Kasvetliyim. Bugünlerde herkes öyle. Dünya çalkalanıyor. Üçüncü dünya savaşı çıkmak üzere. Artık sayılı günler var. Herkesi askere aldılar. Bunun ise benim savaşım olmadığına inanıyorum. Kaçıyorum askerden. Barış naralarının atıldığı zamanlar kafamıza işlenmiş sevgi sözcüklerinin etkisi belki de. Ya da annemin savaş kelimesini duyar duymaz ağlamaya başlaması. Bilmiyorum. Ama bir parçası değilim bu savaşın, tek bildiğim bu.

    Düşman dünyada, yatağımın ıssızlığına uyandım. Odam mor ve sıcaktı. Alnımda birikmiş ter damlaları boğazıma doğru kayarken huylandım, elimin tersiyle bitirdim kısa yaşamını. Evimin her tarafı boyalı camının ardındaki ağaçlara doğru çevirdim başımı. Mor ışıkta silüetleri bulanıktı. İlk başta çekici geldi bu bulanıklık. Sonra moral bozucu bir hal aldı.

    Ve bir çığlık. Ölüm gibi. Üst kattan. Nezahat teyze sanırım..

    İşte o an gerçekten uyandım. Sıçradım yataktan. Hüseyin abi bu sefer öldürdü Nezahat Teyze’yi diye düşündüm. Sabahın bu saatinde niye dövüyor ki? İyice sapıttı bu adam. Saate baktım 7′ydi, durmuştu. Pijamalarımı çıkartıp kirli kotumu soktum ayağıma. Durdum. Benim mor kotum var mıydı? Yoktu. Peki ya oda? MORDU!..

    İçimi bir korku kapladı, tarifsiz bir inilti ciğerlerimden ağzıma giden yolda tıkandı kaldı. Düşüncelerim şekillenmeye başladı.

    Yoksa…

    Cama yapıştım. Gökyüzü mosmordu. Bulutlar da. Her şey ve her yer.. Saate baktım 7′ydi, durmuştu… Gözlerimi kapattım. İlk kez o zaman yalvardım tanrıya. Lütfen tanrım. Gerçek olmasın. Sonra kapıya doğru koştum. Terk ettim lanet evi..

    Dışarısı soğuk ve durgun. Morg gibi. Sahil yoluna döndüm. Köşe başlarında küçük insanlar kümelenmiş. Her biri bir metre kadar. Neden? Düşünmedim. Koşmaya başladım. Koştukça küçüldüm, küçüldükçe koştum.. Yoluma kimse çıkmadı. Ya da ben görmedim. Kumsala vardığımda etraf tenhaydı. Başlangıcından sonuna kadar sarı bir şeritle çevrilmişti. İyice yaklaşınca durdum. Durduğumda çocuktum. Pek şaşırmadım.

    Her taş her kum tanesi mordu. Ceset te. Sarı şeridin altından eğilmeden geçtim. Suda bir kıpırtı bile yoktu.

    -Dur! Giremezsin.

    Mızıkçı bir çocuğun sesiydi . Arkama döndüm. Donuk yüzlü esmer bir polis. Bir metreden biraz uzun, benden de on santim kadar. Şapkası ve giysileri üzerinden taşmış. Kuşkulu gözlerle süzdü beni. Elindeki oyuncak ayıyı sımsıkı tutmuştu.

    -Şey, giremezsin. Sadece yakınları..

    -Oğluyum dedim, sustum, gerisini martılar söyledi.

    -Başınız sağ olsun. Cinayet sanırım. Katillerin peşindeyiz. Yutkundu.

    -Teşhis için lazımsın bekle bi saniye.

    Alışkın bir ses tonuyla söylemişti bunları. Umurunda değildi. Gitti, diğer polisle bir şeyler konuştu. Bir sigara yaktım. Derin bir nefes çektim. Çocuk ciğerlerim yandı. Öksürdüm bir kaç kez.. İkinci nefeste o kadar yanmadı ciğerlerim. Güldüm.

    Az sonra yanındaydım.

    Mosmordu. Tek bir kıpırtı yoktu suda. Bütün vücudunu parçalamışlardı. İçindekiler her tarafa dağılmıştı. Bir kaçının üstüne gazete kağıdı örtmüşlerdi. 11 Temmuz tarihli Bulvar gazetesi. Balık ölüleri, muz kabuğu, terlikler, kalbi, pijamalarım.. Bir dünyayı içinde saklıyormuş meğer, diye düşündüm. Başım ağrımaya başladı. Elimi başıma götürüp bir iki defa ovdum, geçmedi.

    Yüzüne baktım. Ağlamaklıydı.Deniz mavisi gözleri açıktı. İhanet kokuyordu gözleri.Hiç beklemediğinden gelmişti ölüm. Belliydi. Dokunmak istedim, son bir kez dokunmak istedim. Elini tutmak, alnının ortasına son bir öpücük belki..

    Elimi uzattım. Pelte gibiydi. Yumuşak. İçine çekti elimi. Beni de götürecekti. Hemen çektim elimi. İki büklüm oturdum yanına. Ağladım..

    Deniz yoktu artık. Meğer gökyüzüne rengini veren oymuş. Yılların boy aynası, zamanın akrebi, yelkovanı.. Neden yaptı bunu? Kim yaptı? Kirlenmemiş her şeydi babam. Çocukluğumun beyaz atlı prensi. Kimse çocuk olamayacak artık. Artık herkes çocuk. Lanet olsun..

    Ne kadar kaldım yanında bilmiyorum. Sonra kalktım aniden. Arkamı döndüm. Polisler gözlerini dikmiş saf saf bakıyorlardı. Aptallar demek istedim. Deniz öldü, bir yanımız öldü.. Kayıtsız kalacaklardı biliyorum. Sustum. Sendeleyerek yanlarına yaklaştım. Astımlı polis bir adım öne çıktı, sordu, zehir gibi:

    -O mu?

    -Evet dedim o, o benim babam.

    Saatime baktım, 7′ydi, ölmüştü…

    Üçüncü büyük savaşın ilk nükleer bombası o sabah atılmıştı.

    Eve doğru yürüdüm, yılanlar güldü sürünüşüme…


Bu yazının okunma sayısı: 200