Charles Bukowski - KADINLAR
Kitaplardan Seçmeler, Okuduklarım - Önerdiklerim Ekim 8th, 2007
“..Aldıklarımın ücretini öderken ,kısa kırmızı etegi ve naylon corabı ile su kancık Tessie ‘yi düsündüm.Bahse girerim en az bir düzine iyi herifin canına okumustur bu karı, hiç düsünmeden.Bence onun sorunu ” düsünmemekti” Sevmezdi düsünmeyi.Buda cok iyiydi cünkü düsünmenin ne yasası nede kuralı vardı.Ama 50’sine geldiginde düsünmeye baslayacaktı! O zaman basında örtüsü pudralı yüzü ile mutsuz halde üstü peynir patates cipsi domuz pirzolası kırmızı sogan ve litrelik Jim Bean dolu el arabasıyla bir süpermarkette millete carpa carpa kasaya dogru kendisine yol acmaya calısan bir huysuz kokana oldugu zaman düsünmeye baslayacaktı!…”
Kanepenin arkasından yürüyüp yanına gittim ve cenesinden tutup kafasını yukarı kaldırdım.Dudaklarından öptüm büyük bir kafası vardı.Gözlerinin altında pembe makyaj lekeleri vardı.Bayat kayısı suyu gibi kokuyordu.Ince gümüs zincirler takmıstı kulagına, uclarında minik toplar vardı.Öpüsürken bluzuna uzandım bir gögsünü buldum,avucladım oksamaya basladım.Sütyensizdi..Sonra dogrulup elimi gögsünden cektim karsı kanepeye oturdum.
Tessie ” senin gibi cirkin yaslı bir orospu cocugu icin takımların oldukca iri” dedi bende” debra dönünceye kadar ayaküstü is bitirmeye ne dersin?” dedim.”Sanırım ölcüyü kacırıyorsun!”dedi…Uzun takma kirpikleri ile bana baktı rujlu iri dudakları vardı.Aniden beni yakaladı dudaklarıma yapıstı.Cok heyecanlıydı sanki tecavüz ediliyormusum gibi geldi.Kamısım kalktı. O beni öperken elim asagılara kaydı…”haydi..”dedim öpüsürken onu Debra’nın yatak odasına cektim yatagın üstüne ittim ayakkabı ve pantolonumu cıkardım.Uzun kırmızı etegini kalcalarının üstüne kadar sıyırdım.Dısardaki bir stereodan senfonik müzik geliyordu.Tessie’nin gözleri kapalıydı inlemeye basladı…..”
…………….
Lydia Vance’i ilk kez nerede gördüğümden emin deÄŸilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiÅŸ, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir ÅŸiÅŸe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.
Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.
YaÅŸadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduÄŸumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriÄŸi genellikle deÄŸiÅŸirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeÅŸil soÄŸan, çorba konservesi ve kırmızı soÄŸan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaÅŸlı karısı ile elele tutuÅŸup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu deÄŸildi. Katolik’ti, Pazar sabahları pembe ÅŸapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoÅŸ görünürdü.
Lydia Vance’i ilk ÅŸiir dinletimi verdiÄŸim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı’nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiÄŸimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaÅŸayan kitapevinin iÅŸletmecisi Peter’ın önünde bir yığın banknot duruyordu. “Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuÄŸu daha yapabilirim!” dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya baÅŸladılar. İlk ÅŸiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.
Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kiÅŸi yanıma gelip benimle konuÅŸtu. Sonra bir boÅŸluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuÅŸ bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eÄŸildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diÄŸerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduÄŸunu. Aramızda bir elektriklenme olduÄŸunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoÅŸtu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance’in üzerinde. “Püsküllerini parçalamak isterdim,” dedim ona, “ordan baÅŸlayabiliriz!”
Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.
Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiÄŸim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance’i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.
Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18′den önce asla baÅŸlamazdım yazmaya. Annex Terminal’i Postanesi’nde çalıştığım günlerde mesaimin baÅŸlama saatiydi 18:18. Saat 18:00′di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. “Bak Henry, ne getirdim sana!” dedi Peter.
Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.
“Hayır! Hayır! Kafiyeli ÅŸiir okunmaz Chinaski’nin evinde!”
“Bırak, okusun, Peter!”
Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.
Sehpadan yere sıçradı Lydia.
“BeÄŸendin mi, Henry?”
“Neyi?”
“Åžiirleri.”
“BeÄŸendiÄŸimi söyleyemem.”
Lydia elinde ÅŸiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu. “Düzüşelim!” dedi ona. “Hadi, düzüşelim!”
Lydia onu itti.
“Pekala,” dedi Peter. “Öyleyse ben gidiyorum!”
“Gidersen git. Benim arabam var,” dedi Lydia. “Eve dönebilirim.”
Peter kapıya gitti. Durup döndü. “Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiÄŸimi unutma!”
Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. “Hepsi senin saçın mı gerçekten?” diye sordum. Biliyordum onun olduÄŸunu. “Evet,” dedi, “hepsi benim.” Elimi çenesinin altına yerleÅŸtirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doÄŸru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin deÄŸildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.
AyaÄŸa fırladı Lydia. “Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum.”
“Dur,” dedim, “kal. Ben öderim. Biraz daha kal.”
“Hayır, kalamam,” dedi. “Gitmeliyim.”
Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.
Åžiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, baÅŸlığı da HERRR’di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeÅŸine aittiler -bir arada ÅŸen ÅŸakrak ve seksi.
Bu yazının okunma sayısı: 508








Son Yorumlar