fark ediyorum şaşkınlıkla. Hemen orada, gözlerimin önünde, devasa dalgalarını görüyorum ve duyuyorum ince çığlıklarını. Bıçağı hatırlıyorum. Spotlar patlıyor gözlerimin önün. Yitirdim ruhumu… ruha deydi bıçak! Ruhuma! Öldürdüm onu, aman Allah’ım! Öldürmüş olmalıyım. Anlamıştım bunu. Kaslarım gerilmişti. Sonsuz bir boşluğa gömülmüştü gözlerim. Ürpermiştim deliler gibi. Öldürdüm onu! Öldürdüm! …
“Ey kaybedenin askerleri! Sürün beni nehrin aktığı ölüme,dipçiklerinizle!…
Gömün bu zavallı bedenimi efendinin karanlık şarabına, denizlere!…
Çarmıhlara çivileyin hakketmiş kuru ellerimi ve ayaklarımı!…
Acımayın bana, affetmeyin !…
Yıkılacak çok ev, yakılacak daha çok orman var.
Yıkamayın ayın gümüşüyle gözlerimi!
Asın beni… yakın?!!!
Ancak o zaman temizlenecek ruhum.”
Bıçağı yine aynı hareketle çıkarıyorum cebimden. Kulübeyi anımsıyorum, en az 13 yıl önceki kendimi… onu da öldürdüm.
“Artı duvarlar cevap vermeyecek Gece!
Artık kulağına melekler eğilip fısıldamayacak çığlık çığlığa!
Her şeyin sorumlusu benim…
Yitik geceler de çalamayacaksın gök yüzünden
Kraterler de yuvarlanmayacak ayaklarının ucuna.”
Çılgın bir ağrı saplanıyor göğsüme. Hiç sebepsiz, yüzlerce defa çektiğim bu yürek sancısı, iç daralması, korku hiç de yabancı değil bana. Az önce can çekişen ruhum, şimdi öldü sanırım. Öylesine, ölesiye bir azap bu. Belki de acı çekmek budur. Hep birileri eksilir hayatından. Her gün bir kelebek, kanatlarıyla kapatıp yüzünü, düşer kuru toprağa. Ve bunlardan biri de sen isen, ancak görürsün, aslında hep karşında kükreyen ama sesini bir kez bile duymadığın denizi. Uğultular içinde, delirmişçesine yazarsın…. yazarsın ve kurtulursun onlardan teker teker.
“Artık ay gülümsemeyecek sana yıldızların arasında bir yüz ararken çıldırmışçasına!…
Artık ıslıklarını her zaman duyduğun gibi duyamayacaksın o mavi rüzgarların,
Artık aşık da olamayacaksın belki, sırf şiir yazabilmek için…
Artık gün olmayacak, Gece de… “
Bıçağı cinayetime hazırlanan bir katilin hareketleriyle savuruyorum boşluğa… var olana ya da olmayana…
Bembeyaz bir kanat düşüyor yere, sonra tüyler saçılıyor havaya. kan kokuyor hüznüm.
(Ay ışığının altında soyunuyorum, Görmesinler diye çirkinliğimi
Bu yazının okunma sayısı: 218








Son Yorumlar